09:20 21 Temmuz 2018
Canlı Yayın
    Eksen

    2018'de Türkiye'yi neler bekliyor?

    Eksen
    URL'yi kısaltın
    Ceyda Karan
    0 20

    Küresel çapta ve Ortadoğu’da hareketli geçen 2017 yılının ardından herkes yeni yılda dünyayı nelerin beklediğini merak ediyor. Türkiye’nin dış politikadaki Batı ve Rusya ile ilişkileri bağlamında politikalarının 2018’de nereye evrilebileceğini Prof. İlhan Uzgel, Doç. Dr. Barış Doster ve Prof. Hüseyin Bağcı ile konuştuk.

    Prof Uzgel, ABD yönetiminin Rusya'yla dünya siyasetini ilgilendiren belli konularda uzlaşı arayışı içinde olacağını düşünürken, asıl gerilimi ekonomik hegemonyasını etkileyecek Çin ile yaşanacağı görüşünde. Türkiye’nin dış politikasının ‘Ortadoğululaştığını’ söyleyen Uzgel, Ankara için ‘Avrasyacılığın’ iktisadi imkanı olduğunu ise düşünmüyor.

    Doç. Barış Doster, Trump yönetiminin ABD’nin zayıflamış hegemonyasını kabullenmesi ve yeni tertipler içine girmesini öngörerken, Rusya ile artan nüfuzu nedeniyle doğrudan çatışma gerekçesi bulmazken, Çin ile de vekalet savaşlarının öne çıkacağı görüşünde. Doster’e göre İslam dünyası giderek zayıflarken, Türkiye’nin ise Batı karşıtı söylemlerinin altının boş olduğunu dile getirdi.

    Prof. Hüseyin Bağcı ise ABD yönetiminin Trump ile birlikte ‘uluslararası olarak yalnızlaşmasına’ dikkat çekerken, dünya çapında yeni gerginlikler bekliyor. Bağcı Türkiye’nin Ortadoğu’daki etkinliğinin zorlu bir döneme gireceği öngörüsünde bulunurken, İran ve Rusya ile işbirliğinin yeni bir askeri ittifak getirmeyeceği ve Türkiye’nin Batı’ya daha fazla yaklaşacağı bir 2018 yaşanacağı görüşünde.

    2017 senesinde ABD’de yeni bir yönetim işbaşına gelirken, en başta Rusya Federasyonu ve Çin’in öne çıktığı çok kutuplu bir düzen için adımların atıldığı bir sene oldu. Rusya, Ortadoğu’da, Çin ise Asya’da etkinliğini artırırken, ABD yönetiminin küresel hegemonyasındaki düşüşü tersine çevirme çabası yıl sonunda gelen yeni ulusal güvenlik strateji belgesine damgasını vurmuş görünüyor. Ortadoğu’da Suriye savaşının kazananları ve mağlupları ortaya çıkarken, fay hatlarında yeni kaymalar gözleniyor. 

    Hem küresel düzenin görünümünde hem de Ortadoğu çapında ve Türkiye açısından 2018’in nasıl bir sene olacağını uluslararası politika alanında Türkiye’nin önde gelen akademisyenleriyle konuştuk.

    ‘ABD, RUSYA UYUMLU SİYASİ PARTNER OLSUN İSTİYOR’

    Prof. İlhan Uzgel, hegemonyal bir güç olarak ABD’nin artık dünyayı istediği gibi şekillendirme imkanının daraldığını söyleyip, ABD’nin bu şekillendirme potasına müdahil olmaya başlayan Rusya ile ilişkilerinde bazı uyumsuzluklar olsa da uzlaşı aranılacağı görüşünde:

    “2017’ye baktığımızda küresel siyaseti doğrudan içeren bir kompozisyon var diyebiliriz. ABD bilindiği gibi uzun süredir hegemon bir güç. Yani dünya siyaseti onun izlediği politikalar ekseninde şekilleniyor. Bu dünya siyaseti eksenine 2000lerden itibaren Putin ile birlikte önce Rusya'nın ve daha sonra Çin'in müdahil olmaya başladığını görüyoruz. İkisi arasında fark var. Çin iktisadi bir güç olarak göze batıyor, Rusya ise onu neredeyse tamamlar bir şekilde askeri güç olarak öne çıktı. ABD bu iki özelliği kendisinde barındırdığı için eli biraz daha güçlüydü. Fakat ABD sisteminin de zayıflıkları var. Dünyayı artık istediği gibi şekillendirme imkanları daralıyor. Bunu da zaten öngörüyorlardı yani ABD sonsuza kadar dünya siyasetinin tek belirleyeni olamayacaktı. Burada da bir tercihte bulunuldu yani kapitalizmi yayıp siyaseten bazı kayıpları göze aldılar. Çünkü Rusya ve Çin'in büyümesinin altında küresel kapitalizmin bu ülkelerde giderek yayılması ve oralarda sermaye birikim süreçlerinin yükselmesi kritik rol oynadı. 2017'den 2018'e doğru giden sürece baktığımızda ABD, Rusya ve Çin'den teker teker şunları istiyor: Rusya ile Ortadoğu'da, Doğu Avrupa'da, Karadeniz'de iş birliği olsun yani Rusya sesini çıkarmasın, uyumlu bir siyasi partner olsun istiyor. Putin buna tam olarak uymuyor. Uyduğu yerler de var. Herkes katılmıyor ama ben iki devletin pazarlıkla ve birbirlerinin ayaklarına basmadan hareket ettikleri düşünüyorum. Mesela Kuzey Kore meselesinde ortak hareket ediyorlar, İran'ın nükleer silaha sahip olma meselesinde de çok hassas davrandılar ve beraber hareket ettiler. Bu tür uyum alanları var. Ama mesela Kırım konusunda çok ters düştüler, Gürcistan konusunda ABD çok itiraz etmedi. Orayı eski Sovyet coğrafyası olarak görüp, serbest bıraktı. Önümüzdeki dönemde bir taraftan Rusya üzerindeki yaptırımların belli bir düzeyde devam edeceğini ama Rusya'yla dünya siyasetini ilgilendiren belli konularda uzlaşı arayışı içinde olacağını düşünüyorum.”

    ‘ÇİN, ABD’NİN HEGEMONİK POZİSYONUNU DEĞİŞTİRECEK POTANSİYELDE’

    Çin’in iktisadi gücüyle, ABD’nin pozisyonunu değiştirecek potansiyelde bir ülke olduğunu belirten Uzgel, ABD’nin bazı bölgelerde Çin’in gücünü etkisizleştirmeye yönelik adımlar atacağını ve asıl gerilim noktasının bu olduğuna vurgu yaptı:

    “Çin ise daha farklı. Çünkü Çin ABD'nin hegemonik pozisyonuna yer değiştirecek potansiyele sahip bir ülke, Rusya ise iktisadi güç bakımından öyle değil. Hatta Rusya ABD'nin en çok ciddiye aldığı ülke değil, esas sorun Çin'de yatıyor. En son açıklanan Ulusal Güvenlik Belgesi'nde de Trump'ın açıkça parmağı ile Çin'i işaret ettiğini görüyoruz ve yanına da Rusya'yı eklemiş. Rusya'ya da ‘ben Çin ile uğraşacağım sen tarafını seç’ diyor o belge. Yani ‘Çin'in yanında durursan hırpalanırsın, arada kaynarsın, onun için aradan çekil benim yanıma gel, bizim hedefimiz Çin’ diyor ABD. Çin'den de şunu istiyor ABD; Çin'in dünya ekonomisindeki yeri çok önemli ve aslında ABD bundan faydalanıyor. Ama Çin'in bu iktisadi gücünün büyümesini, ABD'nin kurduğu dünya sistemine uygun şekilde kullanmasını istiyor. Yani ABD, Çin’e ‘sen dünyanın üretim bandı ol, benim ülkemde istemediğim, çevreyi kirleten, düşük teknoloji gerektiren ürünleri üret, yüksek teknoloji gerekenleri de üretebilirsin Apple gibi, ama onun karının çoğunu ben götürürüm ama dünya siyasetine karışma’ diyor. Yani ABD'nin Çin'den istediği bu. ABD, ‘Çin buna uyduğu sürece dünya düzeni iyi gider diyor, uymadığı sürece de mesela Güney Çin Denizi'nde ada yapmaya çalışması, Afrika'da yayılması, Yunanistan'da ada alması gibi şeylere ben izin vermeyeceğim ve dünyada hangi bölgede etkili olmaya çalışıyorsan orada senin alanını daraltmaya çalışacağım’ diyor. 2018'in hikayesi biraz da bu konular üzerine kurulacak, ABD'nin Çin'in etkili olduğu bölgelerde gücünü azaltmaya çalışacağına şahit olacağız ve Çin buna çok direnirse bu çok gerilimli olacak. Direnmezse daha uyumlu geçecek.”

    ‘TÜRKİYE İLK DEFA KÖRFEZ BÖLGESİNDEKİ ÇEKİŞMELERİN PARÇASI OLDU’

    Uzgel, Türkiye’nin dış politikasında ‘Ortadoğulaşma’ sürecinin yaşandığını ve Körfez bölgesindeki çekişmelerin bir parçası olur hale geldiğine dikkat çekti ve Türkiye’ye ABD tarafından Suudi Arabistan-Mısır eksenine girme konusunda baskı uygulanacağını ve bu konuda bir tercihe zorlanacağı yorumunu yaptı:

    “Körfez'de yeni bir eksen oluştu. Suudi Arabistan ve ABD dahil. Buna dışardan eşlik eden Mısır ve İsrail ekseni var. Bunun karşısında da Türkiye, Katar ve İran gibi biraz daha gevşek, daha az homojen bir gruplaşma var. Biri Fars, biri Arap, biri de Türk. Biraz hani '3 benzemez ‘den oluşan bir direnç noktası var gibi duruyor. Bu gerçekçi ve hayatın akışına çok uygun değil. Yani bölge siyasetinin tarihinde böyle bir yapılanma yok. Yani Katar, Türkiye ve İran bir araya gelecek ve Suudi Arabistan, İsrail, Mısır, Lübnan eksenine karşı bir hat oluşturacaklar. Bu gerçekçi de değil. Dolayısıyla bu hatta yeni kurulan bir bölgesel 'kutuplaşma' diyelim. Türkiye'nin burada yer almasının bana sorarsanız ülke olarak Türkiye'ye kazandıracağı fazla bir şey yok. Türkiye buna askeri olarak da —inanılmayacak bir vaziyette- angaje oldu. Katar'da askeri üs bulunduruyor ve oraya yeni bir askeri sevkiyatında da bulundu ve Katar'ın koruyucusu haline geldi. Türkiye ilk defa Ortadoğu, daha doğrusu Körfez bölgesinde Araplar arası —neredeyse kabileler arası- çekişmelerin parçası oldu. Öyle ki, mesela hatırlarsak, Prens Selman Suudi Arabistan'da neredeyse bir saray darbesi yaptı ve Türkiye'de hükümete yakın çevreler çok endişe ettiler. Oysa bu bizi çok ilgilendiren bir mesele değil. Saray içi re-organizasyon, entrika yaşanırken Türkiye bunun ucu bize dokunacak diye düşünmeye başladı. Bu, Türkiye'nin Ortadoğu siyasetinin içine ne kadar girdiğinin bir göstergesi. Türkiye'nin dış politikasında ‘Ortadoğulaşma’ sürecini yakından görüyoruz. Bunun ikinci ayağı Suriye meselesi. Suriye'de Esad kalıcı olacak, Suriye'nin kuzeyinde de bir Kürt bölgesi, bir otonom bölge kurulacak. Bu artık kaçınılmaz bir şey. Rusya ile ABD anlaştılar. Esad'a fazla söz kalmıyor maalesef. Siyaset böyle gelişti Ortadoğu'da. Esad'ın Rusya karşısındaki durumu da çok belirgin zaten. İran'ın etkisi arttı üçüncü olarak. Bundan sonraki süreçte Türkiye dahil bölge ülkeleri İran'ı çevreleme konusunda ABD tarafından baskıyla karşılaşacaklar. Biz bunu yavaş yavaş yaşamaya başladık. Türkiye burada bir tercih yapmak zorunda kalacak. Ya Suudi-Mısır eksenine kayacak ya da bedel ödetecekler, o yüzden Türkiye bana sorarsanız bu en son Binali Yıldırım'ın gezisi, Prens Selman'ın Türkiye'yi ziyaret edecek olması vesaire gibi gelişmelere bakacak olursak tarafını yavaş yavaş belli ediyor. Çünkü diğer tarafın kazanmasının imkânı yok. Türkiye inanılmaz bir şekilde yani Erdoğan, zayıf ve kaybedecek olana oynadı Körfez'deki Katar-Suudi geriliminde ve şu an bence yavaş yavaş o eksenden uzaklaşıyor.”

    ‘AVRASYACILIK İMKÂNI İKTİSADİ OLARAK YOK’

    İlhan Uzgel son olarak Türkiye’nin Rusya ile yakınlaşması bağlamında Batı ile olan ilişkilerine değinerek dünya sistemine açık bir şekilde bağlı bir ülke olarak Türkiye’nin Avrasyacılık yapma imkanının pek bulunmadığını sözlerine ekledi:

    “Şimdi çok yeni bir gelişme olsa da Erdoğan ‘Tunus’tan dönerken dostlarımızı arttıracağız, Almanya, Hollanda gibi ülkelerle bizim sorunumuz yok’ dedi. Oysa daha önceden dili çok daha aksi yöndeydi. Ağır ifadeler kullanmıştı, ırkçı, faşist olmakla suçlamıştı onları. Şimdi bu politikadan yavaş yavaş uzaklaşıyor gibi görülüyor. Bana sorarsanız dünya sistemine iktisadi olarak bu kadar açık bir şekilde bağlı olan bir ülkenin Avrasyacılık yapma imkanının iktisadi olarak pek bulunmuyordu. Çünkü Çin, Rusya ve İran, eğer böyle bir eksen yok ama ekseni var dersek, bunların Türkiye için iktisadi anlamda sağlayacağı çok büyük bir katkıları yok, alabileceğini alıyor, enerji alıyor, Çin'den de ucuz girdi yani tüketim malları alıyor. Dolayısıyla bunların Türkiye ekonomisine katkısı çok fazla yok. Sonuçta doğalgazı oradan ya da buradan alırsınız. Yani enerji eksenli bir ilişki var. Türkiye'nin aslında ihtiyacı olan hem sıcak para girişi hem de yatırım. Bu üç ülke bunu sağlayabilecek durumda değil. Dolayısıyla bu yapısal olarak sürdürülebilir bir politika değildi zaten. Erdoğan ve iktidarı ya Batıyla ilişkileri kopartıp 2018'de artık gerçek anlamda bir Avrasyacılık yapmak zorunda kalacak ya da buradan gidişat olmadığını, yani hem bu kadar açık ekonomiye sahip olup hem de siyaseten Avrasyacılık yapılmasının mümkün olmayacağını görecek. Yani dış siyasette altyapı ve üstyapıyı bu kadar birbirinden ayrıştıramaz ve ters yönde götüremezdi o yüzden de büyük bir olasılıkla 2018'den itibaren tekrar Batıyla uzlaşmak zorunda kalacak eğer iktidarını korumak istiyorsa.”

    ‘TRUMP DOKTRİNİ ABD’NİN ZAYIFLAMIŞ HEGEMONYA KAPASİTESİNİ KABUL EDİYOR’

    Doç. Dr. Barış Doster de ABD’nin dünyayı şekillendirme noktasında, Trump’ın açıkladığı strateji belgesinin ABD’nin zayıflamış hegemonya kapasitesini kabul ederek, Rusya ile Çin’i yükselen küresel güçler olarak tespit etmesine dikkat çekti. Doster’e göre bu tanımlamalar ABD’nin yeni tertiplere hazırlanacağı anlamına geldiğini belirtti:

    “Küresel rekabet açısından baktığımız zaman ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi —ki âdettendir genelde onu açıklayan başkanın adıyla anılır buna da kısaca Trump doktrini diyebiliriz- ABD’nin aşılan devlet kapasitesini, hırpalanmış, zayıflamış olan küresel hegemonya kapasitesini kabul ediyor ve artık Rusya ve Çin’in de yükselen güçler olarak ABD’nin küresel ölçekte rakipleri olduğunu kayda geçiyor. Bu noktalardan hareket ettiğimizde Rusya ve Çin’in farkı farklı gerekçelerle biri iktisadi hacminden dolayı öbürü tarihsel, ideolojik ve jeopolitik ağırlığından dolayı ABD’nin rakipleri olarak anılıyorlarsa bu bir gerçekçi saptamadır. Bu hem de ABD’nin kendisi açısından basınının amiral gemisi diyebileceğimiz NYT’nin dikkat çektiği üzere bir tür soğuk savaşa dönüleceğinin de işaretini vermektedir. Şimdi Trump doktrininde Kuzey Kore ve İran haydut devletler olarak anıldılar. Trump’ın seçim kampanyasında zikrettiği üzere ‘ABD önce gelir’ denildi. Radikal İslamcı terör örgütlerinin öncelikli tehditler olduğu anıldı ki bunların arkasında ABD emperyalizminin olduğunu biliyoruz. Ama Rusya ve Çin’in ABD için öncelikli rakipler olarak anılması ABD’nin bu anlamda iktisadi, siyasi, askeri ölçekte yeni provokasyonlara ve tertiplere hazırlanacağını, kalıcı ya da geçici ilkeli ya da tamamen pragmatik gerekçelerle yeni ittifak arayışlarına yöneleceğini de ortaya koyuyor. Nitekim en somut ve bizi en çok ilgilendiren meselelerden biri şuydu: ABD 2019 Ocak ayına vermiş olduğu vize görüşmelerini hemen geri çekti ve kısa süre içinde eskiden olduğu gibi Türkiye’de konsolosluklarının vize hizmetine başlayacağını duyurdu. Tam bir geri dönüş olmasa da simgesel anlamda önemli bir adım attı ve Türkiye’nin Rusya ile Çin ile Avrasya’yla olan yönelimi dikkate alındığında —ki ben bunun stratejik kapsamlı değil tamamen iktidar bloğunun anlık gereksinimlerinden taktik bazlı çıkışlar olduğunu düşünenlerdenim- ABD’nin tam da 2017 yılını kapatırken Türkiye ile arasında çok yoğun, kapsamlı gerilim alanları varken böyle bir adım atması bence Trump doktrini kapsamında düşünmeye değer.”

    ‘ABD VE ÇİN EKONOMİLERİ İÇ İÇE GEÇMİŞ HALDE VE ZAMAN ÇİN’İN LEHİNE İŞLİYOR’

    Doster, ABD ve Çin ekonomilerinin iç içe geçmişliklerine dikkat çekerek, zamanın —2008 ekonomik krizinden bile çok az etkilenen- Çin’in lehine işlediğini vurguladı ve bu yüzden iki ülke arasında sıcak çatışma olmasa da vekalet savaşları olabileceği yorumunu yaptı:

    “Hiçbir hegemon, emperyalist güç kaybettiği zaman hani tenis maçında olduğu gibi korttan rakibinin elini sıkarak ayrılmaz. Muhakkak yeni sorun alanları bırakarak ve o mağlup olduğu sahaya gerisingeri dönmesini sağlayacak ona bu zemini yaratacak yeni vurgular bırakarak oradan ayrılır. Mesela İngiltere bunu hep yapmıştır. Emperyalist olarak iddiasının sürdürdüğü zaman çekildiği coğrafyalarda mesela Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs meselesini, Hindistan ile Pakistan arasında Kaşmir meselesini bırakarak ayrılmıştır. Dolayısıyla benzer bir tutum ABD için de geçerlidir. İkincisi özellikle ABD ve Çin ilişkilerinin iktisadi anlamda yoğunluğu ve derinliği dikkate alındığında bu iki gücün ekonomik iç içe geçmişliğinin olası bir sıcak çatışmayı engellediğini de düşünüyorum. İki büyük güç arasında Afrika’da Ortadoğu’da vekâleten savaşlar-ABD ile Rusya arasındaki gibi- olabilir. Gelecekte Çin’in artan diplomatik askeri hacmine ve politik nüfuzuna koşut olarak bugün ABD ile Rusya arasında öne çıkan vekaleten savaşlar gelecekte muhtemelen ABD ile Çin arasında da çıkacaktır. Ancak ABD gibi dünyanın en büyük ekonomisi – ki azalmakta olan hacmine rağmen hala 19 trilyon dolardır- ve Çin gibi dünyanın ikinci büyük ekonomisi de artış halindedir 13 trilyon dolar dolayındadır. Bu iki büyük ekonominin iç içe geçmişliği dikkate alındığında yani Çin’in en alacaklı olduğu ülkenin ABD olduğu, ABD’nin en borçlu olduğu ülkenin Çin olduğu hesaba katıldığında o iktisadi iç içelik, bu karşılıklı yatırım hacminin boyutu iki ülke arasındaki doğrudan bir sıcak temasını engeller diye tahmin ediyorum. Hele bir de zamanın Çin’in lehine işlediği dikkate alınırsa. 2025 yılında Çin’in kendisinin yükselişine ve ABD’nin gerilemesine koşut olarak ABD’yi en büyük ekonomi olma bandında da geçip dünyanın en büyük ekonomisi olacağına ilişkin öngörüler hesaba katıldığında, Çin’in bu koşullarda zaman kendi lehine işliyorken ABD ile bir sıcak çatışmayı düşünmesi elbette bugünden yarına bakıldığında çok akla yatkın gelmiyor. Ama bu Çin’in askeri, diplomatik, politik ve teknolojik hacmini ve yumuşak unsurlarını Afrika’da Ortadoğu’da Asya’da pekiştirmekten geri duracağı anlamına da gelmez. İki büyük dünya savaşının bize öğrettiği şudur: Büyük bunalım dönemlerinde emperyalist güçler doğrudan çatışmaktan kaçınmazlar. Bunu çevre ülkelere de yayarlar. Ancak gelinen noktada küresel güçler doğrudan çatışma içine girmeden de gerilimi yaşayabiliyorlar. Vekaleten savaşlar üzerinden aralarındaki keskin rekabeti sürdürebiliyorlar. Bu iki büyük savaş bize ayrıca savaşların ya önleyici olarak bir diğer gücün öne çıkmasını, küresel emperyalist olmasını önlemek için yapılır ya da biriken büyük gazı, kötüyü tasfiye etmek ortadan kaldırmak için yapılabildiğini öğretti. Şimdi dünyada 2007-2008 küresel ekonomik bunalımının şoklarını atlatmakta güçlük çeken bir Batı bloku var. Bu krizden sonra bir türlü toparlanamayan bir ABD ve ayakları üzerine doğrulamayan bir Avrupa var. Ama diğer yanda bu krizden etkilenmekle birlikte daha az etkilenen ve büyümesini sürdüren Çin gibi güçler var. 25 yıl boyunca %10 ortalama ile büyüyen Çin ekonomisi bu krizden etkilendi fakat büyümesi yüzde 6-7 bandına indi. Çin’in büyümesi 2.5 düşmüş ama hala büyüyor. Peki Avrupa ve ABD ne alemdeler? Pek parlak değiller.”

    ‘RUSYA’NIN ARTAN NÜFUZUYLE ABD İLE DOĞRUDAN ÇATIŞMA GEREKÇESİ MAKUL GELMİYOR’

    Doster, Rusya’nın Suriye özelinde nüfuzunu arttırdığını ve kendisini çevrelemeye çalışan NATO’nun kuşatmasını püskürttüğünü belirterek, bu sebeplerden dolayı ABD ile doğrudan sıcak çatışmanın makul gözükmediği yorumunu yaptı:

    “Rusya’nın Suriye özelinde artan nüfuzu dikkate alındığında Akdeniz’de Karadeniz’de Baltık’ta ABD’nin saldırganlığını, NATO’nun Rusya’yı kendisini kuşatırcasına yayılması püskürttüğü durdurduğu dikkate alındığında Rusya’nın da ABD ile doğrudan sıcak bir çatışmaya girmesi için hiçbir gerekçesi yok. Zaten Suriye ve Irak üzerinde vekaleten çatışıyorlar. Bazen uzlaşıp bazen çatışıyorlar fakat oralarda nüfuz rekabeti doğrudan olmamakla birlikte en keskin ve yoğun şekilde gidiyorlar. Üstelik bu coğrafyalarda Rusya’nın hamle üstünlüğü var. Hem İran gibi önemli bir bölgesel aktör onun stratejik müttefiki konumunda hem Suriye’de inisiyatif Moskova’nın elinde. Şimdi bu koşullarda Rusya’nın kalkıp ABD ile sıcak teması göze alması da bana çok makul gelmiyor. Zaten vekaleten savaş sürüyor.”

    ‘İSLAM ALEMİNİN DURUMU 5-0 YENİLMİŞ TAKIM GİBİ’

    Doster, İslam ülkelerinin içinde bulundukları durum bakımından vahim bir tablo çizdiklerini belirterek, Kudüs meselesinde bile tam bir uzlaşı içine girilemediğine dikkat çekti:

    “İç siyasette olduğu gibi dış siyasette şöyle bir kural vardır: Mağluplar, mağlubiyete sebep üretmek için önce birbirine girmeye başlarlar. Şimdi galip takım söz konusu olduğu zaman kimse defansa ya da kaleciye çamur atmaz. Ama eğer siz sahadan 5-0 mağlup ayrılmışsanız herkes birbirini suçlar. İslam aleminin durumu bana biraz bunu çağrıştırıyor. Suriye meselesinde işin başından beri ABD emperyalizmi ile birlikte hareket eden Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar vardı. Şimdi Katar ile Suudiler arasında gerilim var. Bu gerilimin sebebi olarak Katar’ın İran’a yaklaşması gösteriliyor. Şimdi işin başından beri ABD ile hareket eden Türkiye artık Suudi Arabistan ile gerilimli, ABD ile sorun yaşayan ve Rusya eksenine yönelmiş olan bir görüntü veriyor. Her ne kadar son zamanlarda Cumhurbaşkanının Esad ile ilgili söylemleri öne çıksa da ben bunları iç politikaya yönelik mesaj ve ABD’ye şirin gözükmeye adımları olarak yorumlayanlardanım. En son Türkiye sahipliğinde İslam İşbirliği Teşkilatı’nın toplandığı zirvede de görüldüğü üzere İslam dünyası, Arap alemi en temel Kudüs meselesinde bile tam bir uzlaşı içerisinde değil. Suudilerin, BAE’nin, Mısır’ın düşük düzeyde katılımını da bunun kanıtıydı. Her ne kadar BM Genel Kurulda herkes Kudüs’ün eski statüsünün devamı yönünde oy kullansa da orda da daha fazlasını yapamazlardı. İslam alemi hem etnik hem mezhepsel aidiyetleri üzerinden yani orta çağ kalıntısı aidiyetler üzerinden birbirini yemeye de devam ediyor. Mesela Suudi Arabistan’ın İran’dan bile daha büyük bir tehdit sıralaması istendiğinde listenin başına hep İran’ı koyması, ‘İsrail ile iş birliğine evet ama İran ile iş birliği yapmayız’ demesi dahi İslam aleminin içerisine düşmüş olduğu gerçekten acınası boyutlardaki vahim tabloyu ortaya koyuyor. Bir tarafta Körfez ülkeleri Suudi Arabistan yanına İsrail’i alarak Mısır’ı da ikna etmeye çalışarak —gerçi Mısır hep ayak diretiyor- İran’ı kuşatmaya çalışıyor. Öbür taraftan Suriye’ye çullandılar beri taraftan Türkiye üzerinden hesaplar da Batı ile beraber hareket ediyorlar ve karşımızda İslam dünyası dediğimiz yapı işte bu. 57 üyesi olan ama Suriye’nin üyeliğinin dondurulmasından dolayı 56 üyeli olan İİT zirvesinde katılım düzeyi ortadaydı.”

    ‘BATI KARŞITI SÖYLEMLER ÖNE ÇIKSA DA İKTİSADİ İLİŞKİLER DEVAM EDECEK’

    Barış Doster son olarak Türkiye’de bazı dönemlerde ortaya çıkarılan Batı karşıtlığı üzerinden gelişen söylemlerin samimi olmadığını, Ortadoğu’da bazı konularda Batı’nın çizdiği sınırların dışına çıkılsa da ilişkilerin süreceğini belirtti:

    “Türkiye’de ABD, NATO, Avrupa, karşıtlığının tavan yaptığı dönemlerde dahi bunun çok sahici olmadığı bunun ağırlıklı olarak iç kamuoyuna mesajlar vermek adına, iktidarların kendi tabanını tahkim etmek üzere yaptıkları çıkışlar olduğunu savundum. Yine aynı dönemde Türkiye sıklıkla ‘Avrasya’ya yöneliyoruz, bizi alsalar Şanghay İşbirliği örgütüne evet deriz’ şeklinde açıklamalar yaptı. O zamanda bunun taktik adamlar, dönemsel demeçler olduğunu belirttim. Mevcut iktidar blokunun tarihsel bagajı, ideolojik politik yönelimi, üretim mülkiyet ve paylaşım ilişkilerine olan yaklaşımı, ulusal bölgesel ve küresel ölçekteki ittifak ilişkilerine baktığımızda NATO’dan Avrupa’dan kopmasının mümkün olmadığını görürüz. Avrasya’ya Çin’e yönelmesinin de mümkün olmadığını görüyoruz. Fakat Ortadoğu yönelimi konusunda bazen Batı’nın çizdiği sınırların dışına çıkan, Batı’nın vermiş olduğu rolden daha fazlasını isteyen, önemli bir aktör olma yönünde rol kapmaya çalışan bir Türkiye bazen öne çıksa da buna da Türkiye’nin devlet kapasitesinin yetmediği, siyasi iktisadi askeri yumuşak güç unsurlarının buna el vermediği görüldü. En somut Irak ve Suriye meselesinde görüldü. Her ikisi de somut olarak adeta gözümüze sokarcasına bize devlet kapasitemizin bize bölgesel aktör olarak hacmimizin ne kadar olduğunu gösterdi. Bu bağlamda ben 2018 yılında iç konjonktür gerektirdiğinde yine Batı, ABD karşıtı söylemlerin öne çıkacağını ama bunların asla samimi olmadığını iktisadi ilişkilerin aynen eskiden olduğu gibi —buna İsrail’i de dahil edebiliriz- devam edeceğini ama konjonktürel olarak bazen Avrasya bazen Rusya laflarının dönemsel olarak öne çıkarılacağını düşünüyorum. Yani o bağlamda 2017’den çok farklı ve köklü, yapısal bir anlamda bir yönelim değişikliği olmaz. Taktik, dönemsel ve iç siyasete yönelik hassasiyetleri kaşıyan, tahkim eden demeçler öne çıkar.”

    ‘ABD’NİN ULUSLARARASI ALANDA SİYASAL YALNIZLIĞININ YAŞANDIĞI BİR YIL OLDU’

    Prof. Dr. Hüseyin Bağcı ise ABD’nin 2017 yılında uluslararası alanda yalnızlık yaşadığı yorumunu yaparak, Kudüs kararında yalnız kaldığını ve açıklanan güvenlik belgesinde de gösterilen bazı tanımlamaların dünya tarafından ciddiye alınmadığını söyledi:

    “2017 yılının en önemli özelliği ABD Başkanı Trump'ın tüm dünyada karmaşıklığa yol açacak açıklamalarda ve girişimlerde bulunması oldu, o nedenle dünya düzeni tartışmalarında da yeni bir noktaya doğru gidiyoruz. ABD'nin tekrar büyük güç olması ve eski gücüne dönmesi yönünde siyasal yaklaşımın 2017 yılında BM'de İsrail konusunda alınan kararla deyim yerindeyse karizması çizildi. Böyle bir sonucu öyle gözüküyor ki ABD beklemiyordu. Hatta 1945'ten bugüne kadar devam eden bütün bu tartışmalar içerisinde belki de en büyük —deyim yerindeyse- yalnızlığı yaşadı. Bu ABD'nin tabii ki Çin ve Rusya gibi diğer küresel aktörlerin ne kadar etkili olduğunu görmesi açısından ilginç oldu. Çünkü hiçbir büyük güç kendisini bu anlamda desteklemedi. O nedenle ABD'nin uluslararası alanda siyasal yalnızlığının yaşandığı bir yıl oldu. Çünkü hiç kimse ABD'nin gerçek hedefinin, gerçek stratejisinin ne olduğunu anlayamadı geçen haftalarda ABD Güvenlik Strateji Belgesi yayınlanıncaya kadar. Orada da gösterilen düşmanlar ve sorunlar da dünyanın ciddiye aldığı bir düşman ve sorun tanımlamasının dışında kaldı. Nereden bakarsak bakalım, yeni dünya düzeni 2018 yılında devam edecek, ABD konumunu askeri ve ekonomik güç olarak koruyacak ama tek taraflı, tek kutuplu dünyanın olmadığı bir 2018 yılına giriyoruz.”

    ‘TRUMP DÖNEMİ YENİ GERGİNLİKLERİN OLACAĞI BİR DÖNEM’

    ABD’nin 2018 yılında gücünü koruyacak olmasına rağmen dengeleri değiştiren Rusya ve Çin’den dolayı zorlanacağını yorumunu yapan Bağcı, Trump yönetimine karşı neredeyse dünyanın bütün kurum ve kuruluşların tavır aldığını belirtti:

    “ABD halen dünyanın en önemli ekonomik güçlerinden biri, her ne kadar Çin ihracatta birinci konumda olsa da ABD'nin altyapısı itibariyle çok güçlü bir bilgi, bilim, teknoloji, askeri yapısı var. ABD bu gücünü 2018'de de koruyacak gibi. En azından savunma alanında yapacağı yatırımlara baktığımızda ve kendi içindeki ekonomik girişimlere baktığımızda Amerika'nın bir nefes alma sürecine girdiğini görüyoruz. Bu ekonomik anlamda bütün dünyada yeni dalgalanmaları da beraberinde getirecektir. Bir savaş söz konusu olur mu sorusuna verilebilecek yanıt —Kuzey Kore ile ilgili olarak- ben olacağını düşünmüyorum. ABD'nin bir savaşa gireceğini ya da dünyanın başka ülke veya ülkelerinin ABD ile bir askeri çatışmaya bu aşamada gidebileceklerini düşünmüyorum. Ama şurası muhakkak; Avrupa örneğinde Rusya'nın çok güçlü olduğu, Asya örneğinde de Çin'in bütün dengeleri değiştirdiğini bilmekte fayda var. Yani ABD'nin işi bu noktadan sonra çok zor. Trump'ın dönemi, yeni gerginliklerin, yeni zorlukların ve ekonomik çatışmaların olacağı bir dönem olacak gibi gözüküyor. Tabii üç yıl sonra tekrar seçilir mi onu bilemiyoruz. Ona bakacağız. Ama Donald Trump yönetiminin en büyük özelliği, dünyadaki bütün kurum ve kuruluşların kendisinin yaptığı açıklamalarla kendisine karşı tavır almasını beraberinde getirmiş olmasıdır. Avrupa'daki entelektüellerin, Rusya'daki entelektüellerin, Asya'daki entelektüellerin ABD Devlet Başkanına bu anlamda yaklaşımları daha önceki başkanlara yaklaşımlarından çok farklı ve olumsuz yönde.”

    ‘TÜRKİYE’NİN ORTADOĞU’DAKİ ETKİNLİĞİ ZOR BİR DÖNEME GİRECEK’

    Ortadoğu’da gelinen sürece değinen Bağcı, bazı kesimlerden destek sürse de Türkiye’nin Ortadoğu’daki etkinliğinin zor bir döneme girebileceği yorumunu yaptı:

    “Ortadoğu'da öncelikle Mısır ve Suudi Arabistan ile birlikte hareket eden bir ABD olduğunu görüyoruz. Ortadoğu'daki radikal İslamcı hareketlerle yeni bir mücadele dönemi başladı. Ben IŞİD gibi terör örgütlerinin önümüzdeki dönemlerde kolay kolay çıkacağını düşünmeyenlerdenim. Ama Arap milliyetçiliğinin de özellikle İran'a karşı bir araya gelmeye başladığı bir süreç yaşandı Körfez ülkelerini göz önüne aldığımızda. Onun dışında Türkiye açısından olumsuz bazı gelişmeler oldu. Arap dünyasıyla, özellikle Birleşik Arap Emirlikleri'nin Dışişleri Bakanı'nın tweetleriyle başlayan bir gerginlik devam edecek. Türkiye'nin Ortadoğu'daki etkinliği kamuoyu açısından desteği devam etmekle birlikte, zor bir döneme girecek gibi. Mısır'dan, BAE ve Suudi Arabistan'a kadar Türkiye'ye daha mesafeli ve soğuk yaklaşılacak bir 2018 bekliyorum. Bunun dışında Türkiye ile İsrail arasında Kudüs konusuyla ilgili olarak başlayan gerginlik her ne kadar devam etmiş olsa da Birleşmiş Milletler ‘deki kararda ABD'nin kararını geri almak mümkün olmadığı halde siyasal ve bana göre ahlaki açıdan Türkiye'nin yaptığı doğru ve yerinde olmuştur gündeme konuyu taşımakla. Ama BM Güvenlik Konseyi'ndeki dengeler açısından sistemi değiştirecek bir hareket değildir. O nedenle ABD daha fazla eleştirilecektir İslam dünyasının bazı ülkeleri tarafından. Ama bu ne ABD'nin ne de İsrail'in umurunda değil gibi gözüküyor. Yalnız İsrail'in de bu anlamda çok büyük bir ders aldığı bir Birleşmiş Milletler kararı olduğunu da söylemek lazım son alınan kararın. Yani bir başka ifadeyle İsrail de artık 'köpeksiz köyde değneksiz gezemeyecek' diye düşünüyorum.”

    ‘TÜRKİYE ARAP DÜNYASINDAKİ LİDERLİK İDDİASINI BÜYÜK ORANDA KAYBETTİ’

    Bağcı, Arap dünyasını yeknesak bir şekilde düşünmenin mümkün olmadığını söyleyerek, Türkiye’nin Arap dünyasındaki liderlik iddiasını büyük oranda kaybettiğini belirtti:

    “Sudan'daki son ziyaret her ne kadar Yeni Osmanlıcılık tartışmalarını beraberinde getirse de pek o kadar mühim bir şey değil. Ama Türkiye açısından özellikle savunma sanayinde yapılacak bazı denemeler açısından önemli diye düşünüyorum. Ama Arap dünyasını yeknesak olarak da düşünmek mümkün değil. Yani Türkiye'yi destekleyen Araplar var, desteklemeyen Araplar var. Yani tam Türkçe deyimi ile 'dostlar sağ olsun', öylesi de var, böylesi de var. Ama şu bir gerçek; Türkiye Arap dünyasındaki liderlik iddiasını büyük bir oranda kaybetmiş durumda. Yani bu önemli bir gelişme, bu yeni Osmanlıcılık tartışmalarını da gelmiş olduğu nokta itibariyle Türkiye açısından gerçekçiliğe doğru bir dönüşü de beraberinde getirecek ve Arap dünyasıyla olan ilişkilerde Suriye, Suudi Arabistan ve Mısır olayında Türkiye'nin bundan sonra daha temkinli olması gereken bir süreç başlayacak diye düşünüyorum. Yani Müslüman Kardeşler ile Türkiye'nin ilişkisi devam ettiği ve destek verildiği müddetçe bu ülkelerle gerginlik yaşanmaya devam edecektir diye düşünüyorum.”

    ‘TÜRKİYE-SURİYE KOMŞULUK İLİŞKİLERİ ÇERÇEVESİNDE YENİ BİR YAKLAŞIMA GİDİLECEKTİR’

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerde Suriye Devlet Başkanı Esad’a yönelik sözlerinin daha çok iç politikaya yönelik olduğunu düşünen Bağcı, IŞİD’den temizlenen bölgede artık komşuluk ilişkilerinde yeni bir yaklaşıma gidileceği öngörüsünde bulundu:

    “Suriye'de savaş fiilen bitmiş durumda. Bundan sonra yeni yapılanmanın nasıl olacağı, ülkenin yeniden nasıl imar edileceği konusu çok önemli. Kürtler konusunu şimdilik devre dışı bırakıyorum ama IŞİD'in temizlenmesi tabii ki bütün bölgeyi rahatlatan bir olay haline geldi. Bundan sonra Irak-Suriye komşuluk ilişkileri çerçevesinde, Türkiye-Suriye komşuluk ilişkileri çerçevesinde yeni bir yaklaşıma gidilecektir diye düşünüyorum. Her ne kadar Cumhurbaşkanı Suriye'ye yönelik yeni suçlamalarda bulunduysa da bunun daha çok iç politikaya ve Suriye yönetimiyle bir pazarlık gücünü arttırmaya yönelik bir açıklama olduğunu düşünüyorum.

    ‘TÜRKİYE, BATI’YA DAHA FAZLA YAKLAŞACAK’

    Türkiye ile Batı arasındaki ilişkilerde gerginliğin hâkim olmasının her iki taraf açısından da fayda sağlayan bir durum olmadığını söyleyen Bağcı, Türkiye’nin 2018’de Batı’ya daha fazla yaklaşacağı görüşünde:

    “2018'de Türkiye Batı'ya daha fazla yaklaşacak. Nitekim Cumhurbaşkanı'nın uçakta söylediği 'Hepsi benim eski dostlarım' cümlesi doğru bir cümle. Şimdi eski dostlardan yeni dostluğa geçiş süreci başlayacak. Türkiye'nin Avrupa'dan uzaklaşması, Avrupa ile gerginlik içinde olması, her iki taraf açısından da fayda sağlayan bir durum değil. O nedenle 2018'de yeni bir sayfa açılıp yeni bir başlangıç yapılacaktır gibi gözüküyor. Türkiye'nin pozisyonunda bir değişiklik var. Avrupalılar da Türkiye ile müzakere tekniklerinde 'eski Türkiye' ile müzakere etmediklerini görmeye başladılar. Herkes bence 2017 ve öncesinde yaşananlardan dersini almış durumda. 2018 her iki tarafın da birbirleriyle daha rasyonel, daha somut çıkarlara dayalı bir ilişkiye gireceği bir yıl olacak diye düşünüyorum. Çatışma ve gerginlik 2018'de bu anlamda daha az olacaktır.”

    ‘İRAN VE RUSYA İLE OLAN İŞ BİRLİĞİ YENİ BİR ASKERİ İTTİFAKA GÖTÜRMEZ’

    Hüseyin Bağcı son olarak Türkiye’nin Rusya ile imzaladığı S-400 antlaşması neticesinde ortaya çıkan manzarayı ve ilişkilerin boyutunu şöyle değerlendirdi:

    “Türkiye tarihsel olarak güvenliğini etrafında ittifaklar oluşturarak ve büyük güçleri birbirine karşı dengeleyerek sağlamış, yani dengeleme politikasını takip etmiş bir ülke. Burada tarihsel istikrar devam ediyor. Yani İran ve Rusya ile olan iş birliği yeni bir askeri ittifaka götürmez ama bölgesel konularda ortak düşünce ve çıkar söz konusu olduğunda bir araya gelinebilir ve bunda da bir sakınca yok. Rusya'dan alınacak olan S-400'ler ki onların Türkiye'ye gelmesi 2022'leri bulacak ve Türkiye zaten %45'ini ödüyor, %55'i kredi olarak ödenecek, şöyle düşünelim bunları, evde yemede içmede kullanılan bardaklar vardır, bir de masanın üzerinde duran bir vazo vardır. O vazoyu ne zaman kullanırsınız? Çiçek geldiği zaman. S-400'leri de çiçek olarak düşünün, masanın üzerine koydunuz, orada güzel bir görüntü verir ama kullanımda olanlar diğer bardaklar; Çay bardağı, kahve bardağı, bunlar da NATO'nun silahlarıdır, tankıdır, topudur, tüfeğidir, F-16'sıdır, vesaire. Yani güzel bir görüntü verir ama kullanımı çok fazla değildir. İşte arada sırada misafir geldiğinde, yani Türkiye'ye yönelik füze saldırısı olursa o zaman onlar işe sokulur. Ama Türkiye'ye saldıracak bir komşu yok şu anda bir kere. İran'dan gelmez, Suriye'den gelmez, NATO da kendi üyesine füze atmayacağına göre S-400'ler vazodaki çiçekler gibi duracaklar. Türkiye'nin savunma konusunda çeşitliliğe gitmesi yerinde bir karardır ama Rusya bildiğiniz gibi teknoloji transferi yapmamaktadır.  Türkiye'ye teknoloji transferi olarak yapılmayan hiçbir sistemin o anlamda Türkiye'ye faydası yoktur. Çiçekler gibi ya dipleri çok ıslandığında ya da kuruduğunda ne yaparsınız, vazoyu tutarsınız ama çiçekleri değiştirirsiniz.’’

    Etiketler:
    İlhan Uzgel, Barış Doster, Hüseyin Bağcı, İran, Türkiye, ABD, Rusya
    Topluluk kurallarıTartışma
    Facebook hesabınızla yorum yapınSputnik hesabınızla yorum yapın