10:38 24 Kasım 2017
Ankara+ 8°C
İstanbul+ 12°C
Canlı Yayın
    Eksen

    'İran'ın politikası kimlik değil jeopolitik temellere dayanıyor'

    Eksen
    URL'yi kısaltın
    Ceyda Karan
    0 75930

    Gülriz Şen'e göre İran'da Ruhani'nin ılımlı politikaları, Trump'ın yarattığı hava nedeniyle sınırlandırılmış durumda. İran'ın Irak’ta Haşdi güçleri gibi gruplar üzerinde etkisi tartışılırken, Şen, Tahran’ın kimliklerden çok jeopolitik-güvenlik kaygıları bulunduğuna dikkat çekti.

    İran'ın bölgede etkinliği hem Irak hem Suriye'de IŞİD'le mücadele vesilesiyle daha da arttı. IKBY'de yapılan bağımsızlık referandumu sonrası İran'ın devreye girmesi federal kontrolün yeniden tesisiyle sonuçlanırken, Tahran'ın Irak'taki etkinliği tartışılır oldu. ABD ise Donald Trump yönetimi altında İran'a yönelik söylemi nükleer anlaşmayı bozmak niyetini belli eden düzeye taşıdı.

    İran'ın ABD özelinde Batı ile ilişkilerini, Rusya-İran ilişkilerini, 'nükleer anlaşma' ile birlikte İran'daki iç siyaset yönelimlerini ve İran'ın bölge denklemindeki yerini TOBB Üniversitesi'nden Gülriz Şen ile konuştuk.

    Iranian President Hassan Rouhani
    © AP Photo/ Ebrahim Noroozi
    'OBAMA DÖNEMİ BİRAZ İSTİSNAİYDİ'

    Gülriz Şen'e göre, ABD stratejisinde İran hep tecrit edilmesi gereken bir ülke olarak düşünülmüşken, Obama dönemi bu açıdan istisnai bir nitelik taşıyordu. Bu istisnai tutumun dünya güçleriyle BM onaylı nükleer anlaşmayı getirdiğini belirten Şen, Rusya, Çin ve Avrupa'nın denklemde yer alması sebebiyle Washington'ın bu anlaşmayı kolay kolay çöpe atamayacağı görüşünde:

    "Obama dönemi aslında İran-ABD ilişkileri için biraz istisnai bir dönemdi. Çünkü öncesinde ABD stratejisinde İran hep kuşatılması gereken, tecrit edilmesi gereken bir ülke olarak düşünülüyordu. Obama döneminde ilk defa İran bölgede bir aktör olarak hesaba katıldı ve Nükleer Anlaşmanın yapılması için müzakare kapısı açık tutuldu. Diplomasinin sonuç verdiğini gördük. İran'ın nükleer programı ciddi anlamda kısıtlanmış oldu. Bir zaman sınırlanması olmadan, daimi bir şekilde Uluslararası Atom Enerjisi Konseyi'nin sıkı denetimlerine maruz bırakıldı."

    'AB ÜLKERİNİNİN VE ÇİN GİBİ ÜLKELERİN İRAN'A İHTİYACI VAR'

    AB ülkelerinin ve Çin gibi ülkelerinin enerji açısından İran'a ithiyaçları olduğuna dikkat çeken Şen'e göre İran bu yüzden tecrit edilmesi zor bir ülke:

    "Bunun karşılığında İran da aslında küresel politik ve ekonomik sisteme yeniden entegrasyonun kapısını açacak şeklinde yaptırımların kaldırılmasını talep ediyordu ve bunu elde etti. İran aslında tecriti zor bir ülke çünkü büyük bir enerji gücü. Küresel denkleme bakıldığında AB ülkelerinin ve Çin gibi ülkelerin İran'ın enerjisine ihtiyaçları var. O nedenle İran enerji ülkesi olduğu ve çok da stratejik bir konumda olduğu için ayrıca Orta Doğuda nüfuz sahibi olduğu için hiçbir zaman kolay kolay tecrit edilen bir ülke olmadı."

    'İRAN'DA DENGELER YUMUŞAMA YÖNÜNDEYKEN ABD'NİN TAVRI TECRİTTEN YANA OLDU'

    Geçmişte İran'da dengeler ılımlılaşma yönünde seyrederken ABD'nin buna tecrit politikasıyla yanıt verdiğini belirten Şen, Avrupa Birliği'nin ise İran'a eleştirel bir biçimde olmakla beraber diyalogdan yana bir tavır çizerek yaklaştığını söyleyip Fransız Total Şirketinin İran'a yaptığı büyük yatırıma dikkat çekti:

    "Bu tecrit edilememe durumunu 1990'larda da görmüştük. Rafsancani, Hatemi döneminde İran yeniden entegrasyonun peşindeyken, İran-Irak savaşı bitmişken ve Ayetullah Humeyni'nin vefatının ardından İran'da dengeler değişmişken, bu dönemde ABD'nin tavrı tecritten yana oldu. Clinton döneminde çifte çevreleme politikasıyla hem İran hem Irak tecrit altına alınmaya çalışıldı. Yaptırımlar siyasetinin esasen rehine kriziyle başladığını görüyoruz ama İran'ın enerji sektörüne yönelik yaptırımların 1990'larda hem Başkanlık kararnameleriyle hem de Kongre'nin kararlarıyla kurumsallaştığını gördük ve bu durum ABD dış politikasının önemli bir unsurun haline gelmişti. O dönemlerde bile ABD üçüncü partilere, üçüncü taraflara koyduğu yaptırımlarda AB ile ilişkilerinde sorunlar yaşamıştı. Çünkü AB'nin İran'a yönelik perspektifi dışlamaktan değil, önce eleştirel diyalog daha sonra da kapsamlı diyalog yöntemiyle İran'ı yeniden küresel sisteme dahil etmeye çalışıyorlardı. Günümüze dönersek nükleer anlaşmanın imzalanıp yürürlüğe girmesinden bu yana İran Cumburbaşkanı Yardımcısı Cihangiri'nin geçenlerde ifade ettiği gibi 14 milyar dolarlık bir dış yatırımı çekebildi. Tabii en önemli öncelik enerji sektörüne yapılacak yatırımlardı. Bu bağlamda Fransız Total şirketinin büyük bir yatırımı oldu. Yani bunların geriye alınması için şimdilik çok zor gözüküyor. Zaten İran'dan gelen tepkilere baktığımız zaman anlaşmada kalacağını, önceliğinin anlaşmayı korumak olduğunu, anlaşmadan ilk çıkan tarafın İran olmayacağını söylediler. AB'yi anlaşmaya sahip çıkmaya çağırdılar. ABD'nin saldırgan ve agresif tutumuna karşı anlaşmanın yanında olmaya çağırdılar. Çünkü Ayetullah Hamaney'in yaptığı konuşmada şunlar vardı: her ne kadar anlaşma İran'ın da çıkarında olsa da, o daha çok Avrupa'nın çıkarına olduğunu, Avrupa'nın yatırımlardan faydalanacağını, İran'ın dışarıya açılan ekonomisinden en çok Avrupa'nın fayda göreceğini dolayısıyla anlaşmaya en çok AB'nin sahip çıkması gerektiğini söyledi."

    'HAMANEY HER TARAFA MESAJ VEREN BİR KONUŞMA YAPTI'

    Gülriz Şen, Trump'ın nükleer anlaşmayla ilgili negatif konuşması sonrası İran'ın dini lideri Ayetullah Hamaney'in yerine göre sert yerine göre yumuşak anlaşılabilecek açıklamalar yaptığına dikkat çekti. Ancak Şen'e göre bu durum AB'ye mesaj anlamına geliyor:

    "İran dini lideri Ayetullah Hamaney'in konuşmasında, aslında her tarafa mesaj veren, gerektiğinde sert gerektiğinde yumuşak anlaşabilecek bir tavır söz konusu. O da şöyle: Her şeyden önce İran'ın diğer partiler anlaşmaya sahip çıktığı sürece anlaşmada kalacağını belirtti. Öte yandan ABD'ye vermesi gereken mesajı da verdi. ABD bu anlaşmayı yırtarsa biz de parça parça böler atarız dedi. Yani restleşmenin de izlerini görüyoruz. Öte yandan diğer ülkeleri anlaşmaya sahip çıkmaya ve İran'ı anlaşmada tutmaya yönelik çabalarda bulunmaya teşvik ettiğini görüyoruz. Mesela konuşmanın devamında AB'ye şöyle bir mesaj var: Eğer bizim yanımızdaysanız daha doğrusu nükleer anlaşmanın tarafındaysanız ve bunun devamlılığını istiyorsanız ABD'nin taleplerine karşı daha somut karşı çıkın. Aynı zamanda bir o kadar önemli bir açıklama var ki önümüzdeki süreci epey şekillendirecek gibi gözüküyor. O da şuydu: ABD ile saf tutup bizim savunma stratejimizi ve balistik füze programıza müdahale etmeye kalkmayın şeklinde bir açıklaması var."

    'İRAN'IN EKONOMİSİNE EN ÇOK ZARARI AB YAPTIRIMLARI VERDİ'

    AB'nin geçmişte de İran'a yaptırımlar konusunda ABD'yle uyuşmazlık yaşadığını hatırlatan Şen diğer yandan nükleer anlaşma sürecinde İran'a en çok zarar veren yaptırımların AB kanalıyla gerçekleştiğine dikkat çekti. Şen'e göre, İran'ın kimi eylemleri AB ve ABD'yi bir araya getirme potansiyaline sahip:

    "Benim öngörüm şu şekilde: AB zaten Trump'un konuşmasının hemen ardından AB'den Federica Mogherini'nin yaptığı açıklamalar, İngiltere, Almanya ve Fransa'nın ortak ifadeleriyle anlaşmanın tarafında olduğunu, sadık kalacaklarını, bu anlaşmanın tek bir aktör tarafından iptal edilemeyeğini vurgulandı. Ama İran'ın bölgedeki etkinliği ve Balistik Füze Programıyla ilgili Avrupa'nın da çekinceleri var. O nedenle önümüzdeki süreçte ABD, AB ülkelerini bu kanal üzerinden yanına çekmeye çalışabilir diye öngörebiliriz. Zira yine 1990'lara ve 2000'lerin başına dönecek olursak, 90'larda ABD'nin yaptırım politikasına AB karşı çıkmaktaydı çünkü İran'la daha fazla işbirliği istiyordu. Ancak 2000'li yıllarda İran Nükleer Programının gidişatı, İran'ın bu konuda taviz vermemesi ve silah üretecek derecede uranyum zenginleştirmeye başlaması yani yüzde 19'u aşar şekilde uranyum zenginleştirmeye başlamasının ardından nükleer müzakereler de çıkmaza girince bu sefer Avrupa Birliği ABD'nin yaptırım siyasetini benimsedi. 2012 yılında yürürlüğe giren petrol ambargosu aslında nükleer müzakereler açısından önemli bir dönemeçti çünkü İran'ın ekonomisine en çok zarar veren yaptırımlar AB kanalıyla gelmiş oldu. O nedenle geçmiş bize birşeyler öğretecekse ABD ve AB'nin İran konusunda farklı görüşleri ve stratejileri olduğunu ama İran'ın ABD ve AB nezdinde istikrarsızlaştırıcı görülen eylemlerinin de bu iki gücü yeniden bir araya getirme imkanının olduğunu da söylemek gerekiyor."

    'RUSYA VE ÇİN, İRAN'IN BATI'YA KARŞI DENGELEYİCİ PARTNERLERİ'

    Batı dışında Rusya ve Çin'in de Batı-Doğu denkleminde İran'a dair hesapları olduğunu anımsatan Şen'e göre İran'ın bu Batı-Doğu ekseninde yöneliminin ne olacağını önümüzdeki süreçte göreceğiz:

    "AB ve ABD Nükleer Anlaşmanın taraflarından sadece iki tanesi. Bunun dışında enerji bağımlılığı olan ve küresel vizyonunda İran'ı da entegre etmek isteyen bir Çin var. Rusya ve İran ilişkilerinde de hem Rusya'nın İran için düşündüğü yatırımlar ve artan ticari ilişkiler var hem de bunun dışında Ortadoğu'da ortak hareket ettikleri bir denklem söz konusu. O nedenle esasen Batı'yla ilişkiler bozulursa İran'ın yine Ahmedinejad döneminde benimsenen ve Batı'yı dengelemek için kullanılan 'Doğu'ya bakış stratejisini yeniden benimseyebileceklerini düşünebiliriz. Hasan Ruhani ve ekibi bu 'Doğu'ya bakışı pek arzu etmez. Onlar daha çok AB'yi İran'ın yanında tutmaya çalışıyorlar ama tabii bu bir denklem meselesi. Stratejik olarak Çin ve Rusya, İran'ın Batı'ya karşı dengelemek için kullanacağı önemli partnerleri olacak gibi gözüküyor. Bu önümüzdeki süreçte Batı-Doğu denklemi nasıl şekillenecek ona göre izleyeceğiz."

    ‘İRAN'IN ASYA'YLA DA İLİŞKİLERİ GELİŞİYOR'

    Gülriz Şen ayrıca İran'ın Çin dışındaki Asya ilişkilerinin de giderek geliştiğine şu sözlerle dikkat çekti:

    "İran ayrıca Hindistan ile enerji ilişkileri geliştiriyor. Mesela Endonezya gibi ülkelerin de İran'ın şu anda enerji sektörüne yatırım planları var. Güney Kore keza öyle. Yani sadece Asya dediğimiz de Çin'den bahsetmiyoruz. Mesela Japonya da temkinli yaklaşıyor ama Japonların da İran enerji sektörüne yatırım planları var. Aslında ABD dışında bütün güçlerin İran'da yatırım için dönmeye hazır oldukları bu dönemde zaten halihazırda devam eden ABD yaptırımların gölgesi yatırımları biraz sekteye uğratmıştı, Ruhani'nin ikinci döneminin başlamasının ardından büyük anlaşmalar durulmuş oldu. Bu esasen yatırımcıların da İran'daki gelişmeleri beklemesi açısından kaynaklanıyordu. Ruhani ikinci döneminde de seçilince güven yeniden sağlanmış oldu ve yeni yatırımlar, anlaşmalar yapıldı. Kasım, aralık gibi yine büyük anlaşmalar bekleniyor, halihazırda çalışmaları süren şeyler var. İran'ın amacı şu ana kadar yapılmış yatırımların ya da hazırlanmakta olan yatırımların Trump'un yeni görünen ama eski ABD stratejileriyle de çok örtüşen siyasetinden etkilenmesine izin vermemek olacak."

    'TRUMP İRAN'DA MUHAFAZAKAR VE REFORMCU KANATLARI BİRLEŞTİRDİ'

    Diğer yandan Trump'ın nükleer anlaşmaya dair olumsuz konuşmasının İran iç siyasetine etkilerini yorumlayan Şen, bunun İran'daki farklı politik kanatları birleştirdiğine dikkat çekti:

    "Trump'ın özellikle 13 Ekim'deki konuşmasının ardından İran'da hem muhafazakar kanadın hem de reformcu pragmatist kanadın birleştiğini görüyoruz. Çünkü pek çok yorumda Trump'ın İran'ı bölmeye çalışırken aslında İran'daki siyasi yelpazeyi yeniden bir araya getirdiğinden bahsediliyor. Mesela Cevad Zarif'in Devrim Muhafızları Kumandanı Caferi'yle verdiği yakın görüntüler aslında İran'ın 'biz bir bütünüz mesajı' taşıyor. Yine Cevad Zarif'in Twitter hesabından 'Hepimiz Devrim Muhafızlarıyız' hashtag'li kampanyaları da bu şekilde gelişti. Sonuç itibariyle ABD'nin sertleşen politikaları İran'da da şimdilik reformcuları ve pragmatistlern Ruhani'nin diplomatik önderliğinde birleştirmiş gibi gözüküyor. Ama mesela Hatemi döneminde reformcular bir kenara itilmişti ve hatta pragmatik figürler de öyle ve İran güvenlik ikliminin daha çok hakim olduğu bir çehreye bürünmüştü."

    'RUHANİ'NİN YAPICI ETKİLEŞİM KURMA ÇABASI TRUMP YÖNETİMİYLE SEKTEYE UĞRADI'

    Şen'e göre Ruhani'nin diğer ülkelerle yapıcı bir etkileşim içine girme çabası sekteye uğradı ve bu çabanın Trump döneminde sürdürülmesi mümkün gözükmüyor:

    "Elbette, Ruhani'nin teması Dünya ve bölgedeki ülkelerle yapıcı bir etkileşim içinde olmak. Ama bunu Körfez'de şu anda başarması çok zor gözüküyor. Özellikle Suudi Arabistan ile yaşadıkları meseleleri düşünecek olursak ne kadar olumlu başlamış olsalar da 1990'larda Rafsancani ve Hatemi'nin Körfez'de başardığı şeyleri yapacak bir konjonktür şu an mevcut değil. Özellikle Suriye üzerinden bu kadar restleşmişlerken, Bahreyn meselesi ortada dururken Irak'ta Suudi Arabistan'ın İran etkisinin arttığını düşüncesi mevcutken ilişkilerin yumuşaması zor gözüküyor. Şimdi neler olabilir? Ruhani döneminde elbette bu yapıcı etkileşim politikası çerçevesinde ABD ile ilişkileri ılımlaştırmak, yumuşatmak, en azından bir ortak noktaya varabilmek bahsi geçen konulardı. Ama Trump yönetimi altında böyle bir şeyin pek de mümkün olmadığı görülüyor. Yani Obama yönetimiyle çalıştığı gibi çalışabileceği bir ekip yok. Mesela Cevad Zarif'in John Kerry ile olan ilişkisini düşünelim. Aslında Devrim sonrası dönem için hiç umulmayacak bir görüntü verilmişti. En azından şu yakın vadede hiçbir zaman İranlı yetkililerin bu derecede sıkı ve sıcak temaslarda bulunabileceğini öngöremiyoruz. İletişim kanallarının yeniden kapandığını görüyoruz. Ruhani o bakımdan ABD ile ilişkileri yumuşatma arayışlarını belki bir kenara bırakabilir. Çünkü İran Batı'yı iki türlü düşünüyor. İlk olarak AB ile ilişkileri ABD'den korumaya çalışacaktır. Onun dışında bölgesel ve küresel hamlelere devam edecektir. Zaten seçimlere giden süreçte de şunu görmüştük: Ruhani de ABD'nin yakaladığı fırsatı kullanamadığını ifade etmişti, söylemini biraz daha sertleştirmişti. Şimdi böyle bir uluslararası ve bölgesel iklimde zaten Ruhani'nin de hem söylem hem eylem açısından şansı kısıtlanmış oluyor. O bakımdan ABD'ye yönelik yumuşama, normalleşme arayışının şimdilik büyük bir sekteye uğradığını görebiliriz. Peki bu İran'ı nasıl dönüştürebilir?"

    'BUSH'UN 'ŞER EKSENİ' KONUŞMASI DA DARBE İNDİRMİŞTİ'

    Gülriz Şen ABD'de Bush döneminde yapılan 'Şer Ekseni' konuşmasıyla beraber girilen dönemin İran'ın ABD'ye karşı normalleşme arama politikalarına darbe indirdiğini anımsattı:

    "Geçmişteki örneklere bakarsak mesela Bush döneminde yapılan 'Şer Ekseni' konuşması reformcuların ABD ile normalleşme arama politikalarına büyük darbe indirmişti. Çünkü tam da o dönemde İran ABD ile Taliban'a karşı Afganistan'da ortak hareket ediyordu. Yani stratejik iş birliğine açık olduğunu ifade etmişti ve Hamid Karzai'nin başa geçmesinde İran ve ABD'nin ortaklaşması etkili olmuştu. İran çok yapıcı bir rol oynamıştı. ABD de bunu teslim etmişti bu anlamda. O dönemde tam da Bush'un konuşması İran'da daha sertlik yanlısı muhafazakar cenaha 'ABD'ye güvenilmez, güvenerek hata yapıyorsunuz, devrimin özünden uzaklaşıyorsunuz' şeklinde bir tepki doğurmuştu. Bunun toplumsal yansımaları da olmuştu. Çünkü İran'da 'Reform Projesi' bir Amerikan projesi olarak görülüp itibarsızlaştırılmış ve siyasette de toplumda da Reformcular bir kenara itilmişlerdi. Sistemden dışlanmışlardı. Tam da o dönemde Ahmedinejad gibi bir liderin yükseldiğini, yeni muhafazakar ideolojinin İran'da karşımıza çıktığını ve devlet-toplum ilişkilerinin aynı devletin diğer aktörlerle ilişkilerindeki gibi her şeyin bir güvenlik çerçevesinden göründüğünü tecrübe etmiştik."

    'İRAN DIŞ POLİTİKADA ZORLUKLAR YAŞADIKÇA ILIMLI LİDERLER İÇİN KISITLAYICI SÜREÇLER BAŞLIYOR'

    Şen reformcuların büyük desteğiyle seçilen Ruhani'nin dış politikada yaşanan zorlu süreçler nedeniyle kısıtlayıcı bir sürece girdiğini söyledi:

    "Şimdi Ruhani'nin ikinci döneminde İran toplumunun kendisinden büyük beklentileri var. Ruhani reformcuların büyük desteği ile ikinci dönemine yüzde 57 oyla seçilmişti. Ancak bu dönemde hem bu 'güvenlikçileşen' iklim —ABD'nin yarattığı- hem de bu 'Reform Projesinin' dış tehdit olsun ya da olmasın İran'da yaşadığı kendine ait zorluklar bu süreci de sekteye uğratacak gibi. Uluslararası ilişkilerde İran zorluklar yaşadıkça bunun elbette ekonomik ve toplumsal bedelleri de oluyor ve ılımlı, pragmatik cumhurbaşkanları için çok kısıtlayıcı bir süreç başlamış oluyor. Bakalım Ruhani diplomatik hünerleriyle hem içi hem dışı nasıl yönetecek, onu da bekleyip göreceğiz."

    'DİRENİŞ EKSENİNİN ÖNCÜLÜĞÜ TEMASI'

    Şen nükleer krizin yarattığı koşulların İran'ı rejimini yönetecek bir bölgesel direniş hattı stratejisi kurmaya-izlemeye ittiğini belirtti:

    "Direniş ekseninin öncüsü İran teması esasen tam da 'nükleer kriz'in yarattığı koşullardan kaynaklanıyor. İran o dönemde ABD ve/veya İsrail'in askeri saldırısına karşı bölgesel bir direniş hattıyla rejimini ve devleti savunma stratejisini planlamıştı. O nedenle Hamas, Hizbullah gibi örgütler İran'ın savunma hattında ilk cepheler olacaktı. Yani olası bir müdahaleye karşı İran bu aktörler üzerinden Batıya ve İsrail'e mesaj veriyordu. Asimetrik savaş yöntemlerini kullanacağını düşünüyordu."

    'İRAN ŞİİLİĞİ JEOPOLİTİK BİR UNSUR OLARAK GÖRÜLÜYOR'

    Şen, İran'ın Devrimden sonra bölgede devlet dışı aktörlerle sıkı bir bağ kurduğuna dikkat çekip İran'ın kendi rejiminin güvenliğini sağlamak için, jeopolitik bir unsur olarak Şiiliğe yaklaştığını söylerken, asıl meselenin kimlik temelli olmadığını güvenlik ve jepolitik temelli olduğunun altını çizdi:

    "Hamas'in Sünni bir örgüt olduğunu ekleyerek belirtmeli ki, bu meselenin özü bir Şii imparatorluğu örgütlemek değil, İran rejiminin güvenliğini ve bekasını sağlamak için stratejik bir direniş hattı kurmaktı. Mesele özünde oldukça jeopolitik bir meseleydi ve Rejim güvenliğine dair bir meseleydi. Mesela Hamas-İran örneğinde elbette neyi görüyoruz, meselenin sadece Şiilik üzerinden şekillenmediğini görüyoruz. Oradaki maksat, Filistin siyasetine müdahil olabilmek ve İsrail karşısında elinde bir koz bulundurmak. Hizbullah ile ilişkilerde de elbette bu Şii teması dile getirilebilir. Sonuçta Hizbullah İran'ın Velayet-i Fakih doktrinini benimsemiş bir örgüt. İran tarafından Suriye ile birlikte İslami direnişi örgütlemek için kurulmuş bir örgüt. Ancak mesele orada kalmayıp stratejik ve siyasi bir meseleye dönüşüyor. O nedenle İran'ın bu politikalarının içinde Şiilik pek yok. Şiilik aslında jeopolitik bir unsur olarak görülüyor. Mesela Şii Milisler meselesi de var ama bu İran'ın, milisleri sadece Şii toplumlardan devşirebilmesinden kaynaklanıyor. O nedenle, evet, bu stratejik durum yeniden Şiiliği siyasette bir merkeze getiriyor ancak bu meselenin özü bir Şii yayılmacılığı değil, İran'ın bölgede nasıl diğer aktörler stratejik derinlik ve nüfuz istiyorlarsa, İran'ın da kendi meşrebince kendi stratejisi ölçüsünde yaptığı bir hamle olarak değerlendirebiliriz. Suriye Hizbullah, Hamas 2000'li yıllarda anılıyordu direniş ekseninde, şimdi direniş ekseninin kompozisyonu ve kendi içindeki güç yapısı da değişti. Mesela Suriye çok zayıfladı ama Hizbullah bu süreçten güçlenerek çıkmış oldu. Kayıplarına rağmen hem saha hem savaş tecrübesiyle Hizbullah; Suriye, İran, Hizbullah üçlüsünde küçük aktör Hizbullah iken şimdi Suriye en zayıf aktör konumuna geldi. Şimdi tabii bu resme yeniden bakarsak Suriye ve Irak'taki milis güçler de eklendi. Mesele her zaman için İran'ın bölgede kendini koruyacak partnerlere ihtiyaç duymasıdır. Suriye, Irak, Türkiye ve Lübnan'ı ayrı tutarsak genelde İran devrim sonrası dönemde devlet dışı aktörlerle yakın ilişkiler kurdu. Her ne kadar devletler arası ilişkiler güdüp normalleşerek bunu kırmaya çalışşa da Arap Baharı'nın ortaya çıkardığı jeopolitik resimde yeniden devlet dışı aktörlerle —ki savaştan bahsediyoruz- beraber hareket etme zorunluluğu doğmuş oldu. Hiçbirisi tam anlamıyla İran'ın uydusu değil. Bu devletler kendi otonomilerine sahipler ama bu otonomiler koşullara göre değişiyor. Irak Şiileri mesela İran Şiileriyle yek pare değiller. Ayetullah Sistani'nin İran'daki siyaseti sisteme bakışını biliyoruz. Ama koşullar bu Sünnilik üzerinden de bazı bağları güçlendirebilir. Çünkü siyaseten bu birliği doğurması için Şii unsurlar kullanılıyor. Yani meselenin özünde daha önceden de ifade ettiğim gibi kimlikten ziyade daha çok jeopolitik temeller var. Kimlik, jeopolitik temellere ve çıkarlara hizmet etmesi için kullanılan bir unsura dönüştürülüyor. Ama tabii onunda siyasetteki yetkinliği ne kadar enstrüman olsa da artmış oluyor."

    'KÜRT MESELESİ İRAN VE TÜRKİYE'Yİ YENİDEN BİR ARAYA GETİRDİ'

    Şen, Arap Baharı denilen süreçte gerilimler yaşamış Türkiye ve İran'ın, iki devlet içinde hassas bir mesele olan IKBY'deki referandumla birlikte bir araya gelmelerini sağladığını söyledi:

    "Esasen son dönemde yaşanan gelişmeler ve hem Türkiye hem İran için çok hassas bir mesele olan Kürt sorunu iki devletin yeniden bir araya gelmesini sağladı. Çünkü Arap Baharı süresince Türkiye-İran ilişkilerinde gerilimlerden bahsediyorduk. Irak'taki nüfuz yarışı, Suriye'de farklı tarafları destekliyor olmaları, bölgeye ikisinin de bir model sunması ancak bu modellerin bölge ülkeleri nezdinde benimsenmemesi bu gerilimlerin nedeniydi. Hem ideolojik —daha normatif- hem de stratejik nüfuz üzerinden büyük bir yarışma hali vardı. Her iki tarafında birbirine karşı retoriklerini oldukça sertleşmişti. Kürt meselesi ise İran ile Türkiye'yi tekrar bir araya getirdi. Çünkü ortaklaştıkları bir noktaydı."

    'İRAN İLE TÜRKİYE HER ZAMAN EKONOMİNİN ZARAR GÖRMEMESİ İÇİN GAYRET GÖSTERDİ'

    Şen, başka ihtilaflar olsa da geçmişten bugüne ekonomik ilişkilerde iki tarafında dikkatli davrandığına şu sözlerle dikkat çekti:

    "İran Türkiye ilişkilerinde her zaman stratejik çelişkiler ya da ihtilaflar ne olursa olsun ekonominin bundan zarar görmemesi için iki ülke de gayret gösteriyordu. Nükleer anlaşma sonrası dönemde işbirliği için zemin açılmış oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın en son ziyaretinde stratejik vurgunun yanı sıra ekonomik vurgu da vardı. Türkiye'nin yatırımları, turizm, enerji ve özellikle bankacılık sektöründe iki ülke arasında daha fazla işbirliği gibi temalar belirlenmişti."

    'İRAN REFERANDUM İÇİN BÖLGEDEKİ NÜFUZUNU KULLANDI'

    Şen, IKBY'deki referandumda İran'ın elinde daha fazla olanak olduğunu belirtirken, İran'ın bu olanakları kullanıp diplomatik bir başarı elde ettiğine dikkat çekti:

    "Kürt meselesine dönersek iki devletin de tutumu en başından itibaren bu referanduma karşı çıkmak oldu. Hatta İran karşı çıkışını daha sert bir biçimde daha önceden ifade etti. Irak'ta Merkezi Hükümet ile beraber İran'ın ve Türkiye'nin çok şiddetli bir kampanyaya giriştiğini ve Barzani'yi baskıladığını görüyoruz. Burada İran'ın elinde olan kartlardan birisi Talabani cephesiyle ilişkisini sürdürmesi ve Kasım Süleymani'nin Ekim ayı içerisinde taraflarla ve özellikle Kerkük hamlesi öncesi KYB cephesiyle görüşmesi oldu. KYB'ye bağlı peşmergeler bu şekilde geri çekildi. Yani İran burada nüfuzunu kullanmış oldu. Türkiye ile referandum konusunda ortaklaşıldı fakat İran'ın Kürt meselesinde kendince ayrı bir yönelimi de var. Hem Türkiye hem İran referandum sonucunda Irak'ın bölünmesinin kendi ülkelerinde yaşayan Kürtleri etkilemesinden endişe ediyor ve iki devleti bir araya getiren esas faktörde zaten bu oldu."

    'İRAN YENİ KÜRT DEVLETİNİN İSRAİL VE ABD'YLE YAKINLIK GELİŞTİREBİLECEĞİNDEN KORKTU'

    Şen, İran'ın referandum konusunda bunun kendi ülkesindeki Kürtlere yayılacağı endişesinden başka, kurulacak bu yapının İsrail ve ABD ile yakınlık kurmasının İran açısından yaratacağı olumsuzlukları da hesaba kattığını söyledi:

    "Fakat bunun dışında İran'ın da Irak'ta Saddam sonrası hem Kürtlerle hem Şiilerle ilişkileri iyi durumdaydı. Irak'ın kuzeyindeki bağımsız bir devletin hem Irak'ın parçalanması anlamına geleceğini hem de İsrail ile ABD'nin yakınlık kurup yakın ilişkiler geliştirebileceği bir yapı olmasının sadece kendi Kürtlerinin bağımsızlık ülküsüne sahip olması açısından değil devletler arası ilişkiler anlamında İran'ın aleyhine sonuç yaratabileceği, pro-Amerikan bir komşu yaratabileceği korkusu vardı. Irak'taki bu gelişmelerin İran'ın Suriye ve Hizbullah'a giden lojistik, stratejik denklemi etkileme gibi durumları da bulunuyordu. Bu gibi gelişmeler İran'ı Türkiye ile bir araya getirdi. Şu an Barzani yönetimi referandumu askıya aldı ve diyalog kapısı açıldı."

    'TÜRKİYE İRAN'IN POLİTİKASINA YAKINLAŞAN BİR TAVRA GİRDİ'

    Türkiye ile İran ilişkilerinde hem rekabet hem işbirliğinin her zaman bulunduğuna dikkat çeken Şen'e göre Türkiye hasmane söylemden eski söylemlerine dönerek İran'ın duruşuna yakınlaşan ülke oldu:

    "Bundan sonra İran ile Türkiye beraber hareket etse de rekabet içinde olacakları söylenebilir. Hem işbirliği hem rekabet Türkiye-İran ilişkilerinin vazgeçilmez unsurları. Türkiye, İran'a karşı o hasmane-düşmanımsı söylemden yine o eski duruma dönmüş olabilir. Tabii bunlar Suriye ve Irak'ta süreçlerin nasıl yürütüleceğine bağlı. İki devlet Astana sürecinde garantör devletler oldular. Türkiye Esad hakkındaki görüşünü Astana ile birlikte değiştirmiş oldu. Aslında Suriye ve Irak'ta daha ortak hareket eden, İran'ın politikasına duruşuna yakınlaşan bir tavıra gimiş oldu Türkiye."

    'RUSYA'NIN DENGELEMESİ GEREKEN DİĞER GÜÇLER İRAN İLE PÜRÜZ YARATABİLİR'

    İran'ın geçmişte Rusya ile tarihte yaşadıklarından dolayı temkinli bir tavır takındığını söylen Şen'e göre, Suriye'nin ekonomik ve siyasal inşası konusunda İran ile Rusya çeşitli ihtilaflar yaşayabilir:

    "İran tarihsel kökenleri bulunan bir şekilde Rusya'ya temkinli bir şekilde yaklaşıyor. Modern zamanlara baktığımızda Rusya'ya Kafkas topraklarını kaybetmiş bir İran var karşımızda. Şah döneminde ise Sovyet Rusya'dan çekinen bir İran görüyoruz. Hatta Devrim sonrası süreçte bile ABD'ye düşmanlaşan İran'ın Rusya'ya yönelmediğini görüyoruz. Çünkü ona karşı da bir güvensizlik vardı. Rusya ile İran'ın ilişkiler. 1990'larda İran'ın diğer devletlerle olan ilişkilerindeki gibi ılımlılaşmayla başladı. İlişkiler daha ekonomik bir zemine oturtuldu ve stratejik bağlar güçlendirildi. Nükleer müzakereler döneminde Rusya İran ile yakın çalıştı. Yaptırımların hafifletilmesi için Rusya ve Çin çaba gösterdiler. Şimdi de Nükleer anlaşmaya sahip çıkıyorlar. İran ve Rusya ilişkilerinin pek çok boyutu var. İki boyut yeni dönemde stratejik altyapı, ekonomik yatırımların nasıl ilerleyeceği meselesi. Bu noktada Rusya nükleer anlaşmanın yanında olduğunu söyledi. Hatta Batı çekilirse Rusya'nın daha çok işine gelecek. Çünkü Rusya, İran'ın çok da Batı nüfuzuna girmesini arzu etmiyor. O nedenle Rusya, İran'la ikili ilişkilerin peşini kovalayacaktır. Öte yandan meselenin bölgesel bir boyutu da var. Suriye'de Esad Rejiminin yaşaması Rusya ve İran'ın verdiği kritik destek sayesinde olabildi. Yeni dönemde biraz bekleyip görmek lazım. Çünkü Rusya'nın çizdiği politik reçeteler İran nezdinde nasıl kabul edilecek? Çünkü İran Suriye'de mümkün olduğunca az aktörün olmasını istiyor. O nedenle bütün devletler açısından böyle konuşabiliriz. Kendi politikaları nezdinde Rusya'nın ne yapacağı Türkiye'nin ne yapacağı, Rusya-İsrail ilişkilerinin Suriye'ye bir yansımasının olup olmayacağı meseleleri İran nezdinde düşünülen şeyler. İran temkinli davranıyor. O noktada stratejisi büyük güçlerin karşısında bölgesel aktörlerin işbirliğini öne çıkarmak olabilir. O nedenle Türkiye ile ilişkileri yakınlaştırmasının bir nedeni de bölgede yerel aktörler olarak etki sağlamaya çalışabilmek. Rusya-İran ilişkileri de daha çok işbirliği temelinde yürüyecek gözüküyor ama işbirliğinin olması ihtilafların olmayacağı anlamına gelmiyor. Özellikle Suriye'nin hem siyaseten hem ekonomik anlamda yeniden inşası sürecinde Rusya'nın İran ile ihtilafları olacaktır. Çünkü Rusya'nında bir sürü dengelemesi gereken güç var sahada. Bu da ilişkiler açısından pürüz yaratabilir."

    Etiketler:
    nükleer anlaşma, Rusya-İran İlişkileri, IKBY, IŞİD, Gülriz Şen, Hasan Ruhani, İran, Çin, ABD
    Topluluk kurallarıTartışma
    Facebook hesabınızla yorum yapınSputnik hesabınızla yorum yapın