21:10 25 Nisan 2018
Ankara+ 8°C
İstanbul+ 26°C
Canlı Yayın
    Eksen

    ‘İslam İşbirliği Teşkilatı zirvesinde yeni bir şey yok’

    Eksen
    URL'yi kısaltın
    Ceyda Karan
    0 0 0

    Selim Sezer’e göre ‘tarihi’ diye nitelenen İslam İşbirliği Teşkilatı’nın (İTT) İstanbul zirvesinde zaten yıllardır ifade edilen konular tekrar edilmiş oldu ve bu anlamda yeni bir şey gerçekleşmedi. Trump’ın bu kararıyla ‘kendi ayağına sıktığını’ söyleyen Sezer, yaptırım gücü olmayan kararların etkili olamayacağı görüşünde.

    ABD Başkanı Donald Trump'ın Kudüs'ü İsrail başkenti olarak tanıdıklarını ilan etmesinin ardından İstanbul'da toplanan İslam İşbirliği Teşkilatı zirvesinden ‘Doğu Kudüs'ü Filistin'in başkenti olarak tanıyoruz' kararı çıktı. Teşkilata üye birçok devletin zirveye alt düzeylerde katılım gösterdiği görülürken bunun ne anlama geldiğini, kararın olası sonuçları, sahadaki gerçekliklerle birlikte bölgeyi yakından takip eden Nişantaşı Üniversitesi öğretim görevlisi Selim Sezer ile konuştuk:

    ‘TRUMP İSRAİL'İN İSTEDİĞİNİ YAPTI'

    Selim Sezer'e göre ABD Başkanı Trump, Kudüs'ü dünyanın ihtimal vermeyeceği bir şekilde İsrail'in başkenti ilan ederek İsrail yönetimin istediğini yapmış oldu ve bu kararın ardından toplanan İslam İşbirliği Teşkilatı'nın aldığı kararları da birkaç farklı düzlemde değerlendirmek mümkün:

    "13 Aralık 2017 tarihinde toplanan İslam İşbirliği Teşkilatı zirvesi sonuçları itibariyle 7-8 maddelik bir sonuç deklarasyonu çıktı ve burada en önemli madde olarak görülen şey, başkenti Doğu Kudüs olan Filistin Devleti'nin tanınması oldu. Aslında iki yönlü bir durum var; bir taraftan 1967 sınırları içerisinde Filistin'in devlet olarak tanınması yönünde dünyaya bir çağrı var, diğer taraftan da Doğu Kudüs'ün Filistin'in başkenti olarak görülmesi ve bu yönde bir çağrı var. Bu durumu, birkaç farklı düzlemde değerlendirmek mümkündür. Bir taraftan İsrail yönetimi uzun yıllardan beri Kudüs'ün tamamını yani batı ve doğu kısımlarını içine alacak şekilde tamamını İsrail kontrolüne dahil etmek ve aynı zamanda da İsrail'in ebedi başkenti ilan etmek yönünde bir girişimin içerisindeydi. Trump da seçim sürecinde seçim vaadi olarak dillendirdiği şeyi yapıp Kudüs'ü başkent olarak doğu ve batı ayrımı yapmayarak, bütün Kudüs'ü tanıdığını söyledi. Aslında dünyanın çok da ihtimal vermeyeceği bir şeyi gerçekleştirerek İsrail yönetiminin istediği şeyi yapmış oldu."

    ‘TRUMP'IN KARARININ KISMİ REDDİYESİ'

    Sezer'e göre İslam İşbirliği Teşkilatı'nın İstanbul'da gerçekleştirdiği zirveden çıkan kararlar, Trump'ın aldığı kararın kısmi reddiyesi anlamına geliyor:

    "Zirveden çıkan karara baktığımız zaman, bu kararın ve yönelimin kısmi bir reddiyesi anlamına geliyor. Öncelikle daha önce Birleşmiş Milletler'in (BM) aldığı kararların yerine getirilmesi, ona göre hareket edilmesi ve aşağı yukarı bir uluslararası mutabakat diyebileceğimiz bir şeyin hayata geçirilip, 1967 sınırlarında iki devletli bir çözümün hayata geçirilmesi yönelimi ortaya çıkmış oluyor. Bu reddiye kısmı aslında İsrail'in yapmaya çalıştığı şey, yani Kudüs'ün tamamının İsrail kontrolüne geçmesi ve Trump'ın da desteğiyle başkent olarak ilan edilmesinin aslında reddedilmesi anlamına geliyor."

    ‘ZİRVEDEN ÇIKAN KARAR ZATEN DAHA ÖNCE ALINMIŞTI'

    Doğu Kudüs'ün gelecekte kurulacak olan Filistin Devletinin başkenti olmasının iki devletli çözüm planında öngörülen bir şey olduğunu ve birçok büyük devletle, uluslararası merciinin bunun çağrısını yaptığını hatırlatan Sezer'e göre ‘Tarihi zirve' olarak adlandırılan bu zirvede bu yeniden ifade edilmiş oldu:

    "Birleşmiş Milletler'e de Trump'ın bu kararıyla ilgili yapılan çağrı Trump'ın kararının reddedilmesi ve bir harekete geçilmemesi durumunda da BM Güvenlik Konseyi'nin bu gündemle toplanması. Trump yönetiminin almış olduğu karar dünya genelinde de kabul görmedi, görecek gibi de durmuyor ve bu haliyle bir nevi karşı denge oluşturulmuş gibi görülüyor. Bu işin bir boyutunu oluşturuyor. Diğer boyutuna baktığımız zaman zirveyle ilgili gerek Türkiye içerisinde gerek dünya kamuoyunda birtakım beklentiler de vardı. Buradan Trump yönetimine ya da İsrail'e karşı özellikle bir yaptırım yönünde karar alınabileceği şeklinde birtakım beklentiler ve bu yönde ifadeler vardı. Fakat somut olarak ne Trump yönetimine karşı ne de İsrail yönetimine karşı bu karardan geri adım atmaması durumunda herhangi bir yaptırım uygulanacağı şeklinde bir çağrı çıkmadı. İkinci olarak, ortaya koyulan formül 1967 sınırlarında bir Filistin Devleti'nin bağımsız devlet olarak tanınması ve Doğu Kudüs'ün başkent olarak görülmesidir fakat bu aslında yeni bir karar, bir yönelim de değil. Bu yıllardan beri üzerinde konuşulan bir formüldür. Bu kararı 1988 yılında Cezayir'de sürgündeki Arafat tarafından Filistin Devleti'nin ilan edilmesine kadar götürebilirsiniz ki, o tarihte hemen aynı gün 12 devlet tanımıştı, 70 kadar devlet aynı haftalarda tanımıştı ve bugün itibariyle baktığınız zaman 136 devlet zaten 1967 sınırları içerisindeki Filistin'i tanıyor. Keza Doğu Kudüs'ün başkent olması da iki devletli çözüm planıyla zaten öngörülen şeydi. Yakın zamanda da birtakım uluslararası merciler tarafından da somut olarak dillendirilmişti. Örneğin Avrupa Konseyi 2012 yılında almış olduğu bir karar var, Kudüs'ün hem İsrail hem de Filistin'in başkenti olması gerektiği şeklinde bir tanımlama var ki bunun somut karşılığı aslında fiili ayrımın doğu ve batı şeklinde ayrılması. Diğer bir söyleyişle, Batı Kudüs'ün İsrail'in başkenti olması Doğu Kudüs'ün de Filistin başkenti olması anlamına geliyor. Rusya Dışişleri Bakanlığının nisan ayında daha somut olarak bunu söylediği bir ifade var, hatta ‘Böyle görüyoruz' denilmişti. Yani ‘Batı Kudüs bizim için İsrail'in başkentidir, Doğu Kudüs de Filistin'in başkentidir ya da başkenti olmalı ve iki devletli çözüm hayata geçirilmelidir' deniliyordu. Şimdi bütün bunlarla birlikte baktığımızda zirvenin kararlarında aslında yeni olan bir şey yok. Yani yıllardır zaten ifade edilen formüller bunlar. Bütün bunlar yeniden ifade edilmiş oldu yani 'Tarihi Zirve' olarak tanımlanıyor ama aslında tarihi ya da ilk defa söylenmiş ve ilk defa çağrı yapılmış bir şey yok, uzun zamandır zaten üzerinde konuşulan ve Avrupa Konseyi, Rusya dahil olmak üzere birçok uluslararası merciinin ve büyük devletlerin tanımladığı, çağrısını yaptığı bir şeydi. Bu tekrar edilmiş oldu."

    ‘TRUMP İÇ POLİTİKAYA YÖNELİK ADIM ATMIŞ OLABİLİR'

    Trump'ın seçim döneminde kendisine destek oluşturmak için ‘İsrail meselesinde daha adil' olacağım diyerek kimi vaatlerde bulunduğuna vurgu yapan Sezer'e göre son zamanlarda iç politikada sıkışan Trump kararını bu bağlamda almış olabilir:

    "Tam da İsrail'in Kudüs'ün tamamını başkenti ilan etme ve Trump'ın da bunu destekleme kararı düşünüldüğünde ve dünyada giderek iki devletli çözüm hala gerçekçi mi acaba diye tartışılan bir dönemde, iki devletli çözüm ile ilgili eski formülün yeniden ortaya konulması tabii ki yeni tartışmaları da beraberinde getirmiş oldu. Bunun sürdürülebilir olup olmadığı, yapılabilir olup olmadığı konusunda yeni tartışmaları da doğurmuş oldu. Bunun iç politikayla bir düzeyde ilgisi olabilir. Yani Evanjelikler vesaire üzerinden açıklamak, yani bu tür kimlikler ve dini meseleler üzerinden dünya siyasetini yorumlamaya çalışmak her zaman sorunludur. Bu temel üzerinden tanımlamayacağım ama iç politikayla ilgisi şu; bu zaten seçim vaadi olarak gündeme getirilmişti. Trump'ın seçim sürecinin başında 'ben İsrail-Filistin meselesinde adil olacağım' şeklinde bir duruşu vardı. Bunun üzerine bildiğimiz birtakım AIPAC vesaire başta olmak üzere İsrail Lobisi diye adlandırılan birtakım enstitülerin, düşünce kuruluşlarının Hillary Clinton'a doğru yöneldiğini hatırlıyoruz. Bunun üzerine gündeme getirilmiş bir şeydi. Tüm bu çevrelerin, kesimlerin Başkanlık sürecinde desteğini almak üzere dile getirilmiş seçim vaadiydi bu. Şimdi Trump'ın ABD içindeki şu anda içinde bulunduğu sıkıntılı durumlar da malum. Özellikle Flynn üzerinden dönen dava gibi şeyleri düşündüğümüzde iç politikada daha geniş bir kitle desteğine ihtiyaç duyduğu için daha önceki bu vaadi bu doğrultuda da gündeme getirmiş olabilir. Yani bu anlamıyla da iç politikayla bağlantısı olabilir."

    ‘KARAR ABD-SUUDİ ARABİSTAN DİPLOMASİ TRAFİĞİNİN BİR PARÇASI MI SORUSU AKILLARA GELİYOR'

    ABD Başkanı Trump'ın damadı ve danışmanı Jared Kushner ile Suudi veliaht Muhammed bin Selman arasındaki yoğun görüşmelere dikkat çeken Sezer'e göre Suudi Arabistan'ın bu süreçte rolünün olduğunu düşündüren birçok şey var:

    "Ama bu çok daha geniş bir şeyin parçası gibi duruyor ve henüz somut olarak tanımlanabilir, kanıtlanabilir olmamakla birlikte Suudi Arabistan'ın bu süreçte bir rolünün olduğunu düşündüren birçok şey var. Özellikle Suudi Arabistan veliaht prensi ve yakın zamanda tahta çıkması beklenilen Muhammed Bin Selman ile Trump'ın danışmanı ve aynı zamanda damadı olan Jared Kushner arasında uzun zamandan beri çok yoğun görüşmeler oluyor. Bölgeyle ilgili birçok mesele iki taraf arasında görüşülüyor ve çeşitli formüller üretiliyor. Tam bunların üzerine bu karar çıkınca acaba bu Kushner-Selman ya da ABD-Suudi Arabistan diplomasi trafiğinin bir parçası mı sorusu akıllara geliyor. Zaten aynı zamanda Suudi Arabistan'ın İsrail ile normalleşme yoluna girmesi, yakın zamanda bir büyükelçilik açacağı gibi şeylerin konuşulduğu bir dönemde gerçekleşti bu. İşin bu boyutu da var. Bir de bunun üzerine dün İstanbul'da düzenlenen zirveye Suudi Arabistan devlet başkanı düzeyinde katılmadı, daha alt düzeyli bir katılım gerçekleştirdi ve sonrasında da yaptığı açıklamada şöyle bir şey söylenildi: "Doğu Kudüs'ü başkent ilan etmek Filistinlilerin hakkıdır." Yani biz bu kararın altına çok da imza atmıyoruz ama onların da hakkıdır gibi bir anlam da çıkıyor. Bütün bunları düşündüğümüzde gerçekten Trump yönetimi ve Suudi Arabistan birlikte hareket ederek yeni tipte bir iki devletli, Kudus'ü dışarıda bırakan bir çözüm olabilir bu."

    ‘TRUMP KENDİ AYAĞINA SIKTI'

    Daha önceki Filistin-İsrail barış görüşmelerinde ABD'nin rolüne değinen Sezer'e göre ABD masada ancak İsrail ile aynı tarafta yer alarak bulunabilir çünkü artık tarafsızlık ve adillik iddiası ciddiye alınmayacak seviyeye geldi:

    "Trump'ın önünde bir yol haritasının olduğu Kudüs'ün olmadığı, Batı Şeria'nın bir kısmının olmadığı, Gazze'yi de, şimdiki Batı Şeria'nın bir bölümünün dahil olacağı Filistin devleti temelli bir iki devletli bir çözüm projesi üzerinde çalıştığı uzun süredir söyleniyordu. Keza İsrail basınında yazılanlara bakarsak, bunu bir İsrailli bakan da söyledi. Bazı Arap ülkeleriyle koordinasyon kurulup onlardan destek alındığı, yeşil ışık alındığı şeklinde ifadeler vardı. Şimdi hepsini birleştirdiğiniz zaman taşlar biraz daha yerine oturuyor. Bir de ABD-Suudi Arabistan işbirliği içerisinde Kudüs'süz bir Filistin Devleti'nin kurulması şeklinde bir yönelim oluşuyor. Ancak bu çok da kolay hayata geçirilebilir bir şeymiş gibi görünmüyor. Yani uluslararası hukukun yıllardan beri mutabakata vardığı birçok nokta, BM'nin Kudüs'ün statüsünün değiştirilemeyeceği yönünde. Artık 'tartışılmaz' hale gelmiş bir takım şeyler varken bunların vurgulanması çok kolay olmuyor. Bu kararla birlikte ikinci olarak, pek çok yorumcunun haklı olarak işaret ettiği bir nokta var: Bu kararla bir anlamda Trump kendi ayağına sıkmış oldu çünkü daha önceki İsrail-Filistin barış görüşmeleri olarak adlandırılan süreçlerde ABD'nin hep aktif bir rolü vardı. Biraz arabulucu rolü de vardı. Şimdi dengeleri bu şekilde alt üst eden bir karar alındıktan sonra ABD'nin aynı şekilde arabulucu olarak bu süreçlere katılması imkânsız olacaktır. Çünkü herhangi bir tarafsızlık iddiasında bulunması beklenemeyecektir. İsrail ile ABD masanın aynı tarafında yer alacak şekilde barış görüşmelerine dâhil olabilir. Fakat Obama yönetimi sırasında ABD'nin biraz daha tarafsızlık ve arabulucu rolü oynamaya çalıştığını biliyoruz ve bu doğrultuda Obama yönetiminin pek çok kararı da var. Yani Doğu Kudüs'de ve Batı Şeria'da İsrail yerleşimlerinin durdurulması bunun başında geliyordu. Netanyahu ile Obama'nın arasının son derece kötü olduğunu herkes biliyor ve hatırlıyordur. Şimdi bu noktaya gelindikten sonra aynı pozisyonunu sürdürmesi mümkün değildir diyorum. Yani bir arabulucu rolü oynaması ya da adil ve tarafsız bir şekilde bu süreçte yer alacağı iddiasında bulunmayacaklardır, bulunurlarsa da pek fazla ciddiye alınmayacaklardır. Ama zaten hiçbir zaman tarafsız olmasını beklenemezdi ama masada İsrail ile aynı tarafta yer almak ya da dolaylı destek şeklinde sürecin bir parçası olması bu haliyle mümkün olabilir."

    ‘SUUDİ ARABİSTAN DENGELERİ GÖZETMEYE ÇALIŞIYOR'

    Suudi Arabistan'ın, ABD'nin Kudüs kararı sonrasında izlediği politikalarda iç ve dış dengelerini gözetmeye çalıştığına vurgu yapan Sezer'e göre Suudilerin bu dengede hangi yöne ağırlık vereceğine bağlı olarak İslam dünyası içerinde bir çatlak meydana gelebilir:

    "Bir çelişki ya da yol alamama durumunun oluşması için Suudi Arabistan'ın resmi olarak bu kararı kabul etmediğini ifade etmesi gerekir. Diğer bir deyişle, kabul etmeme değilse bile doğrudan kendisinin altına imza attığı bir karar olmamış oldu. Bir takım dengeleri gözetmek durumundalar tabii ki. Bir taraftan Trump'la ciddi bir ilişkileri ve İsrail ile normalleşme arayışları var ama diğer taraftan da Muhammed bin Salman'ın yakın gelecekteki krallık süreciyle birlikte, Arap-İslam dünyasının lideri olmaya çalışan bir Suudi Arabistan var karşımızda, keza İslam İşbirliği Teşkilatı içindeki konumu da bununla ilgili. Her ne kadar krallıktan bahsediyor olsak da kendi kamuoyuna karşıda şu veya bu düzeyde sorumlu olduğu için kendi durduğu yerden bir dengeyi gözetmek zorunda. Yani yapılan şeyin böyle bir dengenin sonucu olduğunu düşünüyorum. Toplantıya çok alt düzeyde bir katılım gerçekleştirme ve sonrasında da yapılan açıklamada 'biz destek veriyoruz' demek yerine Doğu Kudüs'ün başkent yapılması Filistinlilerin hakkı gibi bir açıklamanın yapılması gibi bir durum var ama bunun bir reddetme, ‘Biz bu kararı kabul etmiyoruz, bizim irademiz dışında alınmıştır' gibi bir açıklama da yapılmadı. Bu anlamıyla açıktan bir reddiye ya da karşı karşıya geliş olmadığı için böyle bir durum olmayacaktır. Zaten şunu da düşünüyorum: İİT böyle bir karar aldı ama bu kendi başına bir yaptırım gücü, uygulama gücü olan bir şey de değil. Bu aslında bir görüş beyanı, bir tavır anlamına geliyor ve en azından buna ilişkin görünürde bir çatlak oluşmuş değil. Fakat sürecin sonraki evrelerinde, Trump'ın ne kadar ısrarcı olacağına bağlı olarak, Suudi Arabistan'ın kendi dengeleri içerisinde hangi tarafa ağırlık vermeyi tercih edeceğine bağlı olarak önümüzdeki dönemlerde, gerek İİT içerisinde ya da genel olarak İslam Dünyası içerisinde bir takım çatlakların gündeme gelmesi söz konusu olabilir. Fakat şu an için bunu somut olarak tanımlayabilir durumda değiliz."

    ‘YAPTIRIM GÜCÜ OLMAYAN KARARLAR ETKİLİ DEĞİLDİR'

    Sezer'e göre İslam İşbirliği Teşkilatı'nın kararlarının kendi başına bir yaptırım ve uygulama gücü yok, bu gücün sağlanması için yaptırım gücü olan mercilere gitmek gerekiyor:

    "İslam İşbirliği Konferansı'nda alınan kararın kendi başına bir yaptırım ve uygulama gücünün olmaması düşündürücüdür. Daha fazla yaptırım gücü olan mercilere götürülmesi, örneğin gerçekten BMGK'da bir gündem haline gelmesi, bu şekilde Kudüs'ün statüsünün tartışılmaz olduğu gibi bir kararın alınması ya da İsrail ve Filistin taraflarının uzlaşacağı, rıza göstereceği bir formül bulununcaya kadar Kudüs'ün statüsünde herhangi bir değişiklik yapılmayacağı yönünde uluslararası hukuk yönünde bağlayıcı bir kararın alınması gerekir. Ancak bu durumda gerçekten engelleyici olur. Ya da diğer seçenek askeri yöntemlerin kullanılması ve mevcut statükonun bozulup yerine başka bir şeyin geçirilmesi olur. Ama eğer şu anda bunun da ihtimal dışı olduğunu, gerçekleştirilebilir bir şey olmadığını düşünüyorsak daha büyük çaplı uluslararası merciler tarafından bir karar alınması durumunda ancak o olabilir."

    Kudüs- İsrail- ABD
    © AFP 2018 / AHMAD GHARABLI
    ‘DOĞU KÜDÜS DİYE BİR GERÇEKLİK ORTADAN KALKIYOR'

    Selim Sezer son olarak sahadaki değişimlerden bahsederek, tüm dünyanın gözü önünde Doğu Kudüs diye bir gerçekliğin ortadan kalktığını, Trump'ın ilan ettiği kararının da hayata geçirilen bu şeyin resmi politika haline gelmesinden ibaret olabileceğini söyledi:

    Yoksa şu andaki gidişat ve fiili durum özellikle son 5 yıldaki duruma baktığınız zaman giderek artan yerleşimler meselesi, şehrin demografisinde yaşanan değişiklikler ve arazilerde, ev yıkım tartışmalarına kadar aslında zaten Doğu Kudüs diye bir gerçeklik ortadan kalkıyor ve tedrici bir şekilde Kudüs'ün doğusu da İsrail'e ilhak olma sürecinde. Yani aslında şöyle bir tanımlama yapmak da çok yanlış olmayabilir: Trump'ın açıkladığı şey zaten dünyanın gözü önünde gerçekleşen ve adım adım hayata geçirilen bir şeyin resmi politika haline getirilmesinden ibaret de olabilir. Yani sıfırdan söylenmiş bir şey de değil. Gidişat zaten öyleyken bunun ABD gibi dünyanın hala süper gücü olan bir devletin desteği altına girmesi meseleyi başka bir boyuta, daha üst bir noktaya taşımış olabilir Böyle bir tanımlama yapmak daha doğru olacaktır. Yoksa gidişat zaten bu yönde ve bunun durdurulması için-eğer durdurulması gerektiğini düşünüyorsak- çok daha etkilidir. Yani İİT'yi aşan başta BMGK olmak üzere çok daha etkili de yaptırım gücüne sahip uluslararası mercilerin devreye girmesi gerekir. Aksi halde bütün bu söylemler yani ‘1967 sınırlarında Filistin Devletini tanıyoruz, Doğu Kudüs başkentidir' söylemleri anlamlıdır, iyidir ama somut olarak ne getirir sorusu ciddi bir sorudur. Muhtemelen hiçbir şey getirmeyecektir. Hatta bunların hiçbirinin yeni formüller olması, yıllardır zaten dillendirilen formüller olması ve şu anda insanların halen bu formüllerin uygulanabilirliği gerçekten var mı diye tartıştığı dönemde ortaya konulan kararlar bunlar. Dolayısıyla sahadaki gerçeklik bakımından nasıl olabileceği konusunda çok ciddi soru işaretleri var."

    Etiketler:
    İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT), Donad Trump, Selim Sezer, Filistin, Kudüs, İsrail
    Topluluk kurallarıTartışma
    Facebook hesabınızla yorum yapınSputnik hesabınızla yorum yapın