Kayıt işlemi başarıyla tamamlanmıştır!
Lütfen 'a gönderilen e-postadaki bağlantıya tıklayın
Eksen - Sputnik Türkiye
EKSEN
Ceyda Karan’ın hazırladığı Eksen’de her gün dünyanın farklı bölgelerine dair gelişmeler masaya yatırılıyor.

'Türk dış politikasında yumuşamanın tercihten mi mecburiyetten mi kaynaklandığı önemli'

27012021-Eksen.mp3
Abone ol
Aydın Sezer'e göre, Türk dış politikasında Batı'yla yumuşamanın 'tercihten' mi 'mecburiyetten' mi kaynaklandığı önemli.AB ile güven sorununu vurgulayan Sezer, dış politikanın içerisi için araçsallaştırılmasının sıkıntılarına atıf yaptı. Sezer'e göre, deniz alanları politikasıyla Türkiye'nin lehine statükoyu bozmanın faturası bir yılda ortaya çıktı.

Türkiye'nın 2020'de pek çok cephede yürüttüğü sert diplomasi, AB'nin yaptırım tehditleri ve ABD'de Joe Biden yönetiminin başa gelmesiyle yerini 'yumuşamaya' bırakmış durumda. Ankara NATO'nun ve AB'nin arabuluculuk ettiği bir sürecin sonucunda Yunanistan'la beş yıl sonra istikşafi görüşmeler için yeniden masaya otururken, Batı'ya da içeride 'reform' söylemleri üzerinden mesajlar veriyor.

Ankara'nın Doğu Akdeniz'den Suriye'ye, Yunanistan'dan Ermenistan ve Kafkasya'ya uzanan dosyalar üzerinden AB ve ABD karşısında takındığı yeni tutumu ve olası sonuçlarını Medya Günlüğü yazarı Aydın Sezer ile konuştuk.

'Dış politikada açılımın tercihten mi yoksa mecburiyetten mi kaynaklandığı önemli'

Aydın Sezer'e göre, Türk hükümetinin 2020'de askeri hamleler ve sert söylemlerle yürütülen dış politikasında yeni yılla birlikte gözlenen değişikliğin 'tercihten' mi yoksa 'mecburiyetten' mi kaynaklandığı önemli. Ankara'nın AB ile en temel sorununun 'güven' olduğunu vurgulayan Sezer, birliğin iyi niyet göstergeleriyle Türkiye'ye yardımcı olma işaretlerini verdiğini ancak ikna olmak için somut adımlara ihtiyaç duyduğunu belirtti. Sezer, ABD'deki Biden yönetiminin devreye girmesiyle Türk dış politikasında Libya'dan Suriye'ye, Doğu Akdeniz'den Ermenistan dosyasına kadar pek çok mesele hareketlenecek:

“Öncelikle bu strateji ya da perspektif değişikliğini bir tercih sonucunda mı yapıyoruz ya da mecburiyetten mi yapıyoruz. Avrupa Birliği yetkilileri de Türkiye’nin bu politika değişikliğiyle birlikte bu süreç bir şekilde sona erecek olursa, Türkiye veya Erdoğan’ın buradan da bir kazanç elde edip etmeyeceği konusunda ayrıca şüpheli. Buradaki temel konu sanırım güven sorunuyla alakalı. Bu da sanırım politika değişikliğinin kalıcı olmasıyla ondan da önce atılacak somut adımlarla karşı tarafın ikna edilmesi boyutunu taşıyor. AB’den yapılan açıklamalar, yaptırımların kaldırılıyor olması gibi iyi niyet göstergeleri de Avrupa’nın da bu konuda adımlar attığını, bu konuda Türkiye’ye yardımcı olmaya çalıştığı anlamına geliyor. Ama Türk dış politikasının Libya’dan Suriye’ye Doğu Akdeniz’den Türk-Yunan ilişkilerine kadar birçok sahada çok kısa bir süre Dağlık Karabağ da dahil edilecek Biden yönetiminin Ermenistan dosyasını açmasıyla birlikte, dolayısıyla bizim yaptığımız hamlelerin her ne kadar AB’ye yönelik hamleler olarak değerlendirilse de bu bir ölçüde Suriye’yi, Fırat’ın doğusunu da ilgilendirecek, tıpkı Doğu Akdeniz’i ilgilendirdiği gibi."

'Biden kurumsallık üzerinden yürüyecek, Ankara'nın sadece AB ile değil, ABD ile olan ilişkilerinde de geri adımlar atması bekleniyor'

Suriye dosyası konusunda Trump yönetiminin özel temsilcisi James Jeffrey'in gider ayak verdiği beyanatlara dikkat çeken Sezer, kendisinin Ankara'nın SDG meselesini Rusya ile görüşmesi gerektiği sözlerine atıfta bulundu. ABD'nin yeni yönetiminin Suriye'de Rusya'yla ilişkilerde ve Doğu Akdeniz'de NATO dahil olmak üzere ilişkileri rayına oturtma perspektifinin gözlendiği görüşündeki Sezer, Biden'ın Türkiye bağlamında 'kurumsallık' üzerinden yürüyeceği öngörüsünde bulundu:

"Örneğin görevden ayrılmadan önce, bu kadar açık ve net konuşmayan James Jeffrey son açıklamasında SDG’yi ön plana çıkartarak, Türkiye’nin bu konuda Rusya ile görüşme yapması gerektiğini söyledi. Burada muhataplığın sadece ABD, Biden yönetimiyle değil sanki ABD ile Rusya arasında da bir eşgüdüm varmış gibi nihai bir anlaşma olmasa da sahada ve masada farklı perspektifleri olabilir, adres gösterdiği ülke Rusya. Jeffrey gibi birisinin bunu birkaç ay önce yapıp yapmadığını bilmiyoruz ya da böyle bir açıklamayı neden 3-4 ay önce yapmadığını kestiremiyoruz. Dolayısıyla Jeffrey gibi çok önemli birisi, Türkiye’yi yakından tanıyan, Türk kamuoyuna yönelik doğrudan mesaj da verebilme yeteneğine haiz bu kişinin Biden yönetiminin yeni göreve başladığı bir dönemde -özellikle de Blinken’ın açıklaması sonrası- böyle bir açıklama yapıyor olması, daha önce Cumhurbaşkanı’na yönelik nasıl geri adım attırabileceğinin ipuçlarını veriyor olması gösteriyor ki, Amerika’nın kurumsal yapısı özellikle Suriye’de Rusya ile ilişkilerde, Doğu Akdeniz’de başta NATO olmak üzere ilişkileri rayına oturtma perspektifi ortaya koyuyor. Bu da Biden’ın etkisini, zaten Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ne kadar yakın dost olsa bile kişisel etkisini bu gibi konulara karıştırmayacağı anlamına geliyor, daha kurumsal bir perspektif çizilecek. Burada da Türkiye’nin yeri çok önemli ABD açısından. Dolayısıyla Türkiye’nin sadece AB ile değil, ABD ile olan ilişkilerinde de geri adımlar atması bekleniyor.”

'Dış politikanın iç politika için araçsallaştırılması yeni dönemde dış ilişkilerdeki düzenlemelerle sonuçlar doğuracak'

Erdoğan'ın partisinin sözcüsü Ömer Çelik'in 'anti-Amerikan olmadıklarını' vurgulamasına dikkat çeken Aydın Sezer, ideolojik dış politika yürüten hükümetin bu çıkışının kendisine anti-emperyalizm ve Amerikan karşıtlığı yükleyen müttefikleri açısından yarattığı sıkıntılara atıf yaptı. Bu tarz yaklaşımların dış politikanın iç politikada araçsallaştırılmasından kaynaklandığını vurgulayan Sezer, dış ile iç politikanın ayrıştırılmasının ne kadar hayati önemi olduğunun bu süreçte daha iyi anlaşılacağı görüşünde. Türkiye'nin demokrasi, hak, hukuk, adalet boyutları dışında ciddi ekonomik kriz yaşadığını anımsatan Sezer, AB ile bahar havasını sürdürmenin zorluklarına işaret etti:

“Zaten AK Parti Sözcüsü Çelik, Türkiye’de ABD karşıtlığı olmadığı gibi son derece çarpıcı bir ifade de kullandı. Bu içerideki medyaya da bir ‘adres gösterme’ ya da ‘yeni bir görev tanımı’ gibi bir boyut olduğunu düşünüyorum. Ama burada hükümetin ideolojik dış politikasına, anti emperyalizm ya da Amerikan karşıtlığı üzerinden yakıt sağlayan çevrelerin özellikle iktidarın koalisyonun en küçük ortağı partinin tavrı ne olacak bundan sonraki süreçte? Onunla birlikte özellikle AB ilişkileri çerçevesinde Bahçeli’nin çıkışları olacak mı? Dış politikayı iç politikanın araçsaltırılması ya da bir unsuru haline getirmemizin sonucu olarak dış politika üzerinden Türkiye’nin yeniden iç politikaya bu defa da farklı bir teklifle yine dahil edileceği bir süreci görüyoruz. Bir tarafta AB ile ilişkiler diğer tarafta ABD ile ilişkiler geliştirilirken bunun ister istemez içeride yansımaları olacak, sonuçlar da doğuracak. Bizim yaklaşık 10 yıl öncesine dönüş yolunda çaba sarf ettiğimizi anlıyorum. Bu da beraberinde dış ile iç politikanın ayrıştırılmasının ne kadar hayati öneminin olduğunu, neden yapılmaması gerektiğini daha net anlayacağız, özellikle içinde bulunduğumuz iktisadi koşullarla. Pandemi ayrı, onun ötesinde de Türkiye’nin yapısal olarak iktisadi anlamda çok ciddi sorunları vardı. Demokrasi, hak, hukuk, adalet boyutunu dile getirmiyorum. Çünkü insanların hak aradığı Anayasa Mahkemesi bile kendi hakkını aramaktan aciz bir konuma geldi. Öylesine enteresan bir noktada ki Türkiye bunu hangi açıdan ele alırsanız alın kırılmaların olması gerekiyor. Türkiye bunu batı ittifakının sadık bir müttefiki olarak yaparak atlatabilecek mi, çok emin değilim. Çünkü Avrupa Birliği süreci bir defaya mahsus olarak atılması gereken bazı adımlara işaret eden bir perspektif içermiyor. Bunun sürekliliği olması gerekiyor. Bunu da talep ederken Türkiye’nin 2004-07 döneminde AB’ye verdiği taahhütlerin de eski defterlerin de ortaya çıkması gündeme gelecek. Dolayısıyla bugünkü bahar havasını sürdürebilmek için biraz daha derinleşmek gerekecek."

‘Deniz alanları politikasıyla lehimize olan statükoyu bozmanın faturasını sadece bir takvim yılında yaşamaya başladık'

Aydın Sezer, Türkiye'nin Doğu Akdeniz ve Libya politikasıyla, özellikle deniz alanları politikasıyla lehine olan statükoyu bozmasını faturasının bir yılda görüldüğüne dikkat çekti. Libya politikasıyla Türkiye'nin hak iddiasında bulunduğu bölgenin fiilen geri adım attığı bir saha haline geldiğini belirten Sezer, ayrıca Atina'nın Doğu Akdeniz meselelerini yılan hikayesine dönmüş istikşafi görüşmelerin unsuru haline getirmeyi de başardığının altını çizdi. Sezer, Atina ile gerilimin adeta savaşacak noktaya getirilmesini eleştirirken, geriye götürecek her adımın da Yunanistan’ın lehine sonuç verdiğini vurguladı:

“Ama bizim son bir yılda Doğu Akdeniz ve Libya politikasıyla özellikle deniz alanları politikasıyla lehimize olan statükoyu bozmamızın faturasını sadece bir takvim yılı içerisinde yaşamaya başladık. Bu da istikşafi görüşmelere rağmen yeni bir boyut ve yeni bir unsur getiriyor. Doğu Akdeniz’deki somut gelişmeler, özellikle önünü açtığımız bir Yunanistan-Mısır anlaşması var ki 28 derece boylamı yani Girit’ten inen boylamı kendi elimizle bir anlamda sınır haline getirdik. Son 3 ayda o sınırın batısına yönelik olmamakla birlikte şunu ifade etmeye çalışıyorum. Libya anlaşmasıyla hak iddiasında bulunduğumuz saha, bizim fiilen geri adım attığımız bir saha haline geldi. Buna ek olarak Doğu Akdeniz’deki statüko bozuldu. Ayrıca Yunanistan, Doğu Akdeniz konularında yılan hikayesine dönen istikşafi görüşmelerinin bir unsuru haline getirdi. Öyle bir heyetle Türkiye’ye geldi ki Yunanistan; bir emekli büyükelçi, bir genel müdür, bir de genel sekreterin özel kalem müdüründen oluşan 3 kişi; karşısında bir bakan yardımcısı, Cumhurbaşkanı’nın Sözcüsü ve son derece özel görevleri olduğunu bildiğimiz İbrahim Kalın, bir genel müdür. Yani masadaki dengeye bakıldığında konuya nereden başlamak zorunda kaldığımız ortaya çıkıyor. Dolayısıyla elbette istikşafi görüşmelerden kimsenin bir şey beklediği yok. Ama o mekanizmanın bizatihi kendisi iki ülke arasındaki statükonun devamını sağlayan bir meseleydi. İçeriğinden ziyade yapılıyor olması o toplantıların dış politikaların bir unsuru, aracıydı Türkiye açısından. Yaklaşık beş yıl önce sona erdirildi, bugün tekrar toplanıyoruz. Tekrar toplandığımız yerde bir Doğu Akdeniz konusu var. Artık korkuyorum, endişe ediyorum. Doğu Akdeniz’de de 28 derece boylamın sağını solunu bir kenara bırakın, Meis tartışacaklar orada. Yunanistan bunu masaya getirecek. Dolayısıyla bizim attığımız adımlarla dış politikadaki temel sorunların niteliğini nasıl değiştirdiğimiz de sadece bir takvim yılı içerisinde yaşandı ve bitti. Bu perspektiften bakıldığında bazılarının geri adım dediği boyutun alternatifi, bu arada bu ifadeleri kişisel olarak kullanmıyorum ve bunlara katılmıyorum. Bizim Doğu Akdeniz’deki Libya anlaşmasından sonra o mantaliteyle, perspektifle yapmamız gereken tek seçenek vardı, Yunanistan ile savaşmak. Bunu da savaş taraftarı olduğum için söylemiyorum. Bunun bir üst çizgisi bu noktaya geldi. Bu noktadan geriye dönülecek her adım Yunanistan’ın lehine atılmış bir adım olarak geldi. Mavi Vatan’ın bir bölümü tartışmalı hale geldi gelmedi ayrı konu."

'Dış politikada macera aramanın maliyetlerini kısa sürede gördük, yarın Libya'da farklı sonuç çıkmayacağına bahse girerim'

Sezer Türkiye ile Yunanistan'ın dost ve müttefik olarak var olması gerektiğinin altını çizerken, hükümetin dış politikada macera aramalarının maliyetlerinin Suriye'de 10 yılda yol açılanlar gibi olduğunu belirtti. Sezer "Yarın Libya'da da farklı bir sonuç çıkmayacağına bahse girerim" vurgusu yaptı. Sezer'e göre Türkiye-Avrupa ilişkilerinin geliştirilmesi böylesine temel hataları önleyecek bir mekanizmaya çevrilebilir:

"Ama birbirine bu kadar yakın iki ülke Türkiye ve Yunanistan’ın dost ve müttefik olarak yaşamalarından daha önemli de bir şey olamaz. Ancak dış politikada macera aramanın bize maliyetinin ne olduğunu gördük. Tıpkı son 10 yıldır Suriye’de ne olduğunu görüyor olduğumuz gibi gördük. Yarın Libya’da da farklı bir sonuç çıkmayacağına bahse girerim. Bunu bir kişisel görüş ya da düşünce olarak kabul edelim lütfen. Dolayısıyla bu gibi temel hataları önleyecek bir mekanizmadır da aynı zamanda Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin geliştirilmesi. Buna Amerika’nın müdahil olması ne kadar sert olacak ya da ne kadar yumuşak olacak, biz AB karşısında gösterdiğimiz yaklaşımı ABD karşısında da aynı şekilde ustalıkla gösterebilecek miyiz, bilmiyorum. Ama bir yerden başlanması gerekiyor. O başlanacak yer de çok belli. Ne yazık ki o da en az Libya anlaşması kadar stratejik başka bir hataydı. O da Türkiye’nin kendi ayağına sıktığı bir başlıktı. S-400’lerden bahsediyorum."

Haber akışı
0
Tartışmaya katılmak için
giriş yapın ya da kayıt olun
loader
Sohbetler
Заголовок открываемого материала