00:37 20 Eylül 2018
Canlı Yayın
    Eksen

    'Türkiye-Yunanistan-Kıbrıs üçgenindeki gerilim konjonktürel'

    Eksen
    URL'yi kısaltın
    Ceyda Karan
    0 0 0

    Yaprak Gürsoy’a göre Türkiye ile Yunanistan ilişkilerinde çözülmemiş Ege sorunları ve Kıbrıs Rum Yönetimi etrafındaki doğalgaz aramaları nedeniyle yaşananların öne çıkmasının sebebi ‘konjonktürel’. Erdoğan’ın Lozan çıkışının Yunan tarafında rahatsızlık yarattığını belirten Gürsoy, yine de sıcak çatışma beklenmemesi gerektiğini belirtti.

    Ege'deki adalar üzerinden yaşanan gerilime, Kıbrıs etrafında doğalgaz aramalarına yönelik Ankara'nın tutumu eklendi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın geçen ay yaptığı Atina ziyareti beklenmedik düzeyde olumsuz geçmişken, eski meseleler üzerinden yeni gerilimlerin niçin bugün yaşandığını İngiltere'de Aston Üniversitesi'nden Doç. Dr. Yaprak Gürsoy ile konuştuk.

    ‘ARKA PLANDAKİ SORUNLAR ÇÖZÜLMEDİĞİNDE…'

    Yaprak Gürsoy, Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde dönem dönem inişler çıkışlar yaşandığına dikkat çekerken, bunların arka planda çözülmesi gereken ciddi sorunlardan kaynaklandığını vurguladı:

    "İşin bir tarihsel boyutu var, bunu göz ardı edemeyiz. İlişkilerde dönem dönem inişler, çıkışlar yaşıyoruz. Bazen ilişkilerimiz daha iyiymiş, bazen de daha kötüymüş gibi oluyor. Ama tabii arka planda çözümlenmesi gereken çok ciddi sorunlar var. Yunanistan ile Ege'de deniz mili, karasuları, hava sahası sorunları var. Yani Ege ciddi bir sıkıntı aslında. Bu belki de 1970'lerden beri böyle. Hatta Lozan Anlaşması'ndan beri çözümlenmeyen sorunlar var iki ülke arasında. Rum Kesimi'yle sıkıntılarımız, Kıbrıs adasıyla olan sıkıntılar zaten malum. Bir de bunun üstüne 2000'lerin başında Doğu Akdeniz'de petrol ve doğalgaz rezervinin bulunduğu tespit edildikten sonra işler daha da kızıştı. 2011'den beri bazen burada da rezervlere bağlı olarak sıkıntılar yaşıyoruz. Bu ilişkiler 1996'da Kardak krizi sebebiyle neredeyse savaş konumuna geldi. Fakat taraflar geri adım attılar. Hiç beklenmedik şekilde bundan üç sene sonra 1999'da deprem olduğunda bir deprem diplomasisi diye bir şey başladı ve iki ilişkiler de pozitif şeyler olmaya başladı. Yani ilişkilerimizde böyle iniş çıkışlar sürekli vardır ama arka plandaki sıkıntılar çözüme hiçbir zaman tam olarak kavuşturulamamıştır. Bugünde ben aslında olan gelişmeleri buna bağlıyorum. Tabii ki ciddiye almak gerekir, sorunlar çözülmeden her an böyle bir kriz tekrar yaşanabilir. Sorunlar ciddidir ama bir operasyona sebep olur mu, Yunanistan ile Türkiye savaş aşamasına gelir mi, gerçekten savaşır mı pek zannetmiyorum. Yani bu ilişkileri ‘normal' karşılıyorum.''

    ‘ŞU AN DİKKAT EDİLMESİNİN SEBEBİ KONJONKTÜREL'

    Türkiye ile Yunanistan arasında bir süredir Yunanistan'ın kendi ekonomik kriziyle uğraşmak zorunda kalmasından ötürü ciddi bir krizin patlak vermediğini anımsatan Gürsoy, şu anki durumun da konjonktürel olduğu görüşünde:

    "Aslında şu anda Yunanistan'daki iktidarın bir koalisyon hükümeti olduğunu unutmamak lazım. SYRİZA sol bir parti olup iktidarın büyük partisidir ama iktidarın küçük ortağı ANEL'de sağcı bir parti. Hatta savunma bakanı Kammenos oldukça sağ görüşlere. Bu iktidar içerisinde de Türkiye'ye karşı tutumla ilgili çok da net bir görüş hâkim değil. Yunanistan'ın kendi içinde de şu an ciddi sıkıntılar var. Belki son zamanlarda Türkiye ile Yunanistan arasında ciddi bir kriz patlak vermiyordu çünkü Yunanistan kendi ekonomik kriziyle uğraşmak mecburiyetindeydi. Yunanistan'ın kendi parti sistemleri 2009'dan bu yana komple değişti. Tamamen yeni bir başbakan ve parti iktidara geldi. Bunlar çok büyük değişikliklerdi. Fakat şu anda 2015'ten beri bu iktidar hükümette ve tabii kendisini göstermeye çalışıyor da olabilir. Makedonya meselesiyle ilgili de gelişmeler oldu. Yunanistan, Makedonya'nın ismini tanıyıp tanımamakla alakalı görüşmelere başladı. Halk sokaklara döküldü. Kimilerine göre bir milyon kadar insan sokaklarda bu görüşmeleri protesto etti. Yani Makedonya ismini kabul etmek istemiyorlar. Yani Yunanistan'ın kendi içerisinde sağ görüşlüler dış politikada daha riskli adımlar atmasına sebep oluyor. Türkiye karşıtlığı da kullanılabilecek bir şeydir. Yine bu şekilde değerlendirmek lazım. Yunanistan'ın bu adalardaki hak talebi, hatta kara sularını 12 mile çıkarmak istemesi ve Türkiye'nin söylediği 6 mili kabul etmemesi, 10 deniz mili bizim hava sahamızdır demesi ve onun için 10 deniz mili içerisinde sürekli olarak savaş uçakları uçurması ve Türkiye'nin buna sürekli karşılık vermesiyle neredeyse her gün diyebileceğimiz sıklıkla bu alanlarda it dalaşı yaşanıyor. Ama medya buna ne kadar sıklıkla dikkat ediyor, iktidarlar bunu ne zaman mevzu haline getirmeye başlıyor ve krizler ne zaman patlak veriyor? Bu soruları sorduğumuzda burada biraz ülkelerin iç politikalarına, onların dinamiklerine, iktidardaki hükümetlerin o andaki mevzularına bakmak lazım. Arka planda bu sürekli var aslında. Adaların militarizasyonu, Kardak adasının kime ait olduğu mevzusu bunların hepsi zaten uzun zamandır var olan sorunlar. Niçin bunlara şu anda dikkat ediliyor? Biraz işte konjonktürel faktörler etkili diye düşünüyorum."

    ‘RİSKLER BÜYÜMEDEN DİPLOMATİK ADIM ATILMALI'

    Gürsoy, iki tarafın da birbirine ihtilaflı bölgelerle alakalı hak iddia ettiğini göstermek istediğinden bazı hamleler yaptığını söylerken, riskin büyümemesi için diplomatik adımların atılmasının gerekli olduğunu belirtti. Bu anlamda iki başbakan Çipras ile Yıldırım'ın görüşmesini olumlu olduğuna vurgu yaptı:

    "İç politikadan kaynaklı bu krizin bir boyut değiştirme riski her zaman var. Geçen gün Ege'de iki bot birbirine sürtündü. Kardak açıklarındaki Yunan botundan birisinde hasar meydana geldi. Bunlar risk tabii, çok daha ciddi bir kaza da olabilirdi. Dolayısıyla bu riskler çok daha büyümeden diplomatik adımlarla krizi kontrol altına almak gerekiyor. Bu bakımdan Çipras ile Yıldırım'ın yaptığı telefon konuşması olumludur. Fakat şu da bir gerçek Yunanistan'ın kendisine ait saydığı adaların çevresinde bir harekete başladığı zaman —bu Rum kesimi için de aynı şey söz konusu- Türkiye buna tehdit ile karşılık verir. Gerekirse kendi gemilerini ya da uçaklarını gönderir. Genelde de Rum kesimi ya da Yunan tarafında geri adım atılır. Bu aslında bir şey göstergesidir: ‘Olur da bir şekilde masaya oturur ve bu konuları tartışmaya başlarsak ben burada hak iddia ediyorum' diye Yunanistan tarafı Türkiye'ye bunu göstermeye çalışır. Türkiye de aynı şekilde ‘ben buraları size bırakmadım, tarihsel olarak hiç bırakmadım benim de hakkım var' diyebilmek için bunları yapıyor. Bu krizlerin aslında böyle bir amacı var. Türkiye sessiz kalırsa bunlara o zaman yarın öbür gün masaya anlaşmak için oturulduğunda da sessiz kalmış olur. Dolayısıyla kendi gücünü diplomatik olarak göstermek mecburiyetindedir. Böyle bir kriz gibi bir şey yaratıldığında genelde ABD arabuluculuk yapardı ama bugün böyle bir koşul yok. Başka ülkelerin ‘ikinizde müttefikimizsiniz lütfen birazcık daha ılımlı davranın' demesiyle iki taraf da geri adım atıyormuş gibi yapar ama arka planda ‘ben burada hak iddia ettim' demeye devam eder. Yine benzer bir şey olacağını düşünüyorum. Zaten bu Kıbrıs adası çevresinde olan son sıkıntıdan sonrada Kıbrıs Rum kesimi Cumhurbaşkanı Anastisiadis kendi halkına ‘kriz çıkmayacak, merak etmeyin' dedi. Sanki daha fazla bir adım atmayacaklar ve şimdilik bu durumu böyle bırakacaklarmış gibi görünüyor. Ama bundan birkaç ay sonra başka bir kriz çıkar mı? Çıkar. Yani her an çıkabilir. Hiç beklediğimiz bir şekilde birdenbire çok ciddi bir diplomasi trafiğiyle olumlu birtakım şeyler de olabilir."

    ‘İLTİCA EDEN PİLOTLAR GERGİNLİĞİN YAŞANMASINDA ETKİLİ'

    Erdoğan'ın Atina ziyaretinde 15 Temmuz darbe girişiminden sonra Yunanistan'dan ilticası kabul edilen pilotları gündeme getirdiğini ve bunun Yunan kamuoyunda tartışmalara sebep olduğunu da anımsatan Gürsoy, bu durumun niçin şimdi böyle bir gerginlik yaşandığına cevap olabileceği yorumunu yaptı:

    "Sekiz pilot davası da önemli. Bu konjonktür olarak yeni bir şey. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra Yunanistan'a iltica talebine bulundan pilotların taleplerini Yunanistan mahkemeleri kabul etti. Erdoğan ziyaretinde Yunanistan'a bunu dile getirdi. Ciddi bir şekilde kaygı duyulduğunu söyledi ve geri verilmeleri talebinde bulundu. Bu da Yunanistan'da şok etkisi yarattı. Zaten ziyaretin kendisi de çok etkisi yarattı genel anlamıyla. Çünkü Yunan tarafı daha ılımlı bir görüşme bekliyordu. Fakat Erdoğan'ın çıkışlarını sert buldular. Hiç beklemedikleri birtakım mevzular gündeme geldi. O zaman Çipras'ın Erdoğan'a söylediği ‘kendi mahkemelerimize karışamayız' olmuştu. Fakat birkaç gün sonra Yunanistan geri adım attı ve gerçekten iktidar mahkemelerden kararı geri değiştirmesi gibi bir talepte bulundu. Yani aslında Türkiye'nin, Erdoğan'ın çıkışı iktidar nezdinde ses buldu. Ama mahkemeler bunu kolay kolay kabul etmeyecekler. Tabii buna Yunanistan kamuoyunda da tepkiler oldu. Nasıl olurda bir hükümet mahkemelere karışır diye. Bu iş tam olarak çözülmüş değil. Biraz bunun arka planında böyle bir şey de var. Ege sorunu her zaman olan bir sorun. Her zaman gündeme gelebilecek bir sorun. Ama şu anda yeni bir sorunumuz da var. Belki bu da niçin şimdi böyle bir şey yaşadık sorusunun cevaplarından biri olabilir."

    ‘LOZAN AÇIKLAMALARI TEHDİT OLARAK ALGILANIYOR'

    Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Yunanistan'a yaptığı ziyarette yaptığı Lozan çıkışının Yunan tarafındaki olumlu beklentileri boşa çıkardığını belirten Gülsoy'a göre Erdoğan'ın yaptığı Lozan açıklamalarını Yunan tarafı tehdit olarak algılıyor:

    "Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Yunanistan ziyaretinin bu şekilde gelişmesini Yunan basını büyük bir sürpriz olarak değerlendirdi. Daha olumlu bir şey bekleniyordu. Erdoğan'ın gelmesi heyecanla bekleniyordu. Bir takım basın ‘Erdoğan'ı hiçbir şekilde kabul etmemiz gerekir, muhatap bile almamamız gerekir' demişti ama bu kesimi ciddiye almamak gerek. Diplomatik açıdan böyle bir şey söz konusu olamaz. Ama daha ılımlı basında ise ‘bu ilişkilerin iyiye gitmesi için iyi bir başlangıç olabilir' diye algılanmıştı. Fakat Erdoğan'ın mevkidaşıyla yaptığı ilk görüşmede Yunan tarafının beklemediği şekilde Lozan antlaşması gündeme geldi. Erdoğan, Lozan'ı gözden geçirmemiz gerekir, olmadı tekrar bir antlaşma yapmamız gerekir şeklinde konuştu. Bunu Yunan tarafı kendisine tehdit olarak algılıyor. Biz nasıl adaların silahlandırılmasını tehdit olarak algılıyorsak, onlar da Lozan antlaşmasının tekrar görüşülmesini bir tehdit olarak algılıyorlar. Çünkü Lozan iki ülkenin ilişkilerini bir zemine de oturtan bir antlaşmadır. Bunun sorgulanması Yunanistan tarafında ‘o zaman Türkiye bize karşı düşmanca mı davranacak' sorusunu gündeme getiriyor. Bu tip durumlarda bir taraf tehdit algılarsa kendini koruma amacıyla bile olsa silahlanmaya ve agresif davranmaya da başlayabilir. Bu da karşı tarafın aynı şekilde yine daha çok tehdit algılayıp kendisinin daha agresif söylemlerde bulunmasına sebep olur. Böylelikle iki taraf birbirine daha agresif davranır, kriz de büyümüş olur. Yunanistan tarafında bu ziyaret pek de beklenildiği gibi olumlu olmadı. Krizin arka planında bunu görmekte fayda var. Ama Türk-Yunan ilişkileri açısından mesela adaların kime ait olduğu belli değil. Lozan antlaşmasında bu tartışılmamış. Kara sularını 3 mil olarak belirlemiş ama bu noktadan itibaren 1980'lerde deniz hukuku sözleşmesi imzalanmış. Yani üzerinden çok seneler geçmiş bütün dünyada artık 12 mil olarak kabul ediliyor. Yani antlaşmanın gözden geçirilmesi gereken kısımları muhakkak var. Ama zannedersem bu söyleme daha Yunan kamuoyu hazır değil. Belki de bu geziye çok iyi hazırlık yapılmamış olabilir. Yunan tarafının böyle bir şeyi nasıl algılayabileceği düşünülmemiş olabilir. Ama unutmamak gerekir ki bu tür çıkışlarda Yunan tarafı hep tehdit algılıyor. Rum kesimi için de aynı şeyi söylemek mümkün. Savaş yaşamış bir ada olduğunu düşünürsek buranın, her türlü agresif kelime Rum kesiminde birkaç kat daha yüksek sesle duyulup daha çok korku uyandırıyor."

    ‘AB KENDİ ÜYELERİNİN ÇIKARLARINI ÜSTÜN TUTACAKTIR'

    Yaprak Gürsoy son olarak Yunanistan ve Kıbrıs'ın Avrupa Birliği üyesi olduklarını hatırlatarak, bir yandan da Türkiye ile ilişkileri kötü giden AB'nin kendi üyesi olan ülkelerin çıkarlarını üstün tutacağı görüşünü dile getirdi:

    "AB genelde bu tip durumlarda Yunanistan'a daha pozitif yaklaşır. Sonuçta Yunanistan AB üyesi. Şimdi Rum kesimiyle de aynı şey söz konusu. Onlar da AB üyesi olduğuna göre, AB kendi üyelerinin çıkarlarını bir aday ülkenin çıkarlarından üstün tutacaktır. Aynı zamanda Kıbrıs adasının civarındaki doğalgaz arama çalışmalarına AB de müdahil. Zaten İtalyan ve Fransız şirketleri orada sondaj çalışmaları yapıyor. Bu ülkeler de işin içinde ve Doğu Akdeniz'den çıkartılacak petrol ve doğalgazdan AB de bir şekilde nemalanmak istiyor. Türkiye ile olabilecek sıkıntılar bu açıdan da AB gözünde bir sıkıntı. AB dediğimiz gibi Rum kesimi ve Yunanistan kendi üyesi olduğu için her zaman onların tarafını tutmaya meyilli olacaktır. Türkiye-AB ilişkileri de artık neredeyse kopma noktasına geldiği düşünülürse bu ilişkide her zaman kaybeden taraf Türkiye olacaktır. Şu anda ABD ile de öyle. Önceden ABD bu meselelerde arabuluculuk yapardı. AB'nin arabuluculuğu eşitsiz ilişkiden dolayı tam kabul görmezdi. Ama NATO ve ABD arabulucu olarak kabul edilirdi. Çünkü iki ülke de NATO üyesi ve ABD müttefiki. Ama artık olduğumuz durumda ABD'nin arabuluculuğu da söz konusu değil. Türkiye ile ABD'nin ilişkileri de gergin. Türkiye oldukça yalnız bir konumda Doğu Akdeniz'de. Böylelikle ekstra bir madde eklemlenmiş oluyor AB ile ilişkileri. Türkiye her açıdan Doğu Akdeniz'de yalnızlaşıyor. Biraz Türkiye çıkarları açısından da dikkatli olarak bu şeyi indirgeyerek, biraz daha aşağıya çekmek lazım gerginliği."

    Etiketler:
    Avrupa Birliği, Yaprak Gürsoy, Kardak, Yunanistan, Kıbrıs, Türkiye
    Topluluk kurallarıTartışma
    Facebook hesabınızla yorum yapınSputnik hesabınızla yorum yapın