20:16 04 Aralık 2020
Canlı Yayın

    ‘Türkiye'nin Kanal İstanbul ile Montrö’yü kendi eliyle tartışmaya açması tehlikeli’

    Eksen
    URL'yi kısaltın
    Yazarı
    0 55
    Abone ol

    Mustafa Özbey'e göre, Kanal İstanbul'un gerekçeleri ve dayatma ile gündeme taşınması sorunlu, diğer ülkeler kanaldan geçmeye zorlanamaz. Türkiye'nin bu proje ile Atatürk'ün dehası olan Montrö Sözleşmesi'ni tartışmaya açmasını tehlikeli bulan Özbey, ABD'nin bile dokunamadığı 'Karadeniz Karadenizlilerindir' felsefesinin yıkılacağına dikkat çekti.

    Erdoğan yönetiminin ilk olarak 2011'de ortaya attığı ve sonradan rafa kaldırdığı 'çılgın proje' Kanal İstanbul'u bu kez ısrarla yeniden gündeme taşıması Türkiye'de büyük tartışmalar kopartmış durumda. İstanbul Boğazı'na paralel yapay bir kanal projesine gerekçe yapılan sebepler ve çevresel etkileri bilim insanlarının eşliğinde Türkiye kamuoyunda enine boyuna ele alınırken, meselenin dış ayağında Türkiye'nin İstanbul ve Çanakkale boğazlarındaki egemenlik haklarını garanti altına alan 1936 tarihli Montrö Sözleşmesi var. Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Montrö ne getirdi, ne götürdü" söylemiyle şimdiden sözleşmeyi tartışmaya açtı. Türkiye'nin egemenlik haklarını garantilerken, yabancı askeri gemilere tonaj ve kalış süresi kısıtlaması getirerek Karadeniz'in askerileştirilmesini önleyen, diğer yandan kıyıdaş devletlere haklarını teslim ederken, ticari gemilere de geçiş serbestisi sunan Montrö Sözleşmesi projeden nasıl etkilenecek?

    Kanal İstanbul'u ve Montrö'yle ilgili jeostratejik resmi emekli amiral Mustafa Özbey ile konuştuk.

    'Kanal İstanbul'da bir dayatma var'

    Mustafa Özbey'e göre, devletin ülkenin kalkınması ve ilerlemesi için projeler geliştirmesi normalken, bunların toplumla paylaşılıp artı ve eksileriyle irdelenebileceği şeffaf bir ortamın sağlanması da önemli. Kanal İstanbul'da ise bu sürecin işletilmediğini ve projenin aniden öne atılıp adeta topluma dayatıldığını belirten Özbey, gerekçelendirilmesindeki sıkıntılı noktalara dikkat çekti:

    “Proje aslında yeni değil 2011’de önce gündeme geldi. Aradan oldukça uzun bir zaman geçti. Cumhurbaşkanı birkaç hafta önce tekrar çok güçlü bir şekilde hemen hemen tüm hazırlıkları da yapılmış bir şekilde gündeme getirdi. Bununla ilgili toplumla ayrıntılı paylaşma yerine, ‘biz tüm hazırlıklarımızı yaptık, bundan sağa sola sapmayız, o nedenle bunu uygulayacağız teması içinde de toplumla paylaşmadan bu projeyi olabilecek en süratli şekilde de ihaleye çıkarma kararı iradesi ifade edildi. Ben vatandaş olarak şunu görüyorum. Devlet tabii ki projeler yapacak, bu ülkenin kalkınması ve ilerlemesi için çok önemli. Ancak her bir projenin de bana göre olmazsa olmaz özelliği demokrasilerde toplumla paylaşıp şeffaf bir şekilde artılarını eksilerini herkesin irdeleyebileceği bir ortamı sağlamak. Bu projede böyle bir özellikle maalesef yok. Bir dayatma özelliği var, bu beni çok mutsuz ediyor vatandaş olarak. İkincisi, ortada iki temel gerekçe var bu projeyi gündem getirmelerinde. Biri, boğazda geçiş güvenli değildir, bu proje sayesinde güvenli olacaktır. İkincisi, Türkiye’nin boğazlardan elde ettiği gelir sınırlıdır, bu kanal sayesinde geliri arttıracağız. Her ikisi eğer bu kanalın yapılması ve 20 milyar dolarlar olarak telaffuz edilmese bile hesaplara göre öyle çıkacak bir şeyin karşılığı olacak mı sorusunu gündeme getiriyor. Boğazlardan geçmişte her geçiş su yolunda ya da karayolunda olduğu gibi eğer üzerinde hareket eden cisimler varsa kazanın olma ihtimali her zaman içinde vardır. Geçmişte de oldu, gelecekte de olacak. Siz buradan güvenli geçiş için acaba yeterli olarak bu boğazdan geçişle ilgili regülasyonu daha iyi hale getirerek güvenliği arttırabilir misiniz?”

    'Boğaz'a alternatif kanal açıp hiçbir devleti buradan geçmeye zorlayamazsınız'

    Kendisinin de 1994'te Boğazlar'dan geçiş tüzüğünün kaleme alınmasında emeği geçen biri olduğunu anlatan Özbey, gerek kaza riskleri gerekse gelir elde edilmesi meselesinde Türkiye'nin atabileceği adımlar olduğunun altını çizerken, iktidarın ise asli meseleleri dikkatten kaçırdığını vurguladı. Boğaz'a alternatif bir kanal açılarak buradan geçilmesine hiçbir devletin zorlanamayacağını belirten Özbey, iktitdarın meseleleri gerçekçi temelde tartışmadığını vurguladı:

    “Ben 1994 yılında yapılan boğazlardan geçiş tüzüğünün kaleme alınmasında emeği geçen bir kişi olarak söyleyeyim. Bu konuda 94’ten önceki kazalarla 94’ten sonraki bazı küçük kazalar mukayese edildiğinde çok ciddi şekilde güvenlik parametrelerinin arttığını ve kazaların azaldığını görüyoruz. Bununla ilgili de uzmanların yine söyledikleri ilave alabileceğimiz her türlü tedbir, Türkiye’nin egemenlik hakkı ve Montrö’nün bize verdiği yetkiler içinde zaten var. O nedenle yeni bir kanal açmak yerine neden bir elimizdeki bu yetkiyle geçişleri daha güvenli yapabileceğimiz işlemleri yapmayalım, bu kadar maliyeti niye katlanarak üstümüze alalım? Dolayısıyla bir diğer güvenlik konusu da şu; boğazlardaki en dar aşağı yukarı 750 metre civarında, sizin açacağınız kanal 300-350 metre civarında. Siz nasıl olacak da 800 küsur metre kanalda yapamadığınız geçişi, 350 metre genişliğindeki bir kanalda yapacaksınız? Boğaz kazaları olur, gemilerin makinelerinde bir arıza olur. En önemli kazayı bir çarpışma olmadan veya sahile bindirmeden geçiştirecek olan konu o gemilerin demirlemesidir. Kanal açtığınız zaman orada hiçbir şekilde dibi beton olan bir yerde böyle bir demirleme imkanınız da olmayacak. O kanalın tamamının kapanma riski de olacak. Dolayısıyla birinci gerekçe düşüyor. İkincisi gelir arttırma diyorlar, alakası yok. Çünkü Türkiye dilediği anda bu gelirleri de arttırabilir. O dönemde altın frank denen bir uygulamayla geçişlerle ilgili alınacaklar belirlenmişken bir yerde kendimizi sınırlayarak bunun 1980’li yıllardaki kurunu sabitlediğimiz için şu an onu artan değeri üzerinden yapmıyoruz. Bugün Türkiye bununla ilgili artan değer üzerinden eskalasyon yapsa şimdiye kadar edindiği yıllık gelirin 4 katı daha fazla gelir elde edebilir. Siz boğazın alternatifi kanal açtınız, onun sonunda da dediniz, ‘Ey gemiler boğazdan değil buradan geçeceksiniz’, yok böyle bir şey. Türkiye hiçbir devleti bu su yolundan şuraya geçeceksin diye yönlendirme hakkına sahip değil. Uluslararası deniz hukukunun ve teamüllerin sonucu olarak. Bir kanal açacaksınız, bununla ilgili dünyanın maliyeti ortaya çıkacak, ama kanal geçişinden gelir elde etme bir soru işareti olarak akıllarda kalacak. Bunun üzerine yatırım yapılabilir mi, yapılmaması lazım. Ama öte yandan da rant dediğimiz kanalın çevresindeki arsaları gayrimenkul olarak değerlendirme dediğimiz süreçte bir gemi niyetleniyorsa o zaman siz boğazlardan geçişi güvenli yapmayla boğazlardan daha fazla gelir elde etmeyi bu amaç için kullanıyorsunuz demektir ki bu da herhalde halkı kandırmakla eşdeğer olur. Daha gerçekçi olalım.”

    'Montrö Atatürk'ün dehasının sonucudur'

    Türkiye'nin Atatürk'ün dehası sayesinde 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi'ni dahiyane bir zamanlama ile bütün bir uluslararası topluma kabul ettirdiğini söyleyen Özbey, bugün Türkiye'de 'Montrö lobisi' gibi söylemleri ortaya atanların bu sözleşmenin anlamına dahi haiz olmadıklarını belirtti.

    “Montrö 1936 yılında haydi bir anlaşma yapalım diyerek ortaya çıkan bir anlaşma değil. 1970’li yıllarda Karadeniz’in bir Osmanlı iç denizi olmaktan çıkıp Rusya’nın Karadeniz’e inmesiyle birlikte Marmara, Çanakkale dahil boğazlardan geçiş her zaman için jeopolitik tartışmanın çok kapsamlı bir sorunu ve çatışması halinde devam etmiştir. Dolayısıyla Lozan Anlaşması yapıldığı zaman her şey Türkiye tarafından yönlendirildiği şekilde kabul edilmiş emperyalistler tarafından. Fakat iş boğazlara geldiğinde durun bir dakika dediler, burası öyle bizim size hemen tapuyu vereceğimiz bir yer değil. O nedenle de Türkiye bana göre yine dahiyane bir zamanlama ile orada karşı çıkmak yerine önce Lozan ile tapuyu cebime koyayım, onun arkasından da zamanı geldiğinde boğazlarla ilgili egemenliği de tekrar cebime koyacak bir strateji izleyen bir dahi Atatürk’ten söz edebiliriz. Dolayısıyla Montrö ile ilgili imza yetkisine gelene kadar dünyanın bu su yollarıyla ilgili devamlı çatışma üreten bir geçmişi olduğunu ve bunun sonunda çatışmayı ortadan kaldırmak için de Montrö maddelerinin inanılmaz sentezler sonunda ortaya çıktığı gerçeğini unutmamak lazım. İkinci bir nokta biz Montrö’de o noktaya gelindiğinde Atatürk’ün yine muhteşem bir zamanlama dehası var. İkincisi donanma kurma dehası. Burada itiraz ettiniz, hayır ben burayı istiyorum dediniz. Donanmanız yok o zaman. Havuzlanması, donanma kurmanız tamamen boğazlara karşı bir çatışma ortama çıkarsa onu kazanmanın yollarını sağlamakla ilgili. Birisi sabah kalktı, Montrö’ye oturdu da altına herkes imza attı değil. Çok önemli arkasında bir geçmişi olan bir süreçten bahsediyoruz. Bununla ilgili de eğer o anlaşma 36 yılında değil de 38’de yapılmaya kalksaydı, dünya zaten 2. Dünya Savaşı ortamına giriyor. Hiç kimse masaya oturmazdı. Montrö lobisi diyorsa birileri. Hatta Montrö lobisi kimden talimat alıyorsunuz şeklinde söylüyorlar. Keşke onlar Montrö’nün ne olduğunu bilseler de onun da etrafında nasıl toplanmak gerektiği kendilerine bir sorsalar."

    'Karadeniz Karadenizlilerindir'

    Özbey, Montrö Sözleşmesi'nin 'anavatanın tapusunun onaylanması' anlamına geldiğini belirtirken, aynı zamanda 'Karadeniz'in Karadenizlilerin olduğu' algısıyla denetiminin Türkiye'ye emanet edildiğini vurguladı. Özbey, Kanal İstanbul'la ilgili olarak ise, "Türkiye, 84 yıldır yönettiği, kanaviçe gibi işlediği bu süreci şu anda kendi eliyle tartışmaya açmıştır" diye konuştu.

    "Montrö şudur; önce egemenliği sizde olmayan sadece geçici iskanın sizde olduğu anavatanınızın o bölgesinin tapusunun onaylanmasıdır. İkincisi, oradan geçişlerin gerek savaş gemisi gerek ticaret gemisi ile ilgili her türlü geçişini yönetme erkinin size devredilmesidir. Üçüncüsü, o anlaşmanın diğer bir önemli özelliği ‘Karadeniz güvenlik açısından Karadenizlilerindir’ algısının yine denetimin size emanet edilmesidir. Siz aynı zamanda Karadeniz’in güvenliğinin emanetçiliğini de yapıyorsunuz. Dolayısıyla birileri Montrö’nün özünü anlamadan hadi biz yaptık oldu gibi yaklaşımlarla aslında çok tehlikeli kapılar açıyorlar. Türkiye’nin bir ikinci dünya savaşını, bir soğuk savaş dönemini mükemmel şekilde Montrö’yü uygulayarak 84 yıldır yönettiği, kanaviçe gibi işlediği bir süreci şu anda Türkiye Cumhuriyeti kendi eliyle tartışmaya açmıştır. Bu çok tehlikeli bir şey, çünkü bundan önce de Montrö’de memnun olan ve olmayanlar vardı ama kimse elini değmiyordu. Çünkü yapılacak yeni anlaşmanın ne getireceğini kimse bilmediği için. Biz bunu yaptık, Çanakkale’den geçermiş de orada şu olurmuş, bu gibi şeyler teknik ve lüzumsuz konular.”

    'ABD ve NATO'daki kıyıdaş müttefikler, Montrö'yü tartışmaya açmak için hazırlığa başlamıştır'

    Özbey, Türkiye'nin stratejik olarak kendi eliyle Montrö'yü tartışmaya açmasının sakıncalarına da işaret etti. ABD'nin bile el sürmeye yeltenemediği teamülü bir dokunulmazlık yaratmış böylesi bir sözleşmenin devletin en tepesindeki isim tarafından tartışılmaya açılmış olması Özbey'e göre ABD ve NATO içinde Karadeniz'e kıyıdaş ülkeleri de değişiklik için hazırlığa itecek:

    “Stratejik olarak baktığımızda Türkiye kendi eliyle Montrö’yü tartışmaya açmıştır. Bu ne tehlike getirecek? Atlantik’in önünde ve şu anda Karadeniz’de sahilden olan Romanya ve Bulgaristan ile koordineli olarak biz ilk 5. Yıl tamamlandığında, yani Montrö’nün tartışmaya açılması için, biz bunu nasıl gündeme getiririz diye bir süreci başlatmak için hazırlık yapıyorlar. Türkiye’nin kazancı ne burada? Yapıp bu maliyetle siz ne güvenliği ne de parasal gelirinizi arttırabiliyorsunuz? Öbür taraftan bu emaneti sürdürmenin size sağladığı en önemli güvence neydi? Bana göre kendi tanımımla biz 84 yılı içinde şunu sağladık, bu konuda o kadar mükemmel şekilde bu anlaşmanın bize verdiği sorumlulukları yürüttük ki bu tüm dünyada Montrö sözleşmesi için teamülü bir dokunulmazlık yarattı, bu Türkiye’nin başarısıdır. Şimdi siz yarattığını teamülü dokunulmazlığı yani Amerika’nın elini sürmediği şeyi simdi siz dokunulabilir hale getirdiniz bunu savunanlara da Montrö lobisi diye kendi kanallarınızdan yönlendirme yapıyorsunuz. Dolayısıyla bunun bir bedeli olacak, bu jeopolitik bedeldir. Şu anda uluslararası toplum önce Türkiye kendi içinde kavga yapsın diye sessizlik içinde izliyor her şeyi, bir yandan da not alıyor. Erdoğan dedi ki, "Montrö ne getirdi, ne götürdü"... Şunu görmek lazım. Bir kere en tepedeki kişi resmen Montrö ile ilgili kafasında soru işaretleri olduğunu ilan etmiş oldu. Onun arkasından sözcüsü Kalın her ne kadar Montrö’yü tartışmayız demişse de peki o zaman ben şunu diyorum. Siz nasıl tartışmayacaksınız, 5 yıl doldu birisi getirecek bunu önünüze koyacak. Sizin de şikayetlerinizle ilgili tüm devletin sorumlularına söylediklerine de siz bun tartışıyordunuz bakın sizin kayıtlarınız bu diyerek getirecekler."

    'Karadeniz Karadenizlilerindir felsefesi yıkılır'

    Atlandik sisteminde ve Ortadoğu'da ve Doğu Akdeniz'de onca sıkıntılar yaşanırken, Avrasya ekseninin gelişmekte olduğunu vurgulayan Özbey günümüzde bir tek Karadeniz coğrafyasının 'barışçı' karakterde durabildiğini, bunda da Montrö'nün etkisi bulunduğunun altını çizdi. Özbey, Kanal İstanbul ile ilgili girişimlerin jeopolitik sonuçlarının 'Karadeniz Karadenizlilerindir' felsefesinin yıkılması olacağı görüşünü dile getirdi:

    "Dünya şuraya gidiyor. Türkiye inanılmaz bir Avrupa ile Asya’nın birleştiği süreçte Avrasya dediğimiz Atlantik sisteminin çökmekte olduğu bir süreç yaşanıyor. Bunun da jeopolitik ara kesiti Polonya sınırından başlıyor, Karadeniz’den geçip Suriye’ye kadar iniyor, bir kolu da Doğu Akdeniz’de. Bu büyük savaşta en güvenli olan yer Karadeniz idi, hepsine nasıl bir kan gölge olduğunu görüyoruz. Burada bu Avrasya süreci bir yerde şunu sağlıyor 1 Kuşak 1 Yol ile birlikte. Uluslararası taşımacılıkla iki eksen biri Rusya üzerinden Avrupa’ya diğeri Türkiye üzerinden Avrupa’ya geçecek eksende Karadeniz burada nerede? Hem Rusya hem de Türkiye’den geçen iki eksenin tam ortasında yer alan bir jeopolitik mükemmeliyette bir yer. Şimdi bu o kadar fazla iştah kabartıyor ki Karadeniz, Karadenizlilerindir felsefisini yıkmak için çok büyük çaba olacak. Çünkü Avrasya geçişlerindeki yerin kontrolünde siz 21 gün kalıp sonra geri çekilerek daimi bir etki yaratamazsınız. Amerika’nın Afganistan’da üstelendiği maliyet milyarlarca dolar. Niye oradan çıkmıyor beş para etmez hiçbir şey üretilmez bir yerden Afyon üretmek dışında. Çünkü jeopolitik yönden o kadar önemli ki orada o maliyetle durulması gerekir. Şimdi siz bunlar yaşanmışken eline de böyle delme fırsatı geçmişken Amerika Birleşik Devletleri’nin gerek kendisi gerek NATO’nun Karadeniz’deki ülkelerini kullanarak orada manipülasyon yapmak için şu anda ne kadar bir iştah kabarttığını gözlemlemeyecek miyim? Bunu Montrö lobisi dedikleri bir yerde tartışmaya açmak istiyor, bunları görmeden bunlarla ilgi jeopolitik gerçekler bizim önümüze gelmeden bunları da dikkate alarak kanalla ilgili karar verilmesi gerektiğini düşünüyorum.”

    İlgili konular:

    Fatih Portakal: Kanal İstanbul projesinin amacı ABD ordusunun Karadeniz'e girişinin önünü açmak
    Erdoğan'ın Kanal İstanbul açıklaması çimento hisselerini uçurdu
    Bakan Kurum'dan 'Kanal İstanbul' açıklaması: İBB'nin tek taraflı protokolden çekilme hakkı yok
    Etiketler:
    Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Montrö Anlaşması, Montrö, Kanal İstanbul Projesi, Kanal İstanbul, Türkiye
    Topluluk kurallarıTartışma
    Sputnik hesabınızla yorum yapınFacebook hesabınızla yorum yapın