14:02 17 Aralık 2018
Canlı Yayın
    Eksen

    'Macron, Avrupa'daki güç ve liderlik boşluğunu doldurmaya talip'

    Eksen
    URL'yi kısaltın
    Ceyda Karan
    0 12

    Prof. Serhat Güvenç’e göre AB, Trump’ın Transatlantik ilişkilerine zarar vereceğini düşünerek güvenlik anlamında başının çaresine bakmaya yöneldi. ABD’nin dünya sisteminde yarattığı güç boşluğuna Brexit ve Merkel’in siyasetten ayrılışının eklendiğini söyleyen Güvenç, Macron’un buna oynadığı görüşünde.

    ABD Başkanı Donald Trump'ın da katıldığı Birinci Dünya Savaşı'nı bitiren ateşkesin 100'üncü yıldönümü kutlamaları Transatlantik hattındaki çatlakları daha da görünür kıldı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un evsahipliği öncesinde ‘Rusya'ya karşı ABD'den bağımsız bir Avrupa ordusu' çağrısıyla başlayan polemik, Trump'ın Paris dönüşü twitter diplomasisi ile daha da kızıştı. Paris'e giderken Macron'a ‘önce NATO'ya olan borcu ödeyin' mesajı veren Trump, dönüşte de "ABD ordusu gelip yetişmeden önce Paris'te Almanca öğrenmeye başlıyorlardı" diyerek Alman işgali yıllarına atıf yaptı. Avrupa'da Trump ABD'sine yönelik ‘husumeti' körüklemiş görünen bu polemiğin ardından Almanya lideri Merkel'in Avpura Parlamentosu'ndan ‘Avrupa'nın kendi ordusunu yaratması gerektiği' çağrısı eklendi.

    Transatlantik ittifakında ABD'nin Avrupa'dan da ‘esirgemediği' gümrük duvarı eşliğinde yükselen çatlakları, nedenleri ve olası sonuçlarını Kadir Has Üniversitesi'nden Prof. Dr. Serhat Güvenç ile konuştuk.

    ‘TRUMP'IN DÜZELECEĞİ BEKLENTİSİ VARDI'

    Prof. Serhat Güvenç'e göre, ABD ve Avrupa'da Trump'ın seçilmesinden bu yana var olan ‘düzeleceği beklentileri' artık yitirildi. Avrupalıların artık Trump'ın ‘Atlantik'in iki yakasını birleştiren ilişkilere zarar verebileceği ve bunu göze aldığına hükmettiklerini belirten Güvenç, bunun sonucu olarak Avrupa'nın kendi güvenliğini kendi ellerine almasının gündeme taşındığına dikkat çekti:

    "Başlangıçta zamanla Trump'ın düzeleceği beklentisi vardı. Fakat iki sene bu beklenen olmadığı gibi Trump odadaki yetişkinleri birer birer kovup, dış politikada kafasındakini uygulamak açısından önemli bir manevra alanı kazanmış oldu kendine. Bugün vardığımız nokta bu iki yıllık birikimli sürecin bir sonucu. Buraya gelebileceğine dair işaretler daha Trump seçilmeden önce vardı. Ama iki yıllık bekleyelim görelim süreci sona erdi. Artık Avrupalılar, Trump'ın Atlantik'in iki yakasını birleştiren ilişkilere zarar verebileceğini, bunu göze almış olabileceğini düşünerek güvenlik gibi çok hayati bir konuda kendi başlarının çaresine bakmanın zamanı geldiğini düşünmeye başladılar. Dolayısıyla bugün söylemsel olarak tırmanan durum aslında Avrupalıların kafasını bir haylidir kurcalıyordu. Macron'un da ağzından artık bu işin olası tehditler arasında Amerika'yı da içerecek şekilde Avrupa'nın güvenliğini kendisinin sağlaması gerektiği mesajı da çıkmış oldu".

    ‘TRUMP'IN İZOLASYONİST TUTUMU KÜRESELLEŞME AÇISINDAN HAYRA ALAMET DEĞİL'

    Trump'ın ABD'yi bir CEO gibi yönetmeye çalışırken, Amerikan dış politikasının izolasyonist hattını yansıttığını anlatan Güvenç, dünyanın hegemon gücü olarak müttefiklerin güvenliğine katkıdan vazgeçer hale gelinmesinin sonuçlarına dikkat çekti. Güvenç, ABD üstünlüğünü yeniden sağlamak için uygulanan bu politikanın ‘genel refaha katkıda bulunduğu düşünülen, varsayılan küreselleşme açısından hiç hayra alamet olmadığı' değerlendirmesinde bulundu:

    "Trump, Amerika'da geleneksel olarak hep tartışılagelen ya ada Amerika'daki geleneksel bir ayrımın bir tarafında duruyor. ‘Önce Amerika' diyerek aslında izolasyonist, yalıtımcı diyebileceğimiz kanatın da sözcülüğüne soyunmuş durumda. Bunları da hayata geçiriyor. Bir Transatlantikçi kanat var Amerikan dış politikasında, bir de içe kapanmacı, yalıtmacı kanat vardır. Trump aslında dünyanın her yerinde güvenliğini sağlamak zorunluluğundan ve külfetinden Amerika'yı kurtarmak ve Amerika'nın üstünlüğünü yeniden ortaya koymak, yeniden sağlamak peşinde koşuyor. Burada göz ardı ettiği şey şu: Amerika'nın Almanya ve Japonya gibi ülkelerin güvenliğini sağlarken ödediği bir bedel var. Bu bedelin karşılığında da bu ülkeler silahlanmayarak, tamamen ticarete, ekonomiye yoğunlaşarak kendi bölgelerinde hegemonya ya da askeri üstünlük peşinde koşmuyorlardı. Bu da Amerika açısından dünyanın belli bölgelerini daha kolay kontrol edilebilir hale getiriyordu. Trump bu denklemi bozarak Amerika'yı bu denklemden çektiği takdirde Almanya ve Japonya'nın ister istemez silahlanmaya daha çok yöneldiğini, daha çok kaynak ayırdığını göreceğiz. Bu iki ülkenin geçmişteki sicilleri ortada. Bunlar bölgelerinde silahlanma yarışına, güç mücadelesine girerlerse dünyanın istikrarı için çok daha hoş olmayacak neticelerle karşılaşılabilir. En azından yeni bir istikrar sağlamak çok uzun zaman alabilir. Trump bunlardan fedakarlık etmeyi göze almış gözüküyor. Bu parasal maliyeti işin başından beri söylüyor. Güney Kore'ye Kuzey Kore'nin füzelerine karşılık bir balistik hava sistemi yerleştirecekti ama ‘Ben bunun parasını isterim' demişti. Trump, Amerika'yı bir CEO gibi yönetmeye çalışıyor ama sorun şu, dünyanın diğer ülkeleri aynı mantıkla çalışmıyorlar, onlar güvenliği öncelikleyen bir mantıkla çalışıyorlar. Bu güvenliğini Amerika yardımıyla sağlayan ülkelerde bir boşluğa sebep olacak ve onları arayışa yönlendirecek. Bu nedenle Fransa ve Almanya'nın Avrupa'nın güvenliğini kendi imkanlarıyla sağlayacak bir noktaya yönelmeleri hiç şaşırtıcı değil. Trump'ın korumacı önlemleri ya da ticarete vurduğu darbeler küreselleşmenin sağladığı imkânları da daraltıyor. ‘Önce Amerika'yı, ‘Önce Fransa', ‘Önce Almanya' ya da ‘Önce Avrupa' sloganları ve politikaları izlerse hiç şaşmamak lazım. Bu da genel refaha katkıda bulunduğu düşünülen, varsayılan küreselleşme açısından hiç hayra alamet değil."

    ‘AVRUPA'DA HEM GÜÇ BOŞLUĞU HEM LİDERLİK BOŞLUĞU VAR'

    Buna karşılık Güvenç'e göre Avrupa siyasetinde de sıkıntılar eksik değil. NATO ile ilgili mali yükler ve Avrupa Ordusu tartışmalarında Fransa'nın ittifakın askeri kanadına geri dönüşün henüz yeni olduğunun unutulduğunu anımsatan Güvenç, artık Brexit'le ve Merkel'in de aktif siyaseti bırakma kararıyla birlikte işlerin değiştiği bir iklimde Macron'un ‘güç boşluğunu doldurmaya soyunduğu' saptaması yaptı.

    "Almanya için böyle bir haklılık payı var. Ama yiğidi öldürelim, hakkını yemeyelim. Fransa böyle bir suçlamada belki de en az nasibini alması gereken NATO üyesi. 2009 yılıydı, Obama seçildikten sonra ilk gezisini Türkiye'ye yapmıştı. Ama Türkiye'ye gelmeden Almanya ve Fransa'nın ortak düzenlediği NATO zirvesi kapsamında bu iki ülkeye gitmişti. Fransa'nın uzun bir aradan sonra NATO'nun askeri kanadına geri dönüşü o zirveye damgasını vurmuştu. Asıl sorgulamamız gereken aradan geçen 9 senede ne değişti? Fransa'nın 2009'da askeri kanada dönüşü Transatlantik ilişkiler ve Amerika-Fransa ilişkileri açısından bir milada karşılık geliyor deniyordu. Bu suçlama genel hatlarıyla doğru. NATO'nun hakikaten maddi külfetini büyük ölçüde Amerikalı vergi mükellefleri taşıyor. Ama Fransa, 1968'de NATO'nun askeri kanadından çekildikten sonra bu konuda bağımsızlığını korumak için kendi kendine yeterlilik konusunda azami gayret göstermişti. Zaten Avrupalı NATO üyeleri arasında sahada askeri anlamda etkili olabilecek iki ülke var; İngiltere ve Fransa. İngiltere, Avrupa Birliği'nden çıkıyor, kaldı Fransa. Dolayısıyla Fransa, İngiltere'nin olmadığı bir Avrupa'da böyle bir işin öncülüğüne soyunmanın zamanı geldiğini düşünmüş olabilir. Bu Macron'un çıkışının birinci nedeni. İki, güç boşluğu sevmez diye genel geçer bir tabir vardır. Amerika, dünya sisteminde bir boşluk bırakıyor. Özellikle Avrupa'da bırakma ihtimali olduğu boşluğu doldurmaya da Avrupa Birliği adına Fransa talip oluyor. Bunu böyle okumak lazım. Merkel, başarılı bir ulusal politikacı ama hiçbir zaman Avrupa Birliği'ni harekete geçirecek, ona enerji kazandıracak bir siyasetçi olmadı. Merkel için ‘başarılı ancak yerel olmaktan öteye gidemeyen bir politikacı' ifadesi kullanılıyor. Avrupa'da hem güç boşluğu hem liderlik boşluğu var. Bu anlamda Macron bunu değerlendirmeye çalışıyor."

    ‘AVRUPA BİRLİĞİ SÜRDÜREBİLİR BİR PROJE OLMAKTAN ÇIKTI, DAĞILIP TEKRAR BİR ARAYA GELECEK'

    Güvenç ABD yönetimi için Avrupa'nın bir öncelik olmaktan çıkmasının Avrupa'da da ‘eski düzenin kapandığına' işaret görülebileceğini vurguladı. AB'nin Brexit ve Doğu ve Orta Avrupa'ya genişleme politikalarının olumsuz sonuçlarını deneyimlediğini belirten Güvenç, birliğin sürdürülebilir bir proje olmaktan çıkmasına rağmen dağılıp yeniden bir araya gelme olasılığına atıf yaptı. Güvenç bu noktada birliğin altı temel üyesinin altını çizip, merkezi rol oynanabilmesi ve yeniden bir ‘başarı öyküsü' üretilebilmesi için çevre ülkelerle ilişkilerin tanımlanmasının önemine dikkat çekti:

    "Mevcut Amerikan yönetimi ya da Trump için Avrupa'nın çok bir önceliği olmadığı net bir şekilde ortaya çıktı, güvenlik de onun için birinci öncelik değil. Bu ikisini bir kenara koyduğunuz zaman Amerika'nın dünyada kendine nasıl bir yön çizeceğini, nasıl bir şekil alacağını belirleyecek gibi duruyor. Avrupa'nın üzerinden Amerikan'ın sağladığı güvenlik şemsiyesini çekerseniz, ihtimallerden bir tanesi. Almanya mesela nükleer silah geliştirme gibi bir ihtiyaç hissedebilir böyle bir durumda. Avrupa imparatorluğu Alman ve Fransız imparatorluğunun aslında tarihte örneği olmadık bir biçimde karmasına karşılık geliyor gibi olabilir. Çünkü tek başlarına bir imparatorluk kurmaya ikisinin de gücü yetmez. Bir de bu imparatorluk hayallerinin depreşmesi hakikaten bir dönemin sonuna geldiğimizi gösteriyor. ‘Eski düzen' döneminin kapanmaya başladığını gösteriyor. İmparatorluk hülyaları böyle geçiş dönemleri zamanlarında depreşir. Bugünün dünyasında kimsenin imparatorluk kurabileceği pek yok, imparatorluk tarafından yönetilmeye hazır kimseler de yok. Toplumlar bunlara hazır değil. Bunları da yaşadıkları için böyle bir deneyim zor gibi. Avrupa çökmüyor ama Avrupa Birliği bildiğimiz haliyle sürdürebilir bir proje olmaktan çıktı. Brexit ile İngilteresiz bir Avrupa Birliği olacak. Ama daha da önemlisi Avrupa Birliği'nin büyük bir kamu diplomasisi kampanyasıyla AB kamuoylarına sattığı doğu ve Orta Avrupa'ya genişleme projesi bir başarısızlığa dönüşmek üzere. Zira Polonya ve Macaristan gibi ülkelerde ortaya çıkan politer eğilimler, yeni ülkelerde yabancı düşmanlığı özellikle göçmen karşıtı pozisyonlar. Avusturya, İsveç gibi ülkelerde aşırı sağın yükselişi, belki çekirdek Avrupa sıkı durabilir. Yani bugünkü Avrupa Birliği'nin öncüsü ilk 6 ülke, belki biraz sıkı durabilir. Yani AB projesi bir şekilde yoluna devam edebilir. Ama her derde deva hali artık Avrupa Birliği'nin söz konusu değil. Şu da bir gerçek. Bir tarafta Amerika rakip olarak çıkacaksa Avrupa Birliği'ne bir tarafta Rusya eğer Avrupa'ya dönük bir askeri tehdit olarak düşünülecekse ve diğer tarafta Çin potansiyel hegemon olarak yükselecekse Avrupa ülkelerinin bir arada durmaktan başka çareleri yok. Ama henüz o aşamada değiller. Tahmin ediyorum bir dağılıp tekrar bir araya gelecekler. Ama Avrupa Birliği 90'larda çok merkezi bir rol kapmıştı dünya sahnesinde özellikle bütünleşme projesinin barış projesi olarak başarı ülküsü oluşturması nedeniyle. Avrupa muhtemelen artık görünür gelecekte böyle bir merkezi rol bir daha üstlenme imkânı bulamayacak. Meğerki hem kendi arasındaki hem çevresindeki üye olmayan ülkelerle ilişkilerini verimli biçimde tanımlayabilir."

    ‘TÜRKİYE COĞRAFİ OLARAK AVRUPA İLE ÖRTÜŞMEYE DAHA YATKIN'

    ABD ve AB arasında yaşanacak Transatlantik yarılmalarının Türkiye açısından ise ‘güvensizlik yaratacağı' görüşündeki Güvenç, yine de bu durumun Ankara'nın dış politikada hareket sahasının genişlettiği ve daha özerk hareket edebilme imkanı yarattığını vurguladı. Güvenç'e göre ekonomik olarak AB pazarı, askeri olarak ABD ile ilişkileri sürdürmek durumundaki Türkiye, bu gerilimde daha fazla Avrupa ile hareket eder hale gelebilir:

    "ABD-AB kapışması Türkiye açısından güvensizlik üretir. Özellikle bu ikisi dışında bir yerden algıladığı güvenlik tehditlerine karşı Türkiye'yi zayıf bırakır Transatlantik yarılmalar. Dolayısıyla Türkiye açısından ideal olan bu ikisinin arasındaki meseleleri halletmeleridir. Avrupa ve Kuzey Amerika ayakları arasında gerilim olduğu zamanda Türkiye'nin dış politikada hareket sahası genişler. Daha özerk hareket edebilme imkânına sahip olur. Rusya gibi aktörlerle kendi meşrebine uygun bir ilişki geliştirme imkânına sahip olur. Bugün de yaşadığımız tam da odur. Rusya konusunda Avrupa ve Amerika arasında bir görüş birliği olmadığı için Türkiye büyük ölçüde kendi seçtiği parametrelerde ve kendi istediği ve Rusya'nın da razı olduğu ölçüde Rusya ile ilişkilerini geliştiriyor. Transatlantik yarılma olmadığı takdirde Türkiye ittifakla hizalanma ihtiyacı hissetmeyecektir. Bir yandan Türkiye için güvensizlik üretir öte yandan da Türkiye'nin daha kendi başına buyruk hareket etme imkânı sağlar. Bunlardan hangisi Türkiye açısından kabul edilemez hale gelir, onu bekleyip görmemiz gerekiyor. Türkiye'nin şu anda ekonomik olarak Avrupa Birliği pazarına yabancı sermaye kaynağı olarak ihtiyacı var, orası kesin. Stratejik anlamda da askeri anlamda da Amerika ile ilişkilerin sürmesi isteniyor. Ama günün sonunda baktığınızda coğrafi olarak Türkiye'nin güvenlik ve ticari katkıları Avrupa ile örtüşmeye daha yatkın. Dolayısıyla bu ikisi arasındaki bir gerilimde Türkiye eğer arabuluculuk gibi iddialı bir role soyunmayacaksa giderek daha fazla Avrupa ile birlikte hareket eder bulabilir kendini."

    Etiketler:
    Brexit, Avrupa Birliği (AB), NATO, Almanya Başbakanı Angela Merkel, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, ABD Başkanı Donald Trump, Almanya, Fransa, Avrupa, Türkiye, ABD
    Topluluk kurallarıTartışma
    Facebook hesabınızla yorum yapınSputnik hesabınızla yorum yapın