03:50 17 Şubat 2020
Canlı Yayın

    'Türkiye, Yeni Zelanda katliamı ile ilgili 'Medeniyetler İttifakı'na benzer girişimde bulunabilir'

    Eksen
    URL'yi kısaltın
    Yazarı
    0 42
    Abone ol

    Prof. Hasan Ünal’a göre Yeni Zelanda’daki terör saldırısının failinin bıraktığı adeta ‘tez’ gibi manifesto şüphe yaratırken, dünyada kutuplaşmayı isteyen çevrelerin ekmeğine yağ sürmemek ve meseleye itidalli yaklaşmak lazım. Ünal, Ankara’nın İslam ülkelerine de çağrıda bulunarak Medeniyetler İttifakı benzeri bir girişimde bulunabileceği görüşünde.

    Winston Peters
    © Fotoğraf : Twitter
    Dünya, en huzurlu ülkelerden biri sayılan Yeni Zelanda'nın Christchurch kentinde iki camiye düzenlenen terör saldırısıyla sarsıldı. Kanlı katliamda yaşları 3 ile 77 arasında değişen 50 insan hayatını yitirirken saldırısını canlı yayınladıktan sonra yakalanan 28 yaşındaki Avustralyalı fail Brenton Tarrant'ın bıraktığı manifesto üzerinden büyük tartışma koptu. Tarrant'ın Pakistan, Yunanistan ve İsrail'in yanı sıra 43 günlük bir ziyarette bulunduğu anlaşılan Türkiye'yi hedef alan söylemleri dikkat çekti. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 31 Mart seçimleri vesilesiyle düzenlediği mitinglerde dünya çapında adeta yasaklanarak sosyal medyadan kaldırılmaya çalışılan görüntüleri kullanırken, Avustralya asıllı teröriste en çok cevap veren lider oldu. Yargılanma sürecini Neonazi ideolojisi için kürsüye çevirme olasılığı bulunan Tarrant'ın sayfalarca yazdığı manifestosunun arkasında başka güçler aranırken, tartışmalar da kolay dinmeyecek.

    Gelişmeleri Maltepe Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Prof. Hasan Ünal ile konuştuk.

    ‘BİR LİSTE YAPILSA, YENİ ZELANDA LİSTEDEKİ EN SON ÜLKE OLURDU'

    Prof. Hasan Ünal, Yeni Zelanda'nın farklı kimliklerin entegre olmuş yapısıyla bu tür bir terör saldırısının yaşanabileceği en son yer olduğunu anımsatırken, gerek başbakan gerekse hükümet düzeyinde aldıkları insani ve kararlı tutumun altını çizdi. Ünal, diğer yandan dünyanın diğer bölgelerinde özellikle Avrupa ve Amerika'da sığınmacı hareketleriyle oluşan yabancı düşmanlığını anımsatırken, Müslümanların bu koşullarda adeta hedef haline geldiklerini vurguladı:

    "Yeni Zelanda böyle bir olayın beklenebileceği bir liste yapılsa en son ülkeydi. Çünkü Yeni Zelanda'da hatta Avustralya'da da yabancı düşmanlığı çok az düzeyde. Bilhassa Yeni Zelanda'da yabancı-yerli ayrımı hemen hemen yok denecek düzeydeydi. Yeni Zelanda'nın yerli ahalisi Maoriler ile sonradan göçmüş olan ağırlığı İngiliz kökenli nüfus, ondan sonra yerleşmiş olan epeyce bir nüfus bunlar içinde Müslümanlar da var. Baya entegre bir toplum yapısı sergiliyorlardı. Bu olaya rağmen başta başbakan ve hükümet üyeleri olmak üzere Yeni Zelanda hükümeti gayet iyi bir sınav verdi o maksatlı olay karşısında. Gayet dikkatli ve samimi açıklamalar yaptılar. Bu olayın dünyaya kutuplaşmaya gitmesine ve özelikle de ülkelerinde böyle bir şey yaratmasına izin vermeyeceklerine dair kararlılık sergilediler. Bu felaket olayın ardından belki sayabileceğimiz iyi şeyler. Öbür taraftan olayın bir de genel dünya boyutu var. Özellikle soğuk savaşın sona ermesinden bu yana başta kıta Avrupa'sı olmak üzere kısmen İngiltere'de zaman zaman Amerika'da ortaya çıkan değişik hareketler var. Bunların kıta Avrupa'sındaki versiyonu ağırlıklı olarak yabancı düşmanlığı tezine dayanıyor. Ve buradaki yabancıların büyük bir bölümü Müslümanlardan oluşması onları bir tür hedef haline getiriyor."

    ‘DÜNYADA KUTUPLAŞTIRMAYI İSTEYENLERİN EKMEĞİNE YAĞ SÜRMEMEK LAZIM'

    ABD'de 11 Eylül saldırıları sonrası başlayan bir İslamofobi'ye ve 2011 sürecinde IŞİD olgusunun ortaya çıkmasına atıf yapan Ünal, henüz Yeni Zelanda'daki son saldırının arkasında dünyayı kutuplaştırmaya çalışan bazı çevrelerin bulunup bulunmadığını bilmediğimize dikkat çekerken, meseleye itidalli yaklaşmak gerektiğini vurguladı:

    "Amerika'da ise doğrudan bir İslamofobi var, 11 Eylül olaylarıyla başlayan ve giderek artan. Bunların hepsinin topluma bir şekilde belli servisler tarafından enjekte edilmeye çalışılması da ihtimaller dahilinde. Mesela IŞİD'in tamamen herkesten bağımsız ortaya çıkması, ikide bir Fransa ve Belçika'da saldırılar düzenlemesi, bunlar tesadüf olamaz. Trump'ın dediği gibi belki de IŞİD, Obama ile Hillary Clinton'ın kurduğu ve yönettiği bir örgüttü herhalde. Çünkü hiçbir Müslüman ülkeyle bir alakası olmadığına göre bu örgüt nereden çıktı diye düşündüğünüzde Trump'ın vardığı bu sonuçlara katılmamak pek de mümkün değil. Şimdi sebepleri ve içeriği itibariyle birbirinden farklı özellikler gösterse de dünyada böyle bir kampanya var. Bu zaman zaman terör eylemleri şeklinde kendini gösteriyor. Şimdi buradaki bu katil de yaptıklarıyla aslında böyle bir dünya kutuplaşmasını arzu ettiğini gösteriyor. Bunun bireysel bir eylem mi yoksa arkasında başka çevrelerin olduğu ya da o çevrelerin yönlendirdiği ya da doğrudan onlarla bağlantılı bir eylem mi olduğunu bilemiyoruz. Bunu Yeni Zelanda otoriteleri ne kadar derine inebilirler, ne yapabilirler, ondan sonra öğreneceğiz. Ama bireysel bir eylem olduğundan bire hareket edecek olsak, bu işi dünyada bir kutuplaşmaya götürmek isteyen çevrelerin ekmeğine yağ sürdüğüne şüphe yok. Dolayısıyla başta Türkiye gibi ülkeler olmak üzere herkese dikkatli olmak görevi düşüyor. Dikkatli ve metaneti elden bırakmadan ve dünyanın böyle bir kutuplaşmasına izin vermeyecek mesajlarla konuya yaklaşmak lazım. Aksi takdirde bu tür teröristleri ortaya sürenlerin yapmak istediklerine ya da onların değirmenine su taşımış oluruz diye düşünüyorum.

    ‘TÜRKİYE, YENİ ZELANDA OLAYINDA KİLİT KONUMDA'

    Ünal'a göre, Yeni Zelanda saldırısını düzenleyen Brenton Tarrant'ın manifestosunda sergilediği altyapının bugün Avrupa'da temeli yok. Avrupalıların zaman zaman Hıristiyanlık ve Musevilik üzerinden okuma yapmalarına rağmen benimsenmiş medeniyetin Hıristiyanlık ve kilise baskılarına karşı yükseldiğini anımsatan Ünal, teröristin adeta doktora tezi gibi yazılmış manifestosunun başka yerlere işaret ettiği kanısında. Tarrant'ın seçtiği isimler, tarihler ve sembollere dikkat çeken Ünal, adeta Haçlı seferlerine dönme mesajlarının beyhude bir çaba olduğunun da altını çizdi:

    "Hakikaten bunun bilgi ve belgelerle desteklenen bir analizini yaptığımızda maddi bir altyapı olmadığı açık. Mesele birincisi Avrupa Hristiyan bir coğrafya değil. Hristiyanlığın temsilcisi bir medeniyet de değil. Bazen Avrupalılık kimliğini Türkiye'nin AB'ye girmemesi için savunan çevreler Avrupalılık kimliğinin neticede altyapısında Hristiyanlık ve Musevilik olduğunu, Türklerin bu medeniyetin bir parçası sayılamayacağını, tersine bu medeniyetin öteki tarafı olması gerektiğini söyleseler de biz biliyoruz ki Avrupa'da ortaya çıkan ve bütün dünyanın katman katman benimsediği medeniyet, insanlığın ortak medeniyeti ve 1600'lerden itibaren Hristiyanlığın ve kilisenin baskısına karşı gelişmiş bir medeniyet. Burada kilisenin hemen hemen belirleyici hiçbir özelliği yok. Zaten kıta Avrupa'da olsun, İngiltere'de olsun, kilisenin günlük hayatta hiçbir rolü olmadığını hepimiz biliriz. Dolayısıyla böyle bir altyapı yok. Nasıl bir terörist ise böyle bir terör eylemini sanki doktora tezi yaparmış gibi hazırlamış. Mesela isimler, tarihler, seçtiği semboller, ‘fevkalade'. O yüzden zaten onun tek başına 28 yaşındaki bir terörist tarafından iki yıl çalışılarak gerçekleştirilemeyeceği intibası doğuyor insanda. Ben yıllarca Balkan tarihi okudum, okuttum üniversitelerde. Mesela 1389'da Sultan Murat Hüdavendigar'ı şehit eden Sırpın ismini Miloş olarak biliyorum. Ama soyadının Obiliç olduğunu ilk anda hatırlayamayabilirim. Çünkü Sırp tarihinde meşhur Miloşlar vardır. Bunlardan hangisi diye düşünürüm ilk anda. Ama Obiliç olduğunu biliyor, onları yazıyor, alt alta getiriyor. İstanbul'un fethinden önceki adına referanslar veriyor. Tarihler semboller seçerek nefret söylemi oluşturuyor. Mesela Balkanlara bakalım yakın zamanlarda. Yugoslavya'nın dağılması sırasında meydana gelen savaşlarda 1995'te Boşnakların yok olmaktan kurtaran kimdi, Amerikan'ın öncülüğünde gerçekleştirilen Türkiye'nin hem diplomatik hem de askeri katkıları olan NATO hava operasyonları sayesinde oldu. NATO, Sırp Ortodokslarını bombalayarak durdurdu. 1999'da Kosovalı Müslümanları yine Miloseviç liderliğindeki fanatik Sırp yönetiminin saldırılarından kim korudu? Amerika Birleşik Devletleri'nin öncülüğünde girişilen NATO hava harekatı. Amerika'nın Ortadoğu'daki büyük Kürdistan merkezli ve Türkiye'ye de olabildiğince zarar veren dış politikasını sürekli eleştiren biri olduğum için bu örnekleri kolaylıkla verebiliyorum. O katilin aslında vermeye çalıştığı mesajların olgusal altyapısının olmadığına dair. Çünkü bugünkü dünyada 20.yy, 19.yy ve 18. yy'da belirleyici olan şey devletlerin çıkarlarıydı, bugün de böyledir. Bugünün dünyasını bir orta çağ Haçlı seferi dönemine götürmeye çalışmak hemen hemen beyhude bir çabadır. Ama bu çabada çok sayıda insanların ölümüne sebep olabilir, bu tür terör eylemlerine gerekçe olarak gösterilebilir. Bunlar üzücüdür."

    ‘TÜRKİYE, İSLAM ÜLKELERİNİ TOPLAMALI, İTİDAL ÇAĞRISINDA BULUNMALI'

    Ünal'a göre bu gelişmeler karşısında Türkiye kilit ülke konumunda. Saldırganın kullandığı tarihsel semboller ve söylemler itibarıyla hedef tahtasına oturttuğu Türkiye‘nin sorumlu davranan bir ülke olarak kendisini ortaya koyması gerektiğini belirten Ünal, Ankara'nın İslam ülkelerini de bir araya getirecek Medeniyetler İttifakı'na benzer bir proje ile barış ve istikrara hizmet edebileceği görüşünü dile getirdi:

    "Türkiye temsil ettiği değerler itibariyle kilit bir konuda. Saldırganın kullandığı tarihsel semboller ve söylemler itibariyle hedefinde olan bir ülke olarak Türkiye tam sorumlu davranan bir ülke olarak kendisini ortaya koymalı. Bu seçimler sırasında maalesef Türkiye'de birçok konu seçimlere malzeme oluyor. Onu bir kenara koyarsak, mesela Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın açıklamalarının son bölümünde şöyle bir şey var. ‘Siz buraya iyi niyetle gelirseniz Çanakkale'ye, bizim misafirimiz olursunuz, ama kötü niyetle gelirseniz, sonunuzun ne olacağını biliyorsunuz' diyor. Oradaki iyi niyetle gelirseniz cümlesi üzerine odaklanmak lazım. Çünkü Avustralya halkıyla, Yeni Zelanda halkının buraya kötü niyetli gelmesini gerektirecek bir kavgamız yok, olamaz da zaten. Onlarca yıldır Avustralya, Yeni Zelanda halkıyla bu Anzak günü kutlamaları vesilesiyle Çok iyi ilişkiler kuran bir milletiz. Rahmetli Atatürk'ün 1934'te verdiği mesaj zaten bütün Avustralya ve Yeni Zelanda halkının tarihsel hafızasına kazanmış durumda. Atatürk ki ırada savaşmış bir komutan olarak, orada hayatını da kaybedebilirdi. Askerlerinden çok sayıda şehit ve yararlı verdiğini bilen bir komutan olarak ne kadar güzel mesajlar vermişti. Bu ikisini birleştirerek bizim Türkiye olarak yapmamız gereken şey, bu teröristlerin istediği gibi dünyada bir kutuplaşmaya doğru gidişatı hızlandırmalarına izin vermemek olmalı. Türkiye geçmiş yıllarda o zamanlar değeri çok iyi anlaşılmayan Medeniyetler İttifakı projesini yürütmüştü. Belki ona benzer bir isimle yeni bir girişimde bulunabilir. Mesela İslam ülkelerini çağırabilir toplantıya. Onlara itidal tavsiyesinde bulunabilir. İyi mesajlar verilmesini, dünyanın böyle bir kutuplaşmaya değil barış ve istikrara ihtiyacı olduğunu söyleyebilir Türkiye. Türkiye'nin buna ihtiyacı var ve İslam dünyasının da buna ihtiyacı var. Ayrıca içinde bulunduğumuz dünyanın zaten böyle Müslümanlar ve Müslüman olmayanlar diye bir kavgaya sürüklenmesi böylece kutuplaşması ihtimali hemen hemen sıfır. Bunu körüklemek, böyle üç beş tane teröristi ya a sağda solda böyle terör eylemleri düzenlemek isteyen grupların daha fazla hevesli hale gelmesine neden olmanın ötesinde bir şey sağlamaz. O yüzden benim görüşüm Türkiye kendisini böyle bir noktada konumlandırmalı. İkinci bir şey de Yeni Zelanda hükümetinin çok olumlu bir tavır sergiliyor olması. Yeni Zelanda'da zaten böyle bir ırkçılık, yabancı düşmanlığı, İslamofobi gibi yaygın bir altyapı, kültürel bir birikim olmadığı için Yeni Zelanda yönetimi tam manasıyla şaşırmış durumda. Bunu Yeni Zelanda'da gerçekleştirilmesinin ne anlamı var, bu nedir diye, çok yerinde mesajlarla karşılık veriyorlar. Oradaki Müslüman ahali de büyük ölçüde Yeni Zelanda'ya entegre olmuş bir ahali, hükümet içinde birçoğu. Üst düzey görevlerde olan Müslüman asıllı insanlar var. Onların bu birlikteliğine de desek verecek açıklamalarla ve politikalarla devam ettirmek lazım. Mesela 25 Nisan tarihi bu açıdan iyi bir fırsat sunabilir Türkiye'ye. O zaman seçimler de sona ermiş olur. Türkiye 25 Nisan'a giden günlerde hakikaten ortamı yatıştırmak, yumuşatmak ve olması gerektiği noktaya çekmek için projeler üretebilir."

    Topluluk kurallarıTartışma
    Sputnik hesabınızla yorum yapınFacebook hesabınızla yorum yapın