10:37 24 Kasım 2017
Ankara+ 8°C
İstanbul+ 12°C
Canlı Yayın
    Eksen

    'ABD'yle krizin sadece fragmanını izledik'

    Eksen
    URL'yi kısaltın
    Ceyda Karan
    0 301730

    Foti Benlisoy'a göre ABD'nin göreli gerilemesiyle uluslararası sistemde oluşan hegemonya boşluğu Erdoğan yönetimine 'özerkleşme' ve manevra kabiliyeti sağladı. Bunun öngürülemez hal alması ise Batı ile ihtilafı yarattı. Benlisoy yeni dengeler kurulana dek ‘normalleşmeyi’ ufukta görmüyor.

    Türkiye'nin başta ABD olmak üzere Batı ile ilişkilerinde son yıllarda büyük gerileme yaşanırken, iktidarın baş sözcüsü olduğu ‘anti-emperyalizm' söylemi yükselişte. Ancak ABD yönetimi ile son olarak yaşanan ‘vize krizinin' arkasında en çok da İran'a yönelik yaptırımların delinmesi üzerinden alınan komisyonlarla alakalı Amerika'da süren davanın bulunduğu konuşuluyor.

    Ankara'nın retorik söyleminin sertliğine rağmen ekonomik olarak ve askeri anlamda NATO üyeliğiyle Batı'ya bağımlılığının kopamayacağı görüşü öne çıkıyor. Peki ABD başta olmak üzere Batı Ankara'dan ne istiyor? Erdoğan yönetimiyle dertleri ne? Evrensel gazetesi yazarı, araştırmacı Foti Benlisoy'la konuştuk.

    ‘TÜRKİYE ABD RIZASIYLA ALT-EMPERYALİST ROLÜNE SOYUNDU'

    Foti Benlisoy'a göre son dönemde yaşanan krizin temelinde ABD'nin uluslararası sistemde göreli olarak gerileyişiyle oluşan hegemonya boşluğu var. ABD'nin rızasıyla Ankara'nın dış politikada manevra kabiliyetini artırdığını anımsatan Benlisoy, bu durumun bir 'özerkleşmeye' yol açtığını söylerken, Türkiye'nin ‘öngörülemez ve güvenilmez' tutumunun da sorunların çıkmasına yol açtığını vurguladı:

    '"Türkiye'yle ABD arasında son zamanlarda Rıza Sarraf'ın tutuklanması ve Zafer Çağlayan hakkında yakalama çıkarılmasıyla başlayıp, S-400'lerin alımı, Suriye'de YPG'yle alakalı mesele, korumalar krizi gibi bir çok başlıkta toplanabilecek sorunlar mevcut. Fakat ilişkilerinin temelinde ne oluyor anlamak için bu başlıkların biraz ötesine gitmek gerekiyor. Bu sorunlar sadece ABD'yle Türkiye arasında değil, aynı zamanda Almanya'yla, yani Atlantik ittifakının iki lider pozisyonda ülkesiyle Türkiye arasında belli bir süreye yayılmış ve son birkaç yıldır dozu artan ihtilafın arkasında aslında ne var? Bu ilişkiye bakarken içerideki rejimin inşası meselesiyle dış siyaset arasında paralellik kurmaya, dış siyaseti iç siyasetin bir uzantısı ve içerdeki siyaseti de dış siyasetin uzantısı yani birbirini karşılıklı olarak etkileyen asla kopuk olmayan iki 'taraf' olarak ele almalıyız. Bu açıdan baktığımızda ABD ve Almanya'nın Türkiye'ye ilişkin tavrını belirleyen iki temel mesele var. Bu iki başlığı da 'özerkleşme' olarak tarif edebileceğim bir kavramla açıklamak mümkün. Birinci başlık Türkiye'de çok tartışıldı: Türkiye'nin özellikle ABD'nin bölgede ve genel olarak da gerileyişi, küresel hegemon güç olarak işlevlerini tam olarak yerine getiremeyişi gibi bir sürecin yarattığı uluslararası sistemdeki hegemonya boşluğunu doldurma çabası. Bunu daha da açarsak: ABD'nin göreli gerileyiş içerisinde olduğu ve henüz onun yerini dolduracak başka bir gücün açığa çıkamadığı dolayısıyla uluslararası sistemde bir hegemonya boşluğu-krizi olduğu tartışılıyor. Çin yeni küresel hegemon güç alternatifi olarak bu boşluğu doldurabilecek bir aday olarak öne sürülüyor. Rusya daha az ölçüde ama onun da bu anlamda aday olabilecek şekilde toparlandığını görüyoruz. Dolayısıyla daha rekabetçi daha kırılgan uluslararası ortamla karşı karşıyayız. Bu Ortadoğu denilen coğrafyada daha da akut bir sorun haline gelen bir durum oldu. Türkiye'de bir dönem burada oluşan boşluğu kendi özerk hareket kabiliyetini ve kendi manevra sahasını genişleterek kullanmaya çalıştı. Fakat bu ABD'ye karşı yapılan bir hareket değildi, bilakis ABD'nin açtığı boşluğu Türkiye onun rızasıyla ve onun çıkarlarını kollayan bir biçimde doldurmaya çalıştı. Kullanmak istemediğim bir kavram olsa da buna bazen taşeronluk ilişkisi deniliyor. Yani Türkiye bir tür alt-emperyalist güç rolü oynanmaya çalışıldı."

    ‘TÜRKİYE'NİN KAPASİTESİNİ AŞAN POLİTİKASI ÇÖKSE DE ÖZERKLEŞME ÇABASINI SÜRDÜRDÜ'

    Benlisoy, ‘Arap Baharı' denilen sürecin başında model ülke olarak sunulan Türkiye'nin agresif bir biçimde askeri-diplomatik-ekonomik kapasitesini hesaplamadan işe giriştiğini belirtirken, bu politikanın çökmesine rağmen Ankara'nın manevra arayışını içerdeki rejim inşasıyla birlikte sürdürdüğüne dikkat çekti:

    "Türkiye manevra alanını çok agresif bir biçimde ve biraz da diplomatik, askeri, siyasi, ekonomik kapasitesini hesaba katmayan bir şevkle kullanmaya çalıştı. Bu boşluğu değerlendirirken zaman içerisinde Batı Blok'unun kimi çıkarlarıyla-öncelikleriyle çelişir duruma geldi. İki ülke arasında ihtilafın açığa çıktığı noktalardan birisi bu oldu. Tabii o çelişkiler giderek büyüdü, o boşluğu kullanırken biraz çamlar devrilmeye başlandı. Şimdiki durumda ise Suriye'den Mısır'a, Libya'ya uzanan bir alan içerisinde Türkiye'nin bölge gücü olma hevesi yine çok hızlı bir biçimde ters tepti ve onun kapasitelerini aşan bir biçimde girişilen bu politika çöktü. Bu politikanın hızlı bir biçimde başarısızlığa uğraması paradoksal bir biçimde Türkiye'nin özerkleşme, manevra genişletme arayışına son vermedi tam tersine —içle dış arasındaki bağlantıyı kurabileceğimiz noktalardan birisi olarak- bir yeni şefçi rejim inşasıyla karşı karşıya kalındı.''

    ‘ERDOĞAN KOLLEKTİF REAKSİYONUN SÖZCÜSÜ OLDU'

    Bu süreçte Erdoğan'ın içerideki rejim inşasında devlet içinde ‘Kürt koridoruna' karşı gelişen reaksiyonu kullanarak oluşturduğu yeni iktidar bloğunu araçsallaştırdığını anlatan Benlisoy, bu durumun da Ankara'yı iyice ‘öngörülemez' kıldığını vurguladı. Benlisoy, Batı'yla çıkarların ters düştüğü noktada sorunlar yaşandığına dikkat çekerken, bundan ‘anti-emperyalizm' çıkamayacağı görüşünü dile getirdi:

    "Bu şefçi —ben buna bazen Bonapartist diyorum- rejimin inşasında Kürt karşıtlığı, Suriye'de ve son zamanlarda Irak'taki Kürtlerin kazanımlarını maksimize etme arayışına karşı Türkiye devleti içerisinde oluşan kolektif reaksiyon, Erdoğan'ı bu kolektif reaksiyonun sözcüsü haline getirdi. Bu reaksiyon üzerinden eski iktidar bloğu çözülürken Erdoğan yeni bir iktidar bloğu yaratma ve yeni ittifak ilişkileri kurma açısından çok ciddi zemin kazandı. Erdoğan Türkiye devletinin Kürt Koridoru gibi stratejik korkularını yeni bir ittifak zemini oluşturmak ve yeni rejimin inşası açısından araçlaştırdı. Bu da tabi Türkiye'nin dış politikasındaki özerklik arayışını daha öngörülemez ve reaksiyoner kılmaya ve özellikle ABD'nin Suriye'deki politikasıyla daha sert biçimde çelişir hale gelmeye başladı. Bu çelişki bölgede IŞİD sonrasında ABD'nin izleyeceği daha sert İran karşıtı politikalara yönelmesiyle daha da akut bir sorun haline gelebilir. Durum böyle gelişirse tabiri caizse ABD'nin ‘Kürt kartını' daha agresif kullanma ve dolayısıyla Türkiye'yle daha fazla çelişir olma potansiyeli söz konusudur."

    ‘ÇIKARLARIN TERS DÜŞMESİNDEN ANTİ-EMPERYALİZM ÇIKMAZ'

    Türkiye'nin Batı'yı bölge gücü olmak için kullanırken, özerkleşme arayışıyla Atlantik ittifakı'nın bir takım öncelikleriyle ters düştüğünü yineleyen Benlisoy, "Bu ABD ve —daha az ölçüde olmak üzere- Almanya'yı da rahatsız eden bir durum tabii ki. Çıkarların ters düşmesinden meydana gelen bu durumdan anti-emperyalizm çıkmayacağını düşünenlerdenim" vurgusu yaptı.

    'BATI'YLA DERİN BAĞLARI OLAN SINIFLAR SİYASETEN MÜLKSÜZLEŞTİRİLDİ'

    Benlisoy, 1945 sonrası oluşmuş küresel düzendeki kırılganlaşmanın hakim olduğu bir dönemde Türkiye'de ‘Erdoğan'ın devlet, devletin Erdoğan olduğu ya da böyle olmasının arzulandığı bir rejim inşasının' söz konusu olduğunu belirterek şu değerlendirmeyi yaptı.

    "'Şefçi devlet inşasını' şöyle açıklayabiliriz: şefin bedeninde cisimleşen devletin —yani aslında şefin- çeşitli toplumsal kesimlerin iktisadi-siyasi ve kültürel güç kaynaklarına ulaşmasını artık şef belirleyecek. Artık şef ya da reis, mutlak hakim-hakem konumunda. Artık 'şef' bütün bu iktisadi-siyasi güç kaynaklarına hangi toplumsal kesimin ulaşabileceğine, ulaşırsa ne kadar ulaşabileceğini belirleyen bir mevkiye erişecek."

    ‘ABD YAHUT ALMANYA'NIN SİYASETİ ETKİLEME GÜCÜ AZALDI'

    Benlisoy'a göre bu süreçte geleneksel sermayenin ‘siyaseten mülksüzleştirilmesi' ise Batı'nın Türkiye'deki bu sürece müdahalesini giderek zorlaştırmış durumda:

    "Daha önce Batı sistemiyle derin ilişkileri olan hakim sınıf fraksiyonlarının ‘mülksüzleştirmesi' derken bahsettiğim ‘siyaseten bir mülksüzleştirmedir'. Yani bu sınıfların siyasete etki ve müdahale kapasitesinin zayıflaştırılması-cılızlaştırılması, belki de ortadan kaldırılmasıdır. TÜSİAD'ın 10 yıl önceki siyaseti belirleme gücüyle bugun arasında büyük fark var. Emperyalist güçler çoğu zaman bir ulusal formasyona doğrudan dışardan bir müdahale içerisinde olmaz. Daha çok içerdeki bir takım toplumsal-ekonomik-siyasal güçler aracılığıyla bu etki dolayımlanır. Şimdi Batı blokuyla belli bir yapısal tarihsel ilişkileri bulunan kesimlerin bu şefçi rejimde gücü azaldıkça, ABD'nin ya da Almanya'nın Türkiye'nin siyasal karar alma süreçlerini etkileme gücü de belli bir oranda azalmıştır ve azalmaktadır."

    'BATI KARŞITI SÖYLEM VAR AMA ANTİ-EMPERYALİST KARŞI ÇIKIŞ YOK'

    Benlisoy, bu kriz üzerinden yaşanan kapışmada Batı karşıtı retoriğin kullanılmasına karşılık aslında sistematik bir anti-emperyalist karşı çıkışın bulunmadığına da dikkat çekti. Zira Benlisoy'a göre, asıl niyet ‘emperyalist odakların müdahalesinin 'şef'in muhatap alındığı bir süreçten geçilerek yapılması isteği', bu ve yarattığı ‘öngörülmezlik' ise Batı'yı rahatsız ediyor:

    "Erdoğan'ın yapmak istediği bu ülkelerin etki kapasitesini tamamen kaldırmak değil. Bu durum iç siyasette nasıl ‘her karar benden geçecek' olarak tezahür ediyorsa dışarıdan gelen emperyalist odakların etkisinin müdahalesinin de kendi üzerinden geçmesini istemeye yöneliktir. Yani onunla birebir pazarlık yoluyla, onun asli muhatap sayıldığı bir ilişki çerçevesinde gerçekleşmesini istiyor. Yani yeni rejimin, Erdoğan'ın söylediği şu: Türkiye'de şu yönde ya da bu yönde bir karar alınması, şu yada bu politikanın dış ya da içte uygulanmasını istiyorsanız bunu benimle pazarlık edecekseniz, beni ikna edeceksiniz, karşılıklı alışveriş olacak, bu pazarlık sürecinden sonra yapacaksınız. Bu şefçi rejimin özerkleşme-merkezileşme dinamiğinin parçasıdır. Ortada Batı karşıtı bir demagojik söylem var kuşkusuz ama bu sistematik anti-emperyalist bir karşı çıkış değil. Aynı zamanda da uluslararası sistemin hiyerarşik yapılaşına ilişkin bir eleştiri değil. Olması istenen şu: Türkiye'yle ilişki kurma biçimi, Türkiye'de siyasal karar alma süreçlerine müdahale biçimlerinde radikal bir değişikliğe gidilmesi. Eski sistemde olduğu gibi içerden-dışardan dinamiklerin çeşitli dolayımlarla siyaseyi etkilemesine izin verilmeyerek doğrudan doğruya 'Şefçi yeni rejimin' merkezi olan güçlü Cumhurbaşkanında somutlanan güçlü yürütme üzerinden onun pazarlık, anlaşma ve müzakere yoluyla bunun gerçekleşmesidir. Dolayısıyla bu tabii ABD'den ve Almanya'dan gelen Türkiye'deki demokrasiye, insan haklarına yönelik çeşitli ihlallere olan tepkilerin önemli oranda bu rejimin bu güçlerin eski tipteki müdahale olanaklarına engeller koymasıyla alakalı olduğunu düşünüyorum. Tabii ki Batı'da bazı kesimler Türkiye'de demokrasinin ayaklar altına alınışından rahatsızlık duyuyor ama o ülkelerin yöneten elitleri açısından baktığımızda rahatsızlık duyulanın genel geçer bir demokrasi meselesi olmadığını görüyoruz. Mesele Erdoğan rejiminin içte dışta kontrol edilemez, öngörülemez, güvenilmez bir görüntü sergilediği fazlasıyla esnek, kaygan ama ideolojik bir liderlik sergilediği dolayısıyla Türkiye'nin haricisiyesinde-dahiliyesinde sadece bu liderlik ve sadece bu uzlaşı pazarlık yoluyla bir karar alma sürecinin dayatılmasının söz konusu olması. Bu durum güç merkezlerini rahatsız ediyor."

    'ABD'NİN FUNDAMENTALİST AKIMLARLA DERİN TARİHSEL BAĞLARI VAR'

    Benlisoy Türkiye'de din temelinde artan muhafazakarlaşmanın ise özünde ABD'yi rahatsız etmediğini söylerken, Washington'ın Suudi Arabistan örneğinde görüldüğü gibi köktendinci ülkelerle derin bağlarının sorun yaratmadığını anımsattı:

    "ABD'nin fundamentalizmle çeşitli dini radikalizm biçimleriyle problemi aslında onun kendi çıkarlarını 'destabilize' ettiği noktadadır. Bunun haricinde ABD'nin bu tip köktendinci akımlarla girdiği çok derin tarihsel ilişkiler de var. Dolayısıyla bir ülkede gerici, dinci, muhafazakarlaştırıcı adımların atılıyor olması ABD'yi kendiliğinden rahatsız edecek bir şey değil. ABD, Suudi Krallığıyla çok uyumlu bir ilişkiyi yıllardır o ülkenin malum yapısına rağmen yıllardır sürdürüyor. Ama tabii ki Türkiye Suudi Arabistan konumunda değil.''

    'ABD'YLE KRİZİN NEREYE EVRİLECEĞİ KESTİRİLEMEZ DURUMDA'

    Benlisoy'a göre bölgede olaylar çok kırılgan seyrediyor ve kısa vadede normalleşme görünmüyor. ABD'yle krizin evrileceği noktanın da öngörülemez olduğunu belirten Benlisoy, bunun daha da boyutlanıp yeni bir denge oluşana kadar sürebileceğinin altını şu sözlerle çizdi:

    "Türkiye Atlantik ittifakına yapısal-sistemik bağlarla bağlı. Dolayısıyla Türkiye'deki bu siyasal, kültürel, toplumsal alt üst oluşun ait olduğu o aileye ilişkin yarattığı öngörülemezlik, güvenilmezlik gibi riskler ve tehditler var. İşte bu durumdan rahatsızlık duyuluyor ve bir reaksiyon gösteriliyor. Ama ben bu reaksiyonun Türkiye'de Erdoğancı rejime de güç veren uluslararası sistemdeki kırılganlık ortadan kalkmadığı sürece, yeni bir uluslararası güç sistemi oluşmadığı sürece Türkiye'nin durumu kullanmaya devam edeceğini düşünüyorum. Bu durum nasıl tezahür edecek: Türkiye içeriyi idare etmek için bu ülkelere yönelik bir sertlik gösterileri yapacak ama arka taraftan uçak ihalesi verecek. Sonra yeniden sert gösterecek ilişkiler gerilmeye devam edecek aynı durum devam edecek. ABD dış politikasının da bir dengeye oturmadığını bölge açısından görüyoruz dolayısıyla bu krizin bir tür fragmanını izlemiş durumdayız. Bu krizin nereye evrilebileceğini nasıl bir yeni noktada dengelenebileceğini şu an zor kestiriyoruz.

    ‘ABD TÜRKİYE'Yİ KLASİK ORTADOĞU ÜLKESİ ADDEDİP ÖYLE İLİŞKİ KURABİLİR'

    Benlisoy'a göre Amerikan yönetimi Türkiye'yi klasik bir Ortadoğu ülkesi olarak addedip bunun gerektirdiği türde ilişki de tesis edebilir:

    "Örneğin ABD bir noktada diyebilir ki: Evet ben Türkiye'yle bu tarzda ilişki kurmayı kabul ediyorum onu artık bir Ortadoğu ülkesi olarak görüyorum. Mısır'da Mübarek'le nasıl ilişki kurduysam öyle kuracağım da diyebilir. Ama bu ilişki biçimi onu tatmin eder mi bu ayrı bir soru işareti. Buna karşı çıkıp 'ben Türkiye'de daha öngörülebilir daha güvenilir bir siyasal liderlik arayışında olacağım' diyebilir. Bunun arayışı nasıl olabilir belirsiz bir durumda tabii. Dolayısıyla kriz daha da boyutlanabilir. Görünen bu işin bir denge oluşana kadar devam edeceğidir."

    Etiketler:
    Türkiye, ABD
    Topluluk kurallarıTartışma
    Facebook hesabınızla yorum yapınSputnik hesabınızla yorum yapın