19:31 25 Mayıs 2018
Ankara+ 13°C
İstanbul+ 23°C
Canlı Yayın
    Eksen

    ‘Ne ABD ne de İsrail'in İran'a yönelik saldırıda bulunmaları söz konusu değil'

    Eksen
    URL'yi kısaltın
    Ceyda Karan
    0 0 0

    Prof. Hüseyin Bağcı’ya göre İsrail, birincil düşman gördüğü Suriye’yi İran ile değiştirirken, ABD ile birlikte Ortadoğu’daki dengeler içinde İran’a yoğunlaşmaları ‘anlaşılır’. Ancak Bağcı, “Ne ABD ne de İsrail’in İran’a yönelik saldırıda bulunmaları söz konusu değil” değerlendirmesini yaptı.

    ABD'de Trump yönetimindeki devir-teslimle birlikte Washington-Tel Aviv-Riyad cephesinden İran'ı hem Suriye'de hem de 2015 tarihli nükleer anlaşma üzerinden köşeye sıkıştırma hamleleri geliyor. Yeni ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo'nun Suudi Arabistan-İsrail-Ürdün ziyaretlerinin hemen ardından İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, ‘İran'ın nükleer dosyası' temalı bir sunum yaptı. Mossad'ın çok gizli bir operasyonla Tahran'dan onbinlerce belgeyi İsrail'e taşıdığını öne süren Netanyahu, İran'ın dünya güçleriyle yapılan 2015 tarihli nükleer anlaşmaya uymadığını iddia etti. Ancak Trump'ın 12 Mayıs'ta İran ile nükleer anlaşma gereği Kongre'ye sunması gereken rapor öncesine denk gelen bu iddiası en başta İsrail güvenlik bürokrasisi ile ABD'deki uzmanlar tarafından derin şüpheyle karşılandı.

    İsrail'in son dönemde Suriye sahası üzerinden İran'a karşı giriştiği açık savaş eşliğinde nükleer defterleri yeniden açma girişimini ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüseyin Bağcı ile konuştuk.

    ‘İSRAİL, BİRİNCİL DÜŞMAN OLARAK GÖRDÜĞÜ SURİYE'Yİ İRAN İLE DEĞİŞTİRİYOR'

    Hüseyin Bağcı, İsrail'in daha önceden birincil tehdit olarak gördüğü Suriye'yi İran ile değiştirmeye çalıştığını, ABD Başkanı Donald Trump'ın ise bir numaralı düşman İran tezini işlemeye çabaladığı yorumunu yaptı:

    "İsrail'in 55 bin dokümanı ele geçirmesi, istihbarı çalışmalar açısından çok önemli bir başarı. Belgelerin otantik olduğu yönünde de hem ABD hem Avrupa'da bir görüş birliği var. İran'ın nükleer silahlara sahip olma istediği başından beri bilenen bir şeydi. 2015 yılında yapılan anlaşmanın 12 Mayıs'ta belli bir bölümün sona erecek olması ihtimali var. Tabii son üç yılda Ortadoğu'daki gelişmelere bakıldığında İran'ın bölgesel bir güç olarak daha etkili olmaya başladığı görülüyordu. İsrail daha önceden birincil düşman olarak gördüğü Suriye'yi İran ile değiştirmeye çalışıyor. ABD ile İsrail'in burada İran'a yönelik olarak birlikte hareket ettikleri bir durum söz konusu. Bir tarafta da İran ile anlaşmayı destekleyenler var. Destekleyici görüşler bazı Avrupa ülkeleri tarafından dillendiriliyor. Hatta Avrupa Birliği'nin de bu konuda bir görüşü oldu. Diğer taraftan ABD Başkanı Donald Trump özellikle Suudi Arabistan ve Mısır ile yapmış olduğu görüşmelerden sonra İran'ı çok daha fazla ön plana çıkarıp, onun ABD'nin bir numaralı düşmanı olduğu tezini işlemeye çalışıyor."

    ‘İRAN YALAN SÖYLÜYOR SÖZÜ ARTIK ÇOK DA ANLAM İFADE ETMİYOR'

    Tarihte nükleer programa sahip ülkelerin eninde sonunda nükleer silah gücüne de sahip olmak istedikleri tespitini yapan Bağcı'ya göre diğer yandan İsrail'in ‘İran yalan söylüyor' sözü Ortadoğu'da çok yalan söylendiği için bir anlam ifade etmiyor:

    "Temel sorun İran, nükleer silahlara sahip mi veya olmak istiyor mu? Buna verilecek cevap evettir. Çünkü daha önce yapılan anlaşmada varılmak istenen nokta İran'ın nükleer programının barışçıl amaçla kullanacak bir nükleer programa dönüşmesiydi. Dünya tarihinden biliyoruz; İran da olmak üzere bütün nükleer programa sahip olan ülkeler nihayetinde nükleer silah gücüne sahip olmak isterler. Burada da tarihsel süreç içerisinde bir yanlış yok. Sorun şu: İran özellikle bu noktadan sonra nükleer başlıklara ulaşabilir mi, bunu gerçekleştirebilir mi? 2025'e kadar öngörülen süreç içerisinde İran tüm dünyanın gözü önünde nükleer silah yapmama sözlerinden geri adım atabilir mi? Yani ABD'lilerin ve İsrail'in İran yalan söylüyor sözü Ortadoğu'da o kadar çok yalan söylendiği için artık çok da anlam ifade etmiyor."

    ‘AVRUPA ÜLKELERİ İRAN KONUSUNDA ABD VE İSRAİL'DEN AYRILIYOR'

    ABD ve İsrail'in İran'a yöneliminin zamanlamasına dikkat çeken Bağcı'ya göre Avrupalı ülkeler İran ile anlaşmanın önemi ve sürdürülmesi gerektiği noktasında ABD'den ayrılıyor:

    "Bu sürece iki türlü bakmak lazım. İsrail'in de ABD'nin de İran'ı birincil hedef olarak göstermek için ellerinde kanıt olması lazım. Bu kanıtları şu anda en azından Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın ve Mogherini'nin açıklamaları çerçevesinde belgelerin otantik olduğu tartışma götürmüyor. İsrail istihbaratının büyük başarısı söz konusu. Bu belgeler ocak ayından itibaren alınmaya başlamış ve şimdi yayınlandı. Özellikle Kuzey Kore ile ABD arasındaki görüşmeden kısa süre önce bu gerçekleşti. Hem Kuzey Kore hem de İran aynı anda gündeme geliyor. Bu belgelerin geçmişe mi şimdiye mi ait olduğu tartışması bizi ayrı bir noktaya getirir. Burada önemli olan hem Avrupa Birliği'nin (AB) hem de Uluslararası Atom Enerki Ajansı'nın vereceği rapor. Yani Avrupalı ülkeler burada İsrail ve ABD'den ayrılıyorlar. Tabii ki bu İran ile aralarında olan ticari ilişkilerden dolayı. İran ile müzakereleri yöneten kişilerden birisi ve aynı zamanda arkadaşım ‘İran ile yapılan anlaşmanın Batı dünyası için çok önemli bir aşama olduğunu' ifade etmişti. Almanya'nın bakış açısı böyleydi. Avrupa'da ve dünya'da İran'ı en fazla destekleyen ülkelerden birisi Almanya'dır. Avukatı konumdadır. Bunu AB ile ABD arasında yani P5+1 sürecinin ötesinde görmek lazım. İran'ın müzakerelere gelmesi ve masaya oturması bile başlı başına bir gelişmeydi."

    ‘İRAN, RUSYA VE ÇİN'İN DESTEĞİNE SAHİP'

    İsrail ve ABD'nin politikaları açısından bakıldığında İran üzerinden bir çatışmanın yaşanmayacağını düşünen Bağcı, İran'ın Rusya ve Çin'in desteğine sahip bir ülke olduğunu ve ABD ile İsrail'in bu dengeler içerisinde İran'a yoğunlaşmalarının anlaşılabilir olduğu yorumunu yaptı:

    "Tezler şöyle: Cevad Zarif güler yüzüyle bütün Avrupa ve dünya forumlarında son birkaç yıldır sürekli olarak İran'ın politikalarını anlattı ve yalan söyledi deniliyor. Burada İran'ın özellikle 80-88 arasındaki İran-Irak savaşından aldığı dersler var. Konvansiyonel anlamda İran'ın tek başına kaldığı, silah bulamadığı bir dönem oldu. Kaldı ki İran ve Irak tarafsız ülkeler sınıfında yer alıyorlardı. Buradan şuraya geçelim: İran bilindiği üzere hem Rusya'nın hem de Çin'in desteğine sahip. ABD ile İsrail'in İran üzerinde bu kadar yoğunlaşmaları Ortadoğu dengeleri içinde anlaşabilir. Suriye üzerinden İran'a geçiş yapılması taktik açıdan önemli. İsrail ve ABD'nin politikaları açısından Ortadoğu'da bir çatışmaya götürür mü veyahut İran'a savaş ilan edilir mi diye sorarsak bunun olmayacağı yönünde yönünde fikre sahibim. Yani ne ABD ne de İsrail'in İran'a yönelik olarak bir saldırıda bulunmaları söz konusu değil. İran'ın geliştirdiği füzelerine nükleer başlık takılabiliyorsa, bu bütün Ortadoğu'yu darmadağın edebilecek bir güç var demektir. Bu hem İran'ın hem de İsrail'in sonunun geldiği anlamına gelir."

    ‘ALMANYA VE TÜRKİYE'NİN YAZILI OLMAYAN BİR ŞEKİLDE NÜKLEER SİLAHA SAHİP OLMASI YASAKTIR'

    Peki İran'a yönelen bu savlar ışığında barışçı nükleer teknoloji elde etmek için projeler geliştiren Türkiye'nin durumunu nasıl anlamak lazım? Türkiye'nin hem NATO üyesi olduğu hem de AB ile müzakereler yürüttüğünü anımsatan Prof. Bağcı, diğer yandan Almanya ve Türkiye'nin yazılı olmayan bir şekilde nükleer silaha sahip olmalarının yasak ülkeler olduklarını belirtti:

    "İki ülkenin yazılı olmayan bir şekilde nükleer silahlara sahip olması yasaktır. Birincisi Almanya ikincisi Türkiye'dir. Bu herhangi bir yerde yazılı değildir ama bu böyle. Türkiye'deki nükleer silah tartışmalarına ben de katılmıştım. İran bunu yapacaksa Türkiye neden yapmasın şeklindeki bu açık bir tartışmaya ben de katılmıştım. Türkiye'nin nükleer silaha sahip olması bölgesel dengeler açısından çok şeyin değişmesi demektir. Ama Türkiye'nin bir İran gibi tek başına hem ABD ile hem Batı dünyası ile ilişkilerini kopararak böyle bir projeyi gerçekleştirmesi daha kolay oldu. Türkiye'nin hem NATO içerisinde olması hem de AB ile müzakereleri yürütüyor olması en büyük zorluklardan birisi. Türkiye'nin bağımsız bir nükleer projeye başlayabilmesi için önce ittifak üyelerinden bazılarının —ki bu ABD oluyor- destek vermesi gerekiyor. İki ülke ABD nükleer anlaşma şemsiyesi altındadır. Biri Almanya biri Türkiye. AB içerisinde —İngiltere ayrılacak- ama Fransa ve İngiltere AB'nin nükleer güçleridir. Almanya teknolojik anlamda istediği anda 24 saat içerisinde nükleer projeye geçebilir ama tarihsel gerçeklikler açısından Almanya'nın bir nükleer güce dönüşmesi şu aşamada söz konusu değil. Hatta ve hatta Almanların 2008-2009 yıllarında ortak bir AB Nükleer Silahı geliştirme düşüncesi Fransa ve İngiltere tarafından reddedildi. Türkiye açısından bakıldığında Türkiye'nin teknik olarak şu anda nükleer programa sahip olması çok pahalı bir projedir. Türkiye'nin elindeki altyapısı bunu gerçekleştirmeye uygun değildir. Nükleer enerjiye geçişte bile Rusya'nın desteğini alan Türkiye'nin bu kadar yüksek rakamlı bir parayı ayırması zordur. Türkiye'de o kadar uzman yok. Türkiye'de nükleer konularda çalışan uzman sayısı çok sınırlı. İranlılar bu konuda Türkiye'den fersah fersah ileride. Bizim istememiz ayrı bir şey, bunu yapacak, programı geliştirecek altyapı ve insan yeteneği ayrı bir şey. Türkiye'de bu yok."

    ‘NÜKLEER PROGRAM BAŞLAYINCA BİR SONRAKİ AŞAMA SİLAH OLUYOR, TÜRKİYE'NİN İRAN GİBİ YETERLİ ARKA PLANI YOK'

    Bağcı, nükleer programın barışçıl amaçlarda da kullanıldığını ancak bunun bir sonraki aşamasının nükleer silah üretimi olduğunu söylerken, Türkiye'nin İran gibi 1970'lerden gelen bir nükleer arka plan çalışması olmadığı yorumunu yaptı:

    "Hindistan'a gittiğimde Bombay'da Hindistan'ın nükleer tesislerini gezdim. Buradaki nükleer enerji hastaneden, tarım alanlarına ve gen teknolojisine kadar barışçıl amaçlarla kullanılabiliyor. Hindistan'ın nükleer silahı yok. Pakistan'ın nükleer silahları var, Hindistan'ın da nükleer silahları söz konusu ediliyor. Sonuç itibariyle bu projeye başladığınız zaman geri adım atmanız çok zor. O bir sonraki aşama, ama şunu da biliyoruz. Türkiye'de barışçıl amaçla da olsa bir nükleer proje başlatıldığında bunun uzun süreli olarak silaha dönüşmesi kaçınılmazdır. Özellikle 2014-2015'te benim de katkıda bulunduğum bu tartışma Türkiye'de başlamıştı. Ama İran örneğine baktığımı zaman bu konularda İran'ın çok daha gerilere giden, 70-80li yıllara giden arka plan çalışması var. O bizde yok. O nedenle Türkiye'yi dışlayarak konuşuyorum. Türkiye de bunu yapabilir ama finansal kaynağını ödemek kaydıyla."

    ‘ABD'NİN SURİYE'YE ATTIĞI FÜZELERİ İRAN'A ATMASI ÇOK ZOR'

    Bağcı, Suriye'ye yönelik saldırılar yapan ABD'nin, Rusya ve Çin'in desteğine sahip olan İran'a yönelik olarak aynı şekilde saldırı gerçekleştirmesinin çok zor olduğunu söyledi:

    "Ortadoğu'daki tartışmaların bir nükleer çatışmaya dönüşmesi çok zor. Konvansiyonel anlamda çatışmalar söz konusu olabilir. İran'ın Suriye'de kalacağı kesin, Rusya'nın da öyle. Bütün kartlar yeniden dağılacak. Suriye üzerinden Ortadoğu'da yeni bir denge oluşturulmaya çalışılıyor. Rusya, işin içerisinde. O nedenle ABD, İsrail'i koruma ve kollama politikası önümüzdeki dönemde de devam edecek. Ama ben analizlerimde sürekli İran'ın ele geçirilmesi askeri anlamda çok zor olduğunu tekrarlıyorum. İran'a füze atabilirsiniz, belli noktalarını vurabilirsiniz ama İran'ı yönetmek ayrı bir şey. O konuya ABD'nin de İsrail'in de gücü yetmez. İsrail'in Ortadoğu'da bir düşmana ihtiyacı var. Bu bütün İsrail stratejilerinde yer alır. Çünkü düşmanı olmadı zaman varlığı tartışmaya başlanır. ABD açısından bakıldığında İsrail ile birlikte hareket ederek İsrail'in korumasını üstlenen bir ülke olarak, tabii ki İsrail'in belli konulardaki endişelerini paylaşıp onu destekleyecektir. Ama ABD'nin ben İran'a hem konvansiyonel hem de nükleer saldırıda bulunabileceğini düşünmüyorum. Suriye'ye attığı füzeleri İran'a atması çok zor. Bunun en önemli nedeni hem Rusya'nın hem Çin'in İran'ın arkasında durmasıdır."

    ‘TÜRKİYE, KAYBEDEN OLMAYI SÜRDÜRÜYOR'

    Hüseyin Bağcı son olarak Türkiye'nin Ortadoğu'daki bu krizde oyuncu olmadığını, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ile görüşmeme ısrarının bunu daha da zorlaştığını ve bu yüzden Türkiye'nin kaybeden taraf olmayı sürdürdüğünü sözlerine ekledi:

    "Türkiye bu krizde bir oyuncu değil. En fazla arabulucu olmaya çalışabilir ama bunu AB yapmıştı. AB bu müzakerelerde çok önemli bir rol oynamıştı. Yine AB'ye dönecektir diye düşünüyorum. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın projelerinde de Türkiye'nin olmadığını görüyoruz. Konvansiyonel anlamda Türkiye, Suriye'de varlığını sürdürüyor. İran ve Rusya ile Suriye'nin ulusal bütünlüğünü koruma konusunda kendini sorumlu hissediyor ama Türkiye bu anlamda belirleyici, düzen koyucu bir ülke değildir. Türkiye'ye zaten bir talep de yok. Talep olursa belki Türkiye bir girişimde bulunabilir ama Türkiye'nin ısrarla Esad ile görüşmeyeceğim yönündeki açıklamaları Türkiye'nin işini zorlaştırıyor. Tarafsız olan bir Türkiye olursa belki Türkiye'ye talep olur ama Esad ile görüşmeyi kabul etmediği sürece ne Rusya'nın ne İran'ın Türkiye'ye böyle bir yaklaşımda bulunması söz konusu değil. Zaten ABD ile Türkiye, Kuzey Suriye konusunda farklı düşünüyor, Fransa farklı düşünüyor, İngiltere farklı düşünüyor. Türkiye sahada olan bütün taraflarla birçok alanda farklı düşünüyor. Ortak noktasının çok fazla olmadığı diğer ülkelerle bir yapı söz konusu. Bu da bana göre Türkiye, Suriye'deki ‘Arap Baharında' kaybeden taraf olmayı sürdürüyor."

    Etiketler:
    Hüseyin Bağcı, İsrail, ABD, İran
    Topluluk kurallarıTartışma
    Facebook hesabınızla yorum yapınSputnik hesabınızla yorum yapın