23:08 19 Eylül 2019
Canlı Yayın
    Eksen

    ‘Kudüs açıklaması ABD patronluğunda Suudi-İsrail ittifakının son manevrası’

    Eksen
    URL'yi kısaltın
    Yazarı
    0 30
    Abone ol

    Trump'ın Kudüs kararını ‘Suriye kriziyle başlayan ittifaklarını ABD patronluğunda açık düzeye taşıyan İsrail ve Suudi Arabistan’ın son manevrası’ olarak yorumlayan Alptekin Dursunoğlu’na göre meseleyi ‘dine ve mezhebe bulamaya gerek yok’. Tek seçeneği ‘direnişte’ gören Dursunoğlu, Türkiye ve Katar’ın tutumunu da ‘samimi’ bulmuyor.

    Suriye ve Irak'ta IŞİD'in tamamıyla yenilgiye uğratıldığı ilan edilmişken, merkezine üç semavi din için de kutsal olan Kudüs'ün oturduğu yeni bir kriz belirdi. Ortadoğu'da Suudi Arabistan'ın başını çektiği Körfez ülkeleri son dönemde İsrail ile açıkça işbirliğini dile getirmeye başlamışken, ABD Başkanı Donald Trump, 1995'den beri hiçbir başkanın yapmadığını yaparak ülkesinin Kudüs'ü İsrail'in resmi başkenti olarak tanıdığını ilan etti. AB ve Rusya bu ilanın getireceklerine dair ‘kaygılarını' dile getirirken, Arap ve İslam aleminden tepkiler bulunsa bile bölünmüşlüğün ortak tutum alınmasını zorlaştıracağı yorumları yapılıyor.

    Suudi Arabistan ve Körfez hattındaki yeni gelişmeler ışığında alınan Kudüs kararını araştırmacı yazar ve Yakın Doğu Haber internet sitesinin yayın yönetmeni Alptekin Dursunoğlu'yla konuştuk:

    'İSRAİL'E KARŞI İKİ AYRI EKSEN'

    Alptekin Dursunoğlu'na göre aslında bölgede çok da şaşkınlık verici bir durum bulunmuyor. Ortadoğu'da İsrail'i bir gerçeklik olarak tanıyıp sorunların bu gerçeklikle müzakere yoluyla çözülebileceğine inanan ülkelerin oluşturduğu eksen ile, karşıt görüşlere sahip 'direniş ekseni'nin oluşturduğu iki farklı görüşün bulunduğunu belirten Dursunoğlu, şu saptamaları yaptı:

    "Bölgede gözükmeyen şeylerin daha gözükür hale gelmesinden bahsedebiliriz. Bununla Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün ve diğer Körfez ülkeleri (Arap dünyasının 1980'lerdeki tabiriyle muhafazakar kesimleri veya yeni tabirle ılımlı Arap eksen-ılımlı İslam modeli denilen kesimleri) İsrail ile öteden beri zaten müzakere ve ilişki içerisindeydiler. Özellikle Mısır'ın 1978'de Camp David anlaşmasını imzalamasıyla birlikte, İsrail artık bir 'gerçeklik' olarak kabul edilmişti. O tarihten itibaren bölgede iki eksen oluştu. Bu eksenlerden ilki ‘İsrail'in varlığını bir gerçeklik olarak kabul etmeliyiz' diyen ve sorunların görüşmelerle ve siyasi yollarla çözülebileceğine inanan, dolayısıyla ‘Filistin halkının haklarını da bu şekilde elde edebiliriz' şeklinde düşünen görüştür. İkinci görüş de 'direniş ekseni' diye bildiğimiz görüştür. Bu görüş ise İsrail bölgede dışarıdan dayatılmış bir güçtür ve dolayısıyla ‘sadece gücün dilinden anlar' diyerek arkasında kayıtsız ve şartsız bir uluslararası destek bulunan İsrail'den müzakere yoluyla bir şey almanın mümkün olmadığını savunur ve ‘bir şeyler kazanabilmenin tek yolu silah ve direniştir' der."

    ‘KUDÜS MESELESİNDE S.ARABİSTAN'IN KOORDİNASYONU VAR'

    Dursunoğlu'na göre Suudi Arabistan ve İsrail, bölgede 'direniş ekseni'nin belkemiğini oluşturan Suriye'nin artık bittiğinin düşünülerek ilişkilerini ABD patronluğunda açık bir ittifak düzeyine taşıdılar ve son Kudüs hamlesi de bunun meyvesi:

    "Şimdi Suudi Arabistan önceden gizli saklı ifade ettiği İsrail'i resmi olarak tanıyan ve gerçeklik olarak kabul eden görüşünü 2015'ten beri çok bariz bir şekilde artık bir ittifak düzeyine taşıdı. Burada Suudi Arabistan'ı cesaretlendiren en önemli faktör 'direniş ekseni'nin belkemiğini oluşturan ülke Suriye'nin durumuydu. Suriye'nin İsrail'in eski bakanının deyimiyle 'omlet haline gelen bir yumurta' olduğu düşünülüyordu. Onlara göre Suriye artık bitmişti, dolayısıyla Filistin meselesini Arap dünyası içinde söz konusu edebilecek, buna sahip çıkacak olan Suriye'nin defteri dürüldüğüne göre artık bazı kartların açıktan oynanma vakti gelmişti. Burada başka temel belirleyici faktör İran çelişkisiydi. Çünkü İran ve Suriye, direniş ekseniyle bir blok olarak Suudi cenahının karşısında yer aldığı için Suudiler bu fırsatı İsrail ile birlikte değerlendirerek bir başlangıç yapmaya çalıştılar. 2015'le birlikte, yani Suudi kraliyet danışmanı Enver Macit Ekşi'nin dönemin İsrail Dışişleri Bakanlığı Direktörü Dore Gold ile ABD'de basın önünde görüşmeye başlaması ile bir milat atıldı. Şimdi artık bariz bir şekilde İran hedef alınarak direniş eksenine karşı Arap-İsrail ittifakının —burada ABD'yi patron olarak göz önünde bulundurmak lazım- hayata geçirildiğini gördük. Şu an bu ittifakın şu en son manevrasını izliyoruz. ABD'nin Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanımasının Suudi Arabistan ile yapılan bir koordinasyonun sonucu olduğundan hiçbir kuşku yok. ABD'nin önceki yönetimleri ve Trump yönetimi bunca zaman beklemişken neden böylesi bir şeyin şimdi hayata geçtiği sorusu sorulacaktır. Suudi Arabistan ile İsrail arasında bu kadar açık bir şekilde ittifakın söz konusu olması bunu ispat eden bir gelişme olarak gözüküyor. Bu yüzden bu durum bizi şaşkınlığa uğratacak bir gelişme değildir."

    ‘RİYAD SURİYE MESELESİNDEN CESARETLENDİ'

    Dursunoğlu'na göre Suriye, Suudi Arabistan bloku açısından temel bir engeldi ve Suriye'de çıkarılan savaşla birlikte bu engelin kalktığı düşünüldü. Ancak planlar tutmadı:

    "Temel mesele Suriye meselesiydi. Suriye, Suudi bloku açısından çok temel bir engeldi, Suriye'nin 2015'ten sonra kendilerince çöktüğünü yani direniş eksenin belkemiğinin kırıldığını düşündükleri için çok bariz bir şekilde cesaretlenerek İsrail ile böyle bir adım atmışlardı. Şu anda onu geri alacak durumda da değiller, bu ilişkiyi ilerletmek zorundalar. Çünkü hem Suriye'de hem Irak'ta öngördükleri planlar tersine döndü ve oradaki cephelerde kaybediyorlar. Yemen'de ve Lübnan'da da aynı şekilde kaybediyorlar. Bundan sonra İsrail ile çok daha yakın ve sıkı bir ilişki içerisinde olma zorunlulukları var. Bu onlar açısından artık seçim değil, bir zorunluluk haline geldi."

    ‘HANGİ FİLİSTİN'İ NASIL SAVUNUYORSUNUZ MESELE BU KADAR YALIN'

    Dursunoğlu, Filistin meselesinin mezhep ve din faktörleriyle karmaşıklaştırılmaya çalışıldığını ancak asıl meselenin Filistin'i hangi sınırlar içerisinde kabul edip, bu sınırları ve kazanımları nasıl elde edilebileceğine verilecek yanıtlar kadar yalın olduğu görüşünü dile getirdi:

    "Bölgemizde din ve mezhep en kullanışlı ve araçsallaştırmaya müsait kavramlardır. Bu yüzden din ve mezhep kartı sürekli olarak kullanılır, devreye sokulur. Çoğunlukla da insanların Filistin sorunu konusundaki cehaleti istismar edilir. Filistin meselesindeki bu karmaşık gibi gözüken duruma karşı çok yalın bir gerçeklik var. Yalınlık şurada: Demin bahsini ettiğimiz iki karşıt ekseni düşünelim. Devletler düzeyinde nerede duruyorsunuz? Yani Filistin derken nereyi kastediyorsunuz? İsrail'in 1967 yılında işgal ettiği toprakları katarak mı Filistin'i kastediyorsunuz, yoksa 1967 öncesi işgal edilen toprakları İsrail olarak mı kabul ediyorsunuz? Bu kabullerden hareketle siz İsrail'i gerçeklik olarak kabul edip, o gerçeklikle de anlaşmalar ve müzakereler yoluyla bir şeyler kazanabileceğini inanıyor musunuz? Ya da Filistin sorununu bir güç, direniş ile çözümlenebilecek bir sorun olarak mı görüyorsunuz? Mesele bu sorulara verilebilecek yanıtlar kadar yalın. Dolayısıyla Kudüs meselesini dine, mezhebe bulamaya hiç gerek yok. Sizin Filistin meselesinin yanında durmanız, Filistin topraklarının tamamını Filistin olarak kabul etmenizle ilgili bir şeydir. Yani bir tarafta İsrail'in varlığını kabul edip, onunla milyarlarca dolarlık ticaret hacmi geliştirip, Filistin meselesini İsrail perspektifinden iki devletli çözüm bağlamları etrafında veya Suudi barış planları çerçevesinde gündeme getirmek samimiyetsizlikle ifade edilecek bir durumdur."

    ‘MÜZAKERE DEĞİL, DİRENİŞ KAZANDIRDI'

    1993 Oslo ve 1978 Camp David anlaşmalarının Filistinlilere hiçbir kazanç sağlamadığını düşünen Dursunoğlu'na göre direniş seçeneği Güney Lübnan'ı ve Gazze'yi işgalden kurtardı ve kazanım elde ettirebilen tek seçenek oldu:

    "Çünkü 1992 Oslo Anlaşması'ndan beri hatta daha da geriye gidersek 1978'de Mısır ile yapılan Camp David anlaşmasından beri İsrail ile masaya oturan Filistin ve Arap taraflarının elde ettikleri hiçbir kazanım olmamıştır. Direnişi bir slogan olarak görüp, gerçekçi bulmayanlara, direnişin çok somut kazanımları var diyebiliriz. Lübnan 1982'de işgal edildiğinde eğer direniş olmasaydı, 1967'de Golan'da sonra Gazze'de ve Doğu Kudüs'te tanık olduğumuz manzaraya Lübnan'da da tanık olacaktık. Bugün güney Lübnan'da da Yahudi yerleşim merkezlerinin olduğu bir toprak parçası olacaktı. Direniş sayesinde Lübnan işgalden kurtarıldı. Gazze de direniş sayesinde kurtarıldı ve İsrail buradan hiçbir karşılık alamadan çekildi. Hatta bir İsrailli yetkililer Gazze'ye Tel-Aviv'in stratejik önemi kadar önem veriyordu. Fakat böyle önem verilen bir yerden çekilinmek zorunda kaldı. Demek ki direniş seçeneği çözüm olabilen, kazanım elde edebilen bir seçenek. Buna karşılık Camp David'i, Ürdün'ün yaptığı anlaşmayı, Oslo anlaşmasını düşünelim. Yani Filistin halkı Arapların, İsrail ile bunca müzakeresinden veya kendilerinin FKÖ'nün müzakerelerinden İsrail karşısında somut ne elde etti sorusunun cevabı bulunmuyor."

    ‘KATAR VE TÜRKİYE'NİN İNANDIRICILIĞI YOK'

    Dursunoğlu, kendilerini Hamas'ın hamisi olarak tanıtan Türkiye ve Katar'ın geçtiğimiz yıllarda Hamas liderlerinden Salih El Aruri'ye sahip çıkamadığını hatırlatıp, şu an meseleye sahip çıkmalarının inandırıcı tarafı olmadığını söyledi:

    "Dolayısıyla Katar ve Türkiye gibi ülkeler eğer safları iki devletli çözümse, İsrail'le siyasi ortaklıklar, ticari ortaklıklar devam ettirilecekse Kudüs ve Filistin meselesini dillendirmeleri onlar açısından meselenin siyasi kullanım değeri olduğundandır. Bu bariz bir şekilde de görüldü. Salil El Aruri, Hamas'ın yakın zamana kadar ikinci derecede liderlerinden birisiydi. Ne Türkiye ne Katar —ki bunlar kayıtsız şartsız Hamas'ın hamisi olarak kendilerini tanıtırlar ve bu şekilde gözükmeye çalışırlar- Salih El Aruri'ye sahip çıkamadılar. Aruri bugün Güney Lübnan'da Hizbullah'ın hakim olduğu Beyrut'ta yaşıyor. Yani ne Katar ne Türkiye, bir tek Hamas liderine sahip çıkamadı, onu İsrail'in baskısından dolayı tutamadılar. Yani bir Hamas liderine bir Filistinli lidere sahip çıkamayan, onu koruyamayan ülkelerin Kudüs ve Filistin meselesi gibi büyük büyük laflar etmesinin inandırıcı hiçbir tarafı yok."

    ‘YEMEN'DE DİN VE MEZHEBİN ÖTESİNDEKİ AYRINTILAR BELİRLEYİCİ'

    Dursunoğlu son olarak Yemen sorununda din ve mezhepten öte ayrıntıların belirleyici olduğuna dikkati çekti ve Zeydi Husilerin, son anlaşmazlıkta öldürülen eski Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih'siz savaşamayacaklarına dair görüşlere karşın süreçten güçlenerek çıktıklarını ekledi:

    "Lübnan ve Kudüs meselesi gibi Yemen de sürekli mezhep sosuyla karmaşıklaştırılan bir konu. Yemen ile ilgili olarak 2014'ten beri söylenen bir iddia vardı. Bu iddia aslında Husilerin kendi başına hiçbir gücü yok, Husiler bu gücü Ali Abdullah Salih'den alıyor şeklinde dile geliyordu. Yani Salih, Suudiler tarafından istifaya zorlanmış bir isim ama 35 sene ülkeyi yönetmiş birisi olarak orduya ve devlete hakim pozisyonda bulunuyor. Dolayısıyla Ali Abdullah Salih, Husiler ile ittifaktan çekilirse Husilerin ne Yemen'e hakim olacakları gücü var ne de Suudi koalisyonunda bulunan dokuz ülkeye karşı üç seneye yakın direnecek bir gücü yok gibi bir iddia vardı. Geçtiğimiz cumartesi günü Ali Abdullah Salih çok açık bir şekilde Husilere savaş ilan etti ve Suudilerle yeni bir sayfa açmaktan söz etti. Bu bariz bir şekilde o çok büyük anlamlar yüklenen ittifaka son vermek demekti. Pazar günü bir isyan başlatıldı ve Suudi medyası bunu överek ve destekleyerek yayınladı. Pazartesi ise Ali Abdullah Salih öldürüldü ve başkent Sanaa'da hiç de beklenildiği gibi bir kaos ve Husilerin hakimiyetini kaybedeceği bir ortam söz konusu olmadı. Yani 72 saat içerisinde orta dereceden bir güvenlik sorunu gibi halledilen bir mesele ne Suudilere mevzi kazandırabildi ne de Husilere mevzi kaybettirebildi. Tam tersine Husiler daha da güçlenmiş olarak çıktılar bu süreçten. Bu şunu gösteriyor demek ki Yemen Kongre Partisi Ali Abdullah Salih'ten ibaret değilmiş. Salih bu partinin lideri olabilir, devleti 35 senedir yönetmiş olabilir, ordu üzerinde çok büyük etkisi olabilir ancak son günlerde görülen manzara bu değil. Salih'in partisi olan Kongre Partisi'nin liderlerinden birisi, 'Benim kardeşim Suudi koalisyonu tarafından öldürüldü, şimdi Ali Abdullah Salih onlarla yeni bir sayfa açmaktan bahsediyor ve benim kardeşimin kanı üzerinden onun kanını Suudilere satmaktan bahsediyor. Ben nasıl böylesi bir şeyi kabul edebilirim' diyor. Yani bu anlamda farklılıklar mevcut. Eğer bahsedildiği gibi Ali Abdullah Salih bütün bir Kongre Partisi'ni, bütün o kitleyi kontrol edebilseydi, bu mesele 72 saat içerisinde çözüme kavuşturulup ve tamamen sükünetin sağlandığı bir şekilde halledilemezdi. Suudilerin beklediği gibi büyük iç karışıklıklar yaşanırdı ve onlar da amaçlarına ulaşırdı. Yani burada din, mezhep, parti faktörlerinin ötesinde mikro düzeyde sahanın kendisinde yaşanan ayrıntılar var ki asıl olarak o ayrıntılar belirleyici oldu. O ayrıntılar görülmeden olayı sadece Husilerin Zeydiliğine, Şiiliğine —bu arada sanki Ali Abdullah Salih başka bir şeymiş gibi- yormak yanlış. Özellikle bizim ülkemizde bölgeyle ilgili gerçeklerde en 'uzmanların' bile olayları sadece mezhep parametresi ile görmeye çalışması, o körlüğünden kaynaklı olan cehalet maalesef istismar ediliyor."

    Etiketler:
    Ali Abdullah Salih, Alptekin Dursunoğlu, Yemen, Suudi Arabistan, Filistin, Kudüs, İsrail
    Topluluk kurallarıTartışma
    Facebook hesabınızla yorum yapınSputnik hesabınızla yorum yapın