06:04 16 Temmuz 2019
Canlı Yayın
    Eksen

    'Türkiye paradigma sorgulaması yapmalı'

    Eksen
    URL'yi kısaltın
    Ceyda Karan
    0 75

    Ortadoğu sahasında ABD ile Rusya'nın ilk kez işbirliğine gitme olasılığının belirdiğini söyleyen Doç. Burak Bilgehan Özpek'e göre, böylece Obama politikalarıyla yaşanan sıkışıklıktan çıkılabilir. Özpek'e göre, "Hala ABD-Rusya karşıtlığına oynayan Türkiye, paradigma sorgulaması yapmalı."

    Suriye sahasında Fırat Kalkanı operasyonu sonrasına yönelik etkisi sınırlanmış görünen Türkiye’nin bundan sonraki hareket tarzı tartışılıyor. ABD ile Rusya’nın yeni bir işbirliği anlayışı geliştirme olasılığının bulunduğu bir ortamda Ankara’nın payına ne düşeceğini TOBB Üniversitesi'nden Burak Bilgehan Özpek ile konuştuk.

    Türk dış politikasında sıkışmışlık olduğunu belirten Özpek, "Neredeyse 6 yıldır böyle bir stres içerisinde Suriye politikası yürütmeye çalışıyoruz. Öncelikli olarak sistemli bir analiz yapmak taraftarıyım ben. ABD ve Rusya’nın özellikle Trump’ın başkanlığından sonra artan işbirliği ihtimali çok önemli. Çünkü ilk defa yeni bir şey deniyoruz Ortadoğu’da. Soğuk Savaş sırasında bu iki güç arasında bir rekabet vardı. Bu nispi olarak Ortadoğu devletlerine bir özerklik sağlamıştı. Neticede iki tane müşteri var, birisinden yüz bulamayınca ötekisine gidiyorsunuz” dedi.

    'OBAMA POLİTİKASIYLA TÜM MESELELER DAHA ÇÖZÜMSÜZ HALE GELDİ'

    Soğuk Savaş bittikten sonra iki blok arasındaki rekabetin yerini ABD’nin tek taraflı politikalarına bıraktığını savunan Özpek şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Clinton döneminde hem Irak'ı hem İran’ı olabildiğince köşeye sıkıştırmak ve kontrol etme temelli, İsrail’in oradaki güvenliğini sağlama temelli, Körfez ile iyi ilişkileri içeren bir politika vardı.Bush döneminde bu biraz daha radikal bir döneme girdi ve ABD’nin tek taraflı askeri müdahale yaptığı bir döneme tanık oldu. Sadece Irak’a askeri müdahale yapmadı aynı zamanda Suriye ve İran’daki rejimleri de tehdit etti. Dolayısıyla bu durumda ABD kendi karşıtlarını oluşturmaya başladı bölgede. Özellikle bu Kafkasya’da veya Orta Asya’da, Ukrayna’daki devrim sürecinde ABD’nin oynadığı rol ve Bush yönetiminin tek taraflı askeri müdahalesi, Rusya’yı da rahatsız edince, bu hoşnutsuzluk biraz da Rusya tarafından da kabul gördü ve arka çıkıldı. Obama bu politikadan vazgeçti, özellikle İran ile iyi ilişkiler kurma veya meseleleri diyalog yoluyla çözme gibi bir politika izledi. Bu durumda kaçınılmaz olarak ABD Körfez ülkeleri ve İsrail’i de karşısında konumlandırdı. Tüm meseleler daha çözümsüz bir hale geldi.”

    'RUSYA, İLİŞKİLERİ DÜZENLEYEN BİR KÖPRÜ AKTÖR KONUMUNA GELEBİLİR'

    Trump döneminde şu ana kadar hiç denenmemiş bir politikanın denenebileceğini ifade eden Özpek, “ABD ve Rusya, Ortadoğu’nun problemlerine birlikte çözüm bulmaya çalıştıkları zaman daha etkili sonuçlara ulaşacak olduklarını düşünüyor olabilirler. Bu da beraberinde Körfez ülkelerinin rahatsız olmadığı, İsrail’in rahatsız olmadığı ve güvenlik tehdidi algılamadığı bir durumu da beraberinde getirebilir. Dolayısıyla bu aktörleri de sistemin içine çekebilir. Öte yandan bu ittifak her sıkıştığında arkasında Rusya’yı bulan bir İran olgusunu da değiştirebilir. Rusya’nın rolünü, ABD’nin karşısında konumlanan güçlerin hamisi olmaktan çok ABD ile bu ülkeler arasındaki özellikle İran ile arasındaki ilişkileri düzenleyen bir köprü aktör  konumuna getirebilir” analizini yaptı.

    'İRAN'LA İLİŞKİLERİ KONTROL EDEBİLAN ABD, SURİYE SORUNUNU ÇÖZEBİLİR'

    İran’ın bölgede uzantıları olan güçlü bir yapıda olduğuna işaret eden Özpek, “Bağdat büyük ölçüde İran’ın etkisi altında, aynı şekilde bir çok Şii grup da. Yine Esad yönetimi başından bu yana İran ile iyi ilişkileri içerisindeydi. Hatta rejimin hayatta kalabilmesi için İran’ın hayati destekleri oldu. Dolayısıyla İran parametresini Rusya ile kurduğu ilişki sayesinde kontrol etmeyi başaran bir ABD, Suriye’deki sorunu da çok başarılı bir şekilde çözebilir” diye konuştu.

    'ORTADOĞU'DA AKTÖRLERİN ROLLERİ DEĞİŞİYOR'

    Türk dış politikasının halen Rusya-ABD karşıtlığa oynadığını söyleyen Özpek, “Bu sunulan Rakka planının temel amacı da bu. Körfez’in Suriye Demokratik Güçleri içindeki Arap unsurlarının Türkiye’nin ve ABD’nin tek taraflı, Rusya, İran ve Esad yönetimini dışlayarak bir operasyon yapmasını öneriyoruz galiba biz. Bu çok da mantıklı gözükmüyor. Sistemik değişimleri okuyamadığımız için bu tip planlar peşinde koşuyoruz. Sanki bu ihtimaller aklımızdan geçmediği için karşımıza gerçeğin duvarı olduğu gibi dikildiği zaman büyük bir şaşkınlıkla karşılaşıyoruz. Bunun ismi sıkışmışlık olabilir, bunun ismi öngörüsüzlük olabilir, fakat şu anda gerçek Ortadoğu’da sistemik aktörlerin rolleri değişiyor” diye belirtti.

    Türkiye’nin bir paradigma sorgulaması yapması gerektiğine vurgu yapan Özpek, “Türkiye Ortadoğu politikasını 2002-2010 yılları arasında aslında bir Avrupalı aktör gibi yürütmeye çalıştı. Bu şu demekti, burada açılan fırsat pencelerine büyük bir ulusal güvenlik iştahıyla sömürmek istemeyen, bölgede yabancı bir askeri gücün konuşlanmasını istemeyen, Irak operasyonuna karşı duran, diplomatik yollardan sorunların çözülmesini arzu eden, Irak’a komşu ülkeler platformuna ev sahipliği yapan, herhangi bir sorun çıkarsa da, insani olarak ya da yönetim sorunlarını gidermek için yardım yapan bir ülke profili vardı. Bu ülke profilinden çok kazançlı çıktı. Bu sayede hem Ortadoğu ülkeleri ile dramatik olaylar yaşamadı, hem de Batılı ülkelerle arasındaki köprüleri korumuş oldu. Hatta güçlendirmiş oldu” dedi.

    'TÜRKİYE, ARAP BAHARI'NDAN SONRA ORTADOĞU'DA BİR AKTÖRE DÖNÜŞMEYE BAŞLADI'

    Türkiye’nin daha önce Ortadoğu’da Rusya’nın oynadığına benzer bir rol oynayabildiğini söyleyen Özpek, “Arap Baharı’ndan sonra bir fırsat penceresi açıldı. Türkiye kendi unuttuğu, gömdüğü ve ısrarla çıkarmayı istemediği bir kimliği, kefenini çözüp mezarından çıkarttı ve tekrar bir hayalet bir hortlak gibi ortaya saldı. Libya’dan, Tunus’tan, Gazze’den, İstanbul’a kadar ulaşacak bir projenin fırsatı olarak görüldü. Büyük bir iştahla bu işe girildi. Yani defansif, savunmacı, kendisine Ortadoğu’da yaşanacak istikrarsızlıklardan korumayı amaçlayan bunun için de Avrupalı bir aktör gibi onun enstrumanlarıyla hareket eden bir ülkeden, Ortadoğulu bir aktöre dönüşmeye, Ortadoğulu aktörlerin enstrumanlarını kullanmaya başladı” analizini yaptı.

    Bu Ortadoğulu aktöre dönüşme sürecinde Türkye’nin kendi içindeki yönetim şeklinin de Ortadoğulu bir aktöre benzemeye başladığını ifade eden Özpek, “Arap Baharı’nın içerisinde bir Ortadoğulu aktör olarak girdikten sonra, kendi içindeki otoriterleşme eğiliminin de arttığını düşünüyorum ve birbiriyle ilişkili olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla defansif paradigma ofansif paradigmaya dönüştü. Mamafih, Mısır’daki Sisi darbesi, Tunus’ta Nahda’nın iktidarı kaybetmesi, Libya’nın parçalanması, Suriye’de iç savaşa dönüşmesi hadisenin Türkiye’nin kurduğu oyun planının dramatik olarak değişmesine sebep oldu. Biz şu anda değişen bu uyum planının kabul edilme ve reddedilmesi aşamasını yaşıyoruz. Bunun bocalamasını yaşıyoruz bana sorarsanız” değerlendirmesinde bulundu.

    ‘TÜRKİYE HALEN SİNEKTEN YAĞ ÇIKARMAYA ÇALIŞIYOR'

    Bu oyun planının sadece stratejik olarak değil, paradigma olarak da yanlış olduğunu Türkiye’nin kabullenmesi gerektiğine vurgu yapan Özpek, “Yani Davutoğlu’na bağlanarak, onun başlattığı stratejiyi suçlayarak gidebilecek bir sorun değil. Paradigma olarak bizim Suriye politikasındaki amaçlarımızı, Türkiye’nin bir Suriye politikası çizerken neyi amaçladığını önceliklerinin ne olduğunu ortaya koyması gerekiyor. Bu sıkıntının yaratacağı problemlerden kendisini korumak mı? Yoksa, Suriye’deki değişebilecek dengelerden daha çok kazanmak mı? Bence hala ikincisi üzerinden bir politika formüle etmeye çalışıyoruz. Halen daha sinekten yağ çıkarmaya çalışıyoruz” dedi.

    ‘TÜRKİYE'NİN BAŞİKA'DAKİ VE EL BAB'DAKİ VARLIĞI DEFANSİF MANTIKLA AÇIKLANMIYOR'

    “Ben Türkiye’nin Suriye’de neden var olduğunu ya da Irak’ta Başika’da neden var olduğunu, El Bab’da askerlerimizin neden olduğunu, kaynaklarımızın tükendiğini ve neden Türkiye’nin zaiyat verdiğini defansif bir mantıkla açıklayamıyorum” diyen Özpek, şöyle devam etti: “Dolayısıyla bunun ofansif bir gerekçesinin olması gerekiyor. Ofansif gerekçe de, tam Ortadoğu politikalarının gerçekliğine uygun olarak, sizin Körfez ülkeleri ile İran arasındaki meselenin içine dahil olmanız, etnik sorunlarını militer yollarla çözmeniz, yumuşak güç enstrumanlarını kullanmamanız, çok da fazla kendi kamuoyunuzda tartışılmasını istemediğiniz eylemlerin içerisine girmeniz gibi sonuçlar doğuruyor.”

    ‘RUSYA VE ABD İLE GÜÇ YARIŞINA GİRDİĞİMİZ BİR PLATFORMU DÜŞÜNEMİYORUM'

    Suriye savaşında diğer ülkelerin bulunmasının Türkiye’nin de bulunması için bir argüman oluşturmayacağını savunan Özpek şu değerlendirmeyi yaptı: “Ülkeler, diğer ülkeler oradaysa biz neden yokuz gibi bir mantık içerisinde hareket etmemeliler. Bizim Rusya ve ABD ile karşılıklı olarak güç yarışı içerisine girdiğimiz bir platformu düşünmüyorum. İran konusunda, Esad rejiminin İran ile kurduğu ilişkiler yeni değil ki. İran’ın bölgeye sirayet etmesi, bunlar yeni olgular değil. Türkiye eğer çok allerjik bir refleks verecek idiyse eğer, bunu daha önce de verebilirdi. Kimliği neyin üzerinden kurarsak, onun üzerinden hareket ederiz. Eğer Türkiye Ortadoğu devletlerine, ‘Ben sizinle herhangi bir güç yarışına girme niyetinde değilim. Sizin uyguladığınız enstrumanları benimsemiyorum. Ben bu bölgede kendi iç gelişmesine öncelik veren, kendi ekonomisine öncelik veren, kendi demokratikleşmesine öncelik veren bir aktörüm. Size yönelik herhangi uluslararası bir askeri müdahalenin de tarafı olmayacağım ve agresif davranış içerisine girmeyeceğim’ tavrı koysaydı, ki bunu koydu 2003’ten sonra, bu Türkiye’nin etrafından tehdit algılamadığı, tabir-i caizse sırtını yaslayabileceği, güvende olabileceği, kendisini daha iyi koruyabileceği bir tabloyu ortaya çıkarabilirdi.”

    ‘TÜRKİYE, İRAN GİBİ DAVRANAMAZ, HESAP VERMESİ GEREKEN KURUMLAR VAR'

    Türkiye’nin Suriye’deki diğer devletler ile güç yarışı içerisine girmemesi gerektiğine vurgu yapan Özpek, “Türkiye, Suriye çöktüğü zaman İran bu kadar alır, ben bu kadar alırım hesabı içerisine girerse, bu güç yarışını kazanacak tecrübesi de yoktur, bu yarışı meşrulaştırabilecek bir uluslararası kimliği de yok. Halen daha bir NATO üyesi ülkeden bahsediyoruz. Bu ülkenin İran gibi davranmasını bekleyemeyiz. Hesap vermesi gereken bazı kurumlar var. Yani kimliği nasıl tanımlarsak, Türkiye’nin bu ülkeler ile ilişkisini de o şekilde gelişeceğini öngörebiliriz. Maalesef Türkiye kendisini çok da Avrupalı olmayan, çok da NATO üyesi gibi davranmayan, ufak tefek köy kasaba peşinde koşan bir aktör olarak tanımlıyor. Bu güç yarışının da sonu gelmez” dedi.

    İlgili konular:

    Emekli Büyükelçi Çeviköz: ABD, Türkiye ile ortak operasyon yapmayacak
    DSG: Rakka operasyonunda Türkiye’nin rolü olmamalı
    Rusya: Türkiye ve İran'la Suriye'deki ateşkesi güçlendirmeyi başardık
    Etiketler:
    Fırat kalkanı operasyonu, Demokratik Suriye Güçleri (DSG), NATO, Burak Bilgehan Özpek, Donald Trump, Beşar Esad, El Bab, Körfez ülkeleri, Gazze, Libya, Tunus, Mısır, İran, İsrail, Ukrayna, Irak, Orta Asya, Türkiye, ABD, Rusya
    Topluluk kurallarıTartışma
    Facebook hesabınızla yorum yapınSputnik hesabınızla yorum yapın