18:33 25 Mayıs 2020
Canlı Yayın

    'Korona kriziyle Keynesçi politikalara dönüş mümkün değil, kriz uzarsa daha baskıcı ve faşizan modele gidilebilir'

    Eksen
    URL'yi kısaltın
    Yazarı
    Çin’de başlayan koronavirüs salgını (2436)
    0 121
    Abone ol

    Dr. Fatih Yaşlı’ya göre koronavirüs, 2008'de neoliberal paradigmadan vazgeçmeyen kapitalist sistem için krizin tetikleyicisi oldu. Keynesçiliğe dönüşü olası görmeyen Yaşlı, kriz uzarsa daha baskıcı ve faşizan bir paradigma değişimi olabileceği görüşünde.

    Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) pandemisi, dünya çapında kapitalist sistemin açmazlarını ortaya sererken, yeni bir dünya düzenine yönelik tartışmaları yoğunlaştırdı.

    Çin'in ardından pandeminin yeni merkezi Avrupa ve ABD olurken, kamusal alanın olabildiğince özelleştirildiği coğrafyada halk sağlığının korunması ve devletlerin aldıkları tedbirlere dair tercihleri sorgulanıyor. Kimi düşünürken kapitalizmin sonunun yaklaştığı savını ortaya atarken, kimileri de sistemin 'yenilerek çıkabileceği' görüşünü dile getiriyor.

    "Kapitalizmin sonu mu?", "Küresel düzen nereye gidiyor?", "Sosyalizme yönelik olur mu?" tartışmalarını, Abant İzzet Baysal Üniversitesi'nden Dr. Fatih Yaşlı ile konuştuk.

    '2008 krizinde neoliberal paradigmadan vazgeçilmedi'

    Dr. Fatih Yaşlı, kapitalizmin belirli periyodlarla krizler yaşadığını belirtirken, 1929 krizi sonrasında benimsenen Keynesçi politikalar, savaş ve Sovyet modeli eşliğinde 1970'lere kadar emek-sermaye-devlet uzlaşmasına dayalı yönelimin daha sonra neoliberal paradigmaya evrildiğini anımsattı. Dünyanın 45 senedir bu süreci yaşadığını vurgulayan Yaşlı, 2008'de yaşanan ve etkileri günümüze kadar geçmeyen krizde ise neoliberal paradigmadan vazgeçilmediğine dikkat çekti:

    "Kapitalizmin belli periyotlarda krizler yaşadığını, sonrasında bu krizlerden kendini yenileyerek çıktığını biliyoruz. Son 100 yıldır yaşananlar bize bunu gösteriyor. 1929 krizi yaşandı. Bu krizden sonra kapitalizm ‘bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’ sloganında somutlaşan serbest piyasacılıktan, liberal devlet modelinden uzaklaşan, ekonomiye devletin müdahale ettiği Keynesçi denilen politikalar benimsedi. Keynes esas olarak şunu söylüyordu: Her arz kendi talebimi yaratır şeklindeki piyasanın görünmez elinin ekonomiyi düzenlediği iddiası doğru değildir. Kapitalizmde her zaman talep eksikliği yaşanacaktır. Dolayısıyla devlet ekonomiye talep yönlü müdahalelerde bulunmalıdır. Yani insanların gelir düzeylerini bir şekilde arttırması gerekir. Bunun sonucu aslında kapitalizmin 1950’li yıllardaki vahşi modeline karşı yürüyen sınıf mücadelelerini, sendikalaşmayı, grev hakkını ve aynı zamanda 1917’deki Sovyet devrimini göz önüne alırsak; kapitalistler 1929’dan sonra sosyal refah devleti dediğimiz modele geçtiler. Esas olarak halkın alım gücünün, talebin arttırılması bunun temelinde yer alıyordu. İktisat tarihçileri 1929 sonrası özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra 1970’li yıllara kadar geçen dönemi bir tür adeta kapitalizmin altın çağı olarak tarif ederler. Çünkü büyüme oranları yükselmiştir, bebek ölüm oranları düşmüştür, kar oranları artmıştır, işçilerin genel olarak hayat düzeyi, gelirleri, standartları artmıştır. Altın çağ denilen ve emek-sermaye-devlet arasındaki uzlaşmaya dayanan bu süreç 1974 petrol kriziyle birlikte sona erdi. Bu tarihten itibaren yeni bir paradigma meydana geldi. Bu sefer de liberal ideologlar tarafından neoliberalizm adını veriyoruz denildi. Ekonominin krize gerisinde devletin ekonomiye müdahale etmesi, kamu sektörünün genişlemesi var. O zaman devleti küçültmek lazım, yani özelleştirmeleri, deregülasyon, kuralsızlaştırmaları gündeme getirmek lazım. Bütçede devletlerin ayırmış olduğu sosyal devlet niteliği veren kalemlerin küçültülmesi lazım. Devlet eğitim, sağlık, sosyal güvenlik ve konutu tekrar özel sektöre bıraksın. Sermaye üzerindeki vergi yükü azaltılsın. Böylece ekonomi düzlüğe çıkabilir şeklinde neoliberal paradigma gündeme gelmişti. Neredeyse 45 yıldır da biz bu paradigma içinden geçiyoruz. En son kriz 2008 yılında yaşanmıştı. O zamanki krizde de neoliberal paradigmadan vazgeçilmedi. Ama acaba yeniden Keynesçiliğe dönülür mü, sosyal devlet önemli mi değil mi tartışmaları o zamandan beri devam ediyor. Aslında şu an yaşadığımız sürecin 2008 krizinin artçı sarsıntılarıyla ilişkilendirilerek okunması lazım. Tekrar bir krize geldik."

    ‘Krizin en temel nedenlerinden biri kapitalizmin finansallaşmış olması’

    Yaşlı, aslında kapitalizmin yeni bir kriz yaşayacağı, dünya çapında bir resesyonun olabileceğinin zaten konuşulduğunu anımsatırken, koronavirüsün burada 'tetikleyici' olduğunu vurguladı. Kapitalizmin yaşadığı krizin basitçe bir 'virüse' indirgenemeyeceğini söyleyen Yaşlı, asıl problemin 'finansallaşma' olduğunun altını çizdi. Şu anda devletlerin dünyanın her yanında kapitalizmi kurtarmak için müdahalelerde bulunduğunu, esas olanın halk sağlığı değil, sistemin kurtarılması olduğunu söyleyen Yaşlı, "Kapitalist sistem kurtulursa sanki insanlık kurtarılacakmış gibi bir algı yaratıldı. Biz de şu an o politikaların içerisinde kendi sağlımızla ilgili neler geleceğini anlamaya çalışıyoruz” vurgusunu yaptı:

    "Aslında kapitalizmin yeni bir kriz yaşayacağı, 2020 yılında bir resesyonun söz konusu olabileceği, dünya ekonomisinde genel bir durgunluğun olacağı konuşuluyordu. Korona aslında bu işlerin tetikleyicisi oldu. Şu an kapitalizmin yaşadığı kriz basitçe bir virüse indirgenemez. Bunun sinyalleri zaten geliyordu. Nasıl ki geçmişteki hadiselerde tek bir tetikleyici sanki işi ortaya çıkarıyormuş gibi algılandıysa şimdi de benzer bir şey söz konusu. Koronadan ayrı olarak örneğin petrol fiyatlarının Suudi Arabistan ile Rusya arasındaki ihtilaf sonucu düşmesi meselesi de vardı. Almanya ve Amerika’dan gelen resesyon haberleri vardı. Korona ile de birlikte kapitalizm çok açık bir kriz içerisinde. Bu krizin en temel nedenlerinden biri içinde yaşadığımız kapitalizmin finansallaşmış olması. Yani paradan para kazanması döneminin kapitalizmini derin bir şekilde idrak ediyoruz. Sürekli olarak birtakım türev piyasalar dediğimiz her şeyin aslında alınıp satılabildiği, spekülasyona konu olabildiği bir kapitalist dönemden geçiyoruz. Zaman zaman bu spekülatif hareketler fırsatçıların balon dediği dönemler yaşıyorlar. Sonrasında da piyasada öyle bir hadise yaşanıyor ki bu balonun bir şekilde sönmesi gerekiyor. Şimdi de bütün dünya piyasalarında çok ciddi arka arkaya borsalarda değer kayıpları yaşandı, Türkiye de dahil olmak üzere. Bu çöküşleri engelleyebilmek için serbest piyasa paradigmasının, kendiliğinden işleyen mekanizma paradigmasının, bir kez daha krizle birlikte yerli yeksan olduğunu görüyoruz. Şu an devletler dünyanın her tarafından kapitalizmi kurtarmak için birtakım müdahalelerde bulunuyor. 20 gündür herkes bunun farkında ama devletler açısından artık esas olan mesele halk sağlığı değil öncelikli olarak kapitalist sistemin kurtarılması. Kapitalist sistem kurtulursa sanki insanlık kurtarılacakmış gibi bir algı yaratıldı. Biz de şu an o politikaların içerisinde kendi sağlımızla ilgili neler geleceğini anlamaya çalışıyoruz.”

    ‘Kapitalizm kendiliğinden çökebilecek bir sistem değil’

    Koronavirüs vesilesiyle önde gelen düşünürler de dahil pek çok insan kapitalizmin çöküşü ve sosyalizmi konuşur hale gelirken Fatih Yaşlı, kapitalist sistemin öyle kendiliğinden çökecek bir sistem olmadığını belirtti. Meselenin üretim araçlarının sahipliği, emek-sermaye ilişkisi ve sınıfsal olduğunu anımsatan Yaşlı, bu süreçte dünya halklarının meselenin gerisindeki gerçek nedenleri görmeye başlamasıyla alternatif seçeneğin gündeme taşınabileceğini vurguladı. Yaşlı, koronavirüs vesilesiyle örneğin ABD'de bile sağlık sisteminin özelleşmiş olması ve tedavinin meta haline gelmesinin konuşulmaya başlandığını belirtti. Meselenin bu krizin etkisinin ne kadar devam edeceği olduğunu kaydeden Yaşlı, 60 sene önceki Keynesçi modele dönüşe olasılık vermezken, krizin uzaması halinde kapitalist sistem içinde yeni paradigma değişiminin gündeme taşınabileceğini dile getirdi:

    "İki ay önceki kapitalizm çok iyi bir şey olsaydı, herhalde aradan bu kadarcık bir süre geçmişken dünyada yaşanan felaketin ne olduğunu bu kadar iyi görüyor olmazdık. Kapitalizm öyle kendiliğinden çökebilecek bir sistem değil. Çökse bir süre muhtemelen bir şekilde yoluna devam edecek. Çünkü üretim araçlarının sahipliğiyle ve emek-sermaye ilişkisi ile ilgili bu. Esas burada sınıf mücadelesine bakılmalı. Eğer gerçekten dünya halkları, başımıza gelen bu hadisenin gerisindeki gerçek nedenleri görmeye başlarsa ancak o zaman kapitalist alternatif bir seçeneğin gündeme geleceğini söyleyebiliriz. Son 40 yıldır yaşadığımız bütün süreçlerin bir piyasa mekanizmasına tabi kılındığını, her şeyin bir fiyatı olur, alınır satılır hale getirildiğini görüyoruz. Örneğin sağlık sisteminin özelleştirilmesi, ilaçların, tedavinin bir meta haline gelmesi şu anki durumun vahametini gösteriyor. Amerika Birleşik Milletleri dün vaka sayısında Çin’i geçti. Bu aynı zamanda dünyanın en neoliberal devletinin sağlıkla olan mücadelesinin boyutlarını gösteriyor. ABD’de milyonlarca insan sağlık sigortasından yoksun. Daha öncesinde Obama’nın herkesi kapsayan bir sağlık sigortası getirdiği, Trump’ın da bu yasayı değiştirdiğini biliyoruz. Bugün de aşıdan tutun da tedaviye kadar tüm bunların birer meta olmasının sonuçlarını deneyimleyerek göreceğiz. Ama kendiliğinden bir normale dönüş ya da başka bir sisteme geçiş tartışması yapılacaksa, şuna bakılmalı. Bu virüsün öldürücü etkisi daha ne kadar devam edecek. 2 ay sonra bu işler ererse, muhtemelen kapitalisteler hiçbir şey olmamış gibi yollarına devam etmek isteyeceklerdir. Ama öte yandan virüs bu şekilde ölümcül niteliğini devam ettirir ve dünyadaki talep düzeyi bu kadar düşük kalmaya devam ederse kapitalistler bir paradigma değişimine gidip gitmeyeceklerini kendi aralarında tartışacaklardır. 60 yıl öncesinin kapitalizmine geri dönülsün, mutlak anlamda Keynesçi model sergilensin gibi şeylerin mümkün olduğunu düşünmüyorum. Çünkü bu kadar küreselleşmiş, finansallaşmış aynı zamanda kar elde etmek için kar oranları düşerken rekabetin bu kadar derinleştiği bir ortamda kapitalisteler kısa vadeli çıkarlarından kolay kolay vazgeçmeyeceklerdir. Belki devletler sermaye sınıfının her zamanki gibi haklı olmaya çalışıp yeni bir paradigmayı tesis etmeye çalışabilirler. Ama bu kadar finansallaşmış ve reel üretimden kopmuş bir kapitalist sistemde kola kolay geriye dönüş olacağını zannetmiyorum."

    'Aksine daha otoriter, baskıcı, faşizan sisteme gidiş olabilir'

    Yaşlı, kapitalizmin alternatifleri söz konusu olduğunda ise otomatik olarak daha özgürlükçü ve eşitlikçi bir sisteme geçişin söz konusu olmayacağını anımsattı. Aksine sonucun daha otoriter, baskıcı, faşizan ve normalleştirilmiş OHAL'in geçerli olduğu bir sisteme gidiş olabileceğini vurgulayan Yaşlı, meselenin virüsün asıl vuracağı ve 'sürü bağışıklığına' tabi tutulan alt sınıfların ne yapacağı olduğunu kaydetti. Krize rağmen işlerine gitmek zorunda bırakılan emekçilere atıf yapan Yaşlı, insanlığın geleceğinde belirleyici olacak şeyin sınıf mücadelesi olduğunun görülmesi gerektiğinin altını çizdi:

    "Bunun dışında kapitalizmin alternatifleri söz konusu olduğunda kapitalizm şu an bir kriz yaşıyor. Ama bu otomatik olarak kapitalizmin bugünkünden daha özgürlükçü ve eşitlikçi bir sisteme dönüşeceği anlamına gelmez. Aksine buradan çıkan sonuç daha otoriter, baskıcı ve faşizan bir sistem de olabilir. Batıda şöyle bir tartışma dönüyor. Virüse karşı ilan edilen resmi ya da gayri resmi OHAL, devletin yurttaşları bir şekilde evlere tıkmayı başarmış olması, yurttaşların gönüllü şekilde kendilerini eve kapatmaları sonucunda yarın bu virüs bittiğinde, devlet aklı tüm bu yönetim stratejisini nasıl kullanacak? Olağanüstü halin zaten uzunca bir süredir siyaset felsefecileri istisna durumunun kural haline gelmesinden, OHAL’in normalleşmesinden, yaşadığımız konjonktürün adı konulmamış bir olağanüstü hal rejimi olduğundan bahsediyordu. Şimdi devlet aklı muhtemelen virüs bittikten sonra OHAL yönetim stratejisini toplumsal başkaldırıyı, muhalif akımları, alternatif sistem arayışlarını bastırmak için de kullanabilir. İnsanların özellikle virüsün vuracağı alt sınıfların, yani sürü bağışıklığı adı altında hastalığa açık hale getirilen mağdur kesimlerin ne yapacakları meselesi. Eğer bugünkünden daha iyi, daha adil, eşitlikçi bir sistem kurulmayacağı tartışması yapılıyorsa bunun için bakılması gereken yer sınıf mücadelesi. Yaşadığımız süreçte her şeyin sınıfsal ve siyasal olduğu argümanıyla çok daha iyi şekilde görülebiliyor. Sağlık başta olmak üzere her şeyin metalaştığı, piyasalaştığı bir toplumda sürekli güncel olarak sınıf mücadelesinin nasıl gerçekleştiğini görebiliyoruz. İnsanlara sürekli evde kal çağrıları yapılırken, öte yandan ekonomi çarkının durmaması adına her gün insanlar işe gitme zorundalar. Fabrikalar, atölyeler, ofislerde sosyal mesafeden bahsediliyor. Ama insanlar hala üretim bantlarında, masalarda, bir şekilde yan yana çalışmak zorundalar. Bu sadece Türkiye için geçerli değil, Amerika ve İngiltere’de de benzer bir süreç görüyorum. Bir kez daha her şeyin sınıfsal olduğunu, insanlığın geleceğinde belirleyici olacak şeyin sınıf mücadelesi olduğunu görmemiz gerekiyor.”

    'Piyasacı liberal devletlerle Rusya, Çin ve İran gibi daha kolektif kapitalist oluşumlar arasında hegemonya mücadelesi yaşanacak'

    Yaşlı, koronavirüs krizinin ABD ile Çin arasında zaten devam eden hegemonya mücadelesine de yansıdığını söyledi. ABD yönetiminin bazı 'adlandırmalarla' virüsün sorumluluğunu Çin'e yıkma çabasının da bunun bir parçası olduğunu belirten Yaşlı, bu yaklaşımın kapitalizmin pazar ekonomisinin ekolojik yıkım, betonlaşma gibi kendi günahlarının üzerinin örtülmesini sağlaması açısında işlevsel görüldüğünü dile getirdi. Yaşlı'ya göre, önümüzdeki süreçte piyasa ekonomisi yanlısı liberal devletlerle Rusya, Çin, İran gibi daha kolektif kapitalist oluşumlar arasında bir hegemonya mücadelesi yaşanacak:

    "ABD ile Çin arasındaki yeni bir rekabet değil. Uzun zamandır devam ediyor çünkü bütün projeksiyonlar önümüzdeki 20 yıl içinde Çin’in ekonomik düzlemde ABD ekonomisinin önüne geçeceğine dair ipuçları veriyor. Muhtemelen de Amerika’daki çeşitli mahfillerde buna dair birtakım beyin jimnastikleri yapılıyor. Yani Çin’in yükselişini durdurmak için ne yapılması gerekir? Bir yanda Çin ile doğrudan bir savaşı bir an önce çıkarmayı düşünen kesimlerin olduğu söyleniyor. Öte yandan ekonomik rekabetin neticesinde Çin’in yenileneceğine inanan kesim var. Virüs de bunun somutlaştığı alanlardan biri oldu. ABD’de Trump yönetimi ve çevresindekiler bu virüsü Çin veya Vuhan virüsü olarak adlandırılması gerektiğini söylüyorlar. Bu da hegemonya mücadelesinin bir parçası. Bu mücadelede her zaman neyi nasıl adlandırdığımız da önemlidir. Dolayısıyla virüsün sorumluluğunu Çin’e yıkmak, Çin’den çıktığı için virüsü böyle adlandırmak uluslararası sistemin hem ABD’nin Çin ile olan rekabetini göstermesi açısından hem de kapitalizmin kendi günahlarının üzerinin örtülmesini sağlaması açısında işlevsel görünüyor. Yani Amerika’da milyonlarca sağlık sigortasından yoksun insan var ama önemli olan virüsün Çin’den çıkmış olması ya da Çinlilerin yarasa yiyor olması gibi birtakım kültürel ırkçılığa varan söylemleri izliyoruz. Halbuki meselenin gerisinde basitçe insanların yeme içme kültürlerinden ziyade kapitalist sistemin dünyayı getirdiği yer var. Ekolojik yıkım, doğal felaketlerin aslında basit felaketler olmayıp her şeyin Pazar endeksli bir şeye kavuşmasıyla bunun bir bağlantısı var. Kurduğumuz şehirlerle, betonlaşmayla doğayı uğrattığımız yıkımla aslında bugünleri hazırladık. Virüsün yayılmasını kolaylaştıran faktörlerden biri de bu. Önümüzdeki süreçte özellikle serbest piyasa ekonomisi yanlısı liberal devletlerle Rusya, Çin, İran gibi daha kolektif kapitalist oluşumlar arasında bir hegemonya mücadelesinin yaşanacağı belli. Amerika Birleşik Devletleri dünya liderliğini bir şekilde Çin’e kaptıracağından korkuyor olabilir. Çünkü hem Çin hem Rusya’nın batıya ciddi yardımlarda bulunduğunu görüyoruz. İtalya örneği bize açık şekilde Avrupa Birliği’nin nasıl bitik bir proje olduğunu, karşılığının olmadığını gösteriyor. Yani AB, İtalya’ya gereken yardımı bir türlü yapmazken Çin ve Rusya’dan oraya yardımlar geliyor. Virüsün kendisi önümüzdeki 40 yıllık hegemonya mücadelesinin, yani dünya sisteminin lider ülkesinin kim olacağı mücadelesinin herhalde sinyallerini verecek. Burada alınacak tutum virüs ile nasıl savaşılacağı, diğer uluslara ne kadar kimin yardım edip etmeyeceği herhalde o ülkenin itibarını, dünya sistemi içindeki liderlik konumunu da belirleyecek gibi görünüyor."

    'Batı karşıtlığının da yer aldığı bir üçüncü yoldan bahsetmek mümkün değil'

    Fatih Yaşlı'ya gödre, Türkiye'de Erdoğan yönetiminin koronavirüs ile mücadele stratejisi 'adı konulmamış sürü bağışıklığı', beslendiği kaynak ise 18'inci yüzyılın ruhu ve karakteristiği. Yaşlı, bunun 'ekonomi alanında neoliberalizm, siyasi ve toplumsal alanda ise dinselleşme' olduğunu belirtirken, Batı karşıtlığının da yer aldığı bir üçüncü yoldan bahsetmenin mümkün olmadığını vurguladı. Yaşlı, önlem paketinin sadece yüzde 3'ünün emekli kesimleri ilgilendirdiğini anımsatırken, neredeyse tamamının sermaye kesimini kurtarmak üzerine olduğuna dikkat çekti. İktidarın virüs konusunda attığı adımların sınırını hep din olgusunun belirlediğini dile getiren Yaşlı, diğer sağ hükümetlerde olduğu gibi Türkiye’nin de yönetim karakteristiğinde sadece piyasacılık ve dinsellik olduğunun altını çizdi:

    "Bir üçüncü yoldan bahsetmek mümkün değil. Bilakis şu an izlenen stratejinin, yani adı konulmamış sürü bağışıklığı stratejisinin 18. yüzyılın ruhu ve karakteristiğinden çok açık bir şekilde beslendiğini görüyoruz. Ekonomi alanında neoliberalizmin, siyasal ve toplumsal alanda ise dinselleşme. Şu an açıklanan 100 milyarlık paketin sadece yüzde 3’ü (emekli maaşların 1500 liraya çıkarılması vs.) belki çalışan emekçi sınıfları ilgilendirebilir. Ama onun dışındaki bütün paketin içeriğinin yüzde 95’ten fazlası sermaye kesimini kurtarmak üzerine kurulu durumda. Tam da bu nedenle 20 günlük bir karantinayla tüm ekonominin durdurulması göze alınamıyor. Neoliberal politikaların hesapsızlığının neticesinde devlet kasasında Merkez Bankası’nda doğru dürüst para kalmadığını da biliyoruz. Şu anda bu krizin ekonomik anlamda yönetilmesi iktidar açısından çok olası görünmüyor. Şu an yapılabilen şey ekonominin çarklarının durmaması için bu süreci bu şekilde idare etmek ve günü kurtarmak. 18. Yüzyılın diğer boyutu dinselleşme. Uzunca bir süre iktidarın virüs bağlamında attığı adımların sınırını hep din belirledi. 'Camiler kapatılsın mı?' tartışması yapıldı. Çok geç kapatıldı. Namazlar toplu kılınacak mı tartışmalardı oldu, Umre’den gelenlerin bir şekilde toplumda virüsün hızlandırdığını biliyoruz. Esas mesele akşam yatsı namazından sonra cami hoparlörlerinden herkes evlerinde otururken, yükselen dua sesler ve Erdoğan’ın da bu işi dua ve sabırla atlatacağız demesi. Bütün sağ hükümetlerin yaptığı birbirine benzeyen bir modelden bahsediyoruz. Ekonomi alanında sistemi nasıl kurtaracağına dair, günü kurtarmakla malul birtakım girişimler, öte yandan ise toplumsal herhangi bir tepkiyi bastırmayı hedefleyen dinselleşme dalgasının derinleşerek devam etmesi. Bunun dışında ellerinde bir yöntem ya da seçeneğin olduğunu düşünmüyorum. Çok bildiğimiz klasik uygulamalar. Daha önce Soma meselesinde de, deprem tartışmalarında da aynı şeyi gördük. Hükümetin karakteristiği herhangi bir şekilde değişmiş değil piyasacılık ve dinselleşme üzerine kurulan model şu an devam ettiriliyor.”

    Konu:
    Çin’de başlayan koronavirüs salgını (2436)
    Etiketler:
    Tedbir, Salgın, Neoliberalizm, Resesyon, David Keynes, kapitalizm, Koronavirüs, Fatih Yaşlı
    Topluluk kurallarıTartışma
    Sputnik hesabınızla yorum yapınFacebook hesabınızla yorum yapın