10:31 31 Mayıs 2020
Canlı Yayın

    ‘Kamu sağlığını bir yana bırakıp hayat normale dönüyor dendiğinde arz ve talep yönlü büyük güçlükler yaşanacak’

    Eksen
    URL'yi kısaltın
    Yazarı
    0 0 0
    Abone ol

    Prof. Hayri Kozanoğlu'na göre, hayat koronavirüs'ün risklerine rağmen aşamalı normalleşmeyi zorlasa da kriz kaçınılmaz. Halklarına para desteği sunan ülkelerin aşırı yoksulluğu ötelediğini söyleyen Kozanoğlu'na göre küresel krizden Çin'in etkilenmesi kaçınılmaz. Kozanoğlu, Türkiye'nin borçları ve rejim krizi yüzünden daha zorlanacağı görüşünde.

    Dünya çapında hayatı durduran koronavirüs pandemisi (Kovid-19) karşısında insanlığın mutlak zaferi henüz ufukta görünmezken, ekonomik kriz kaygıları alınan tedbirlerin aşamalı olarak kaldırılmasını getiriyor. Başta Avrupa ülkeleri olmak üzere ABD'deki pek çok eyalet ve Türkiye gibi ülkeler dahil vaka sayılarındaki azalmadan hareketle aşamalı biçimde mayıs ayında hayatı yeniden işler kılacak adımlara yöneldi. Koronavirüs'ün ilk dalgası yavaş yavaş savuşturuluyormuş izlenimi bunda etkili olurken, ikinci dalganın olup olmayacağı yahut aşının bulunup bulunmayacağı da meçhul. Ancak diğer yandan IMF, Dünya Bankası ve ILO gibi uluslararası kurumlar dünyayı 1929 benzeri bir büyük buhranın etkisi altına alacağı öngörülerinde bulunuyorlar.

    Koronavirüsle toplum sağlığının kapattığı hayatın açılmasını, küresel ekonomideki durum eşliğinde Altınbaş Üniversitesi'nden Prof. Hayri Kozanoğlu ile konuştuk.

    'Yoksullaşanlar bir an önce normalleşmeyi zorluyorlar'

    Prof. Hayri Kozanoğlu'na göre, salgın öncesinde zaten ciddi yavaşlama yaşanan dünya ekonomisinde koronavirüs salgınıyla birlikte oluşan olumsuz tabloya dikkat çekti. Uluslararası Çalışma Örgütü gibi kurumların yoksulluk ve işsizliğin çok daha vahim boyutlar alacağına dair sürekli güncelledikleri raporlarına atıf yapan Kozanoğlu, krizin farklı ülkeleri, farklı sınıfları ve farklı sektörleri değişik düzeylerde etkilediğini vurgularken, tüm bunların bir an önce 'normalleşmeyi' zorladığını vurguladı:

    “Zaten salgın öncesinde de dünya ekonomisinde ciddi bir yavaşlama söz konusuydu. Büyüme tahminleri aşağı çekilmişti. Salgın da üstüne gelince çok ciddi bir yoksulluk ve işsizlik görünümü ortaya kondu. Uluslararası Çalışma Örgütü ILO, bu konuda kapsamlı çalışmalar yapıyor. Raporlarını iki haftada bir yeniliyor. O raporlardaki rakamlar durumun nasıl öngörülenden de kötüye gittiğini çok açık bir şekilde ortaya koyuyor. Çünkü ilk raporda 48 saatlik tam çalışma haftası üzerinden buna denk gelecek 25 milyon iş kaybı olacağını öngörmüştü. İki haftaki sonraki raporunda bu rakamı 195 milyona çekti. Daha sonra ise son raporunda 330 milyona kadar bu rakam çıktı. Özellikle yoksul ülkelerde yaygın olan sokak satıcıları, el sanatlarıyla geçinenler, küçük esnaf kayıt dışı ekonomide yer alan 1.4 milyar kişinin işini kaybetme riskiyle karşı karşıya olduğunu söylüyor. Bu da kabataslak dünya iş gücünün yüzde 50’sine denk geliyor. Gerçekten zor bir durumla karşı karşıya dünyadaki emekçiler. Bu da farklı ülkeleri, farklı sınıfları ve farklı sektörleri değişik düzeylerde etkiliyor. Örneğin eğitim sektöründe çalışanlar bu süreçten az zarar görüyor. Sağlık sektöründe çalışanlar çok ciddi tıbbi bir risk ile karşı karşıyalar. Ama buna rağmen işlerini devam ettirebiliyorlar. Ama konaklama, yiyecek-içecek, sanat, kültür aktivitelerinde istihdam edilenler krizden çok şiddetli şekilde etkileniyorlar. Bir de bu sürenin uzamasıyla birlikte işsiz kalan, gelirinden yoksun duruma düşen emekçiler de bir an önce sağlık riskini göze alarak bir an önce işe dönmek istiyorlar. Aslında bilinen sınıfsal yarılmaların ötesinde böyle bir durum da ortaya çıkıyor. İşini evinden yürütebilenler kapanma süresinin uzamasından risklerin iyice geride bırakıldıktan sonra hayatın normale dönmesi için adım atılmasından yanalar. Ama işlerinden yoksun kalanlar, geçimleri iyice zor duruma düşenler de Amerika’daki gösterilerde olduğu gibi bir an önce iş yerlerinin açılmasını talep ediyorlar. Dünyada böyle bir kaos ortamı da hüküm sürüyor.”

    ‘Halka para desteği yapan ülkeler aşırı yoksulluğu öteledi’

    Salgın tedbirlerinin hafifletilmesi ile birlikte insanların zaruri ihtiyaçları dışında harcama yapmaya yanaşmayacaklarını söyleyen Kozanoğlu, salgın sonrası normal hayata dönüş sürecinde güvensizlik ortamında arz ve talep yönlü büyük güçlükler yaşanacağı kanaatinde. Kozanoğlu’na göre, Almanya ve ABD gibi ülkeler halka para desteği sağlayarak karantina sürecinde yaşanabilecek aşırı yoksulluğu ötelemiş oldu:

    “Avrupa’da 2020’nin ilk çeyreğinde yüzde 3.6 daralma rakamı açıklandı. Bu yıllık bazda yüzde 14.4’e denk geliyor. Hiç görülmemiş bir oran. Amerika’da ise çeyreklik yüzde 1.2, yıllık 4.8 daralma görüldü. Fransa’da bu 5.8’e kadar çıkıyor. Almanya ekonomisi 2020’nin tamamı için 6.2 daralma beklediğini açıkladı. Yılın ikinci çeyreğinde nisan, mayıs, haziranı içeren dönemde çok daha korkutucu rakamlarla karşılaşılması söz konusu. OECD’nin araştırmalara göre yıllık yüzde 25-30 daralma bu çeyrekteki 7.5’luk bir daralmaya denk geliyor. Bu kapsamda Türkiye’yi de yüzde 24-25 aralığında gösterdi. Sokağa çıkan insanlar bir tur attıklarında bu rakamlarla gerçeğin örtüştüğüne kolaylıkla kanaat getirebilirler. Ekonomiyi açıyoruz denmesiyle birlikte her şey normale dönecek mi, ne yazık ki çok zor. Bunun iki nedeni var; arz ve talep. Talepten başlayalım. İnsanlar ‘Hayat normale dönüyor’ dendiğinde eski standartlarına ulaşamayacaklar. Bunun değişik nedenleri var, 4 maddede topladım. Birincisi bu süreçte İngiltere’de gelirlerinin yüzde 80, Almanya’da yüzde 60’ını aldılar. Amerika’da kişi başına 1200 dolar ödendi. Açlık, aşırı yoksulluk bir şekilde ötelenmiş oldu. Ama bu dönemde özellikle düşük gelirliler kenardaki tasarruflarını harcadılar. İnsanların ertelenmiş borçlarını ödemek, nakit açıklarını kapatmak gibi kaygıları var. Bu nedenle hemen harcamaya girişmeyecekler. İkincisi bir belirsizlik, güvensizlik ortamı olduğu için de en zaruri ihtiyaçları dışında harcama yapmayacaklar. Üçüncüsü insanların bu süreçte harcama kalıpları değişmiş olabilir. Sinemaya gitmek yerine evde çevrimiçi platformları tercih edebilirler. Kafelere niye para veriyorum, evimde içerim diyebilirler. Dördüncüsü de insanların korkuları, tedirginlikleri devam edecek. Kolay kolay açıldı dendiği zaman da bir lokantada oturmayı, spor salonuna gitmeyi istemeyebilecekler. Bu 4 nedenle talep ciddi şekilde düşecek. Üretim açısından da aynı şey geçerli. Üretime başlanan yerlerde de fabrika düzenleri, hizmetler sektöründe işyeri düzenleri tekrar yapıldı. Üretim seyrekleştirildi, aralar açıldı. Bu bir verimsizliğe neden olacak. İşçi ücretleri düşse de iş gücü maliyetleri artabilecek. Dünyadaki çok yaygın olan tedarik zincirlerinde bir halkada sorun varsa, bu bütün halkalara yansıyabilir. Amerika’da bunun belirgin örneği, bunu ulusallaştırma, üretimi içeriden yapma politikalarıyla kapatma yoluna gidilirse de bu da maliyetlerin yükselmesine neden olacak. Bir de dünya ekonomisi üçüncüsü genelde yavaşladığı için ihracat yoluyla krizi aşma şansı da iyice kapanacak. Türkiye’nin nisan ayı ihracatta yüzde 41 daralma yaşamış. Türkiye’nin ihracatının kabataslak yarısının Avrupa’ya olduğu düşünülürse İngiltere, Fransa, İspanya’ya olan ihracat yüzde 60 civarında azalmış. Almanya’ya olan ise yüzde 35 oranında bir düşüş göstermiş. Yani ülkelerin içinde bulundukları sıkıntıları ihracat yoluyla açma şansları da çok yok. Mesela Türkiye 2018 kriziyle karşılaştığında dünyada genel olarak hüküm süren bir ekonomik kriz söz konusu olmadığı için döviz kuru değer kaybedince ihracatı arttırarak bir şekilde krizi hafifletmek söz konusu olmuştu. Böyle bir çıkış yolu da yok. Kamu sağlığını, riskleri bir yana bırakıp da hayata tekrar dönelim, ekonomik faaliyetleri hızlandıralım dendiği zaman da yine arz ve talep yönlü büyük güçlükler ekonomileri ve insanları bekliyor.”

    'Boşluğu Türkiye'nin dolduracağı senaryoları yazıldı ama...'

    Erdoğan yönetiminin salgın döneminde karşılığı olmayan ekonomik senaryolar öne sürdüğü görüşündeki Kozanoğlu, dünyayı etkisi altına alan ekonomik resesyondan Türkiye’nin diğer ülkelere göre daha fazla etkileneceğini dile getirdi:

    “Türkiye’de gerek Maliye Bakanı Berat Albayrak gerek AKP rejiminin savunucuları gerçekten çok yaratıcı senaryolar üretme hünerini gösteriyorlar. Kriz başlarında Çin’in Vuhan bölgesinden kaynaklanmıştı. Dünyanın atölyesi olan Çin ekonomisinin çöküşe doğru gittiği bu boşluğu Türkiye’nin dolduracağı senaryoları yazıldı. İkinci aşamada Çin’in toparlanarak salgını tahmin edilenden daha kolay atlatacağı anlaşılınca bu sefer turizme ilişkin haritalar yayınlanmaya başlandı. Turistler İtalya, İspanya, Fransa’dan kaçarken Türkiye’ye akın edeceklerdi. Türkiye kadar salgına karşı korunaklı bir ülke yoktu. Fakat Türkiye’de vakaların artmasıyla birlikte bu senaryo da unutulmaya yüz tuttu. Türkiye’nin şimdi de büyük bir lojistik merkezi olacağı üzerinde duruluyor. ‘Türkiye dünyanın 55 ülkesine tıbbi malzeme yardımı yaparak bu sürecin en güçlü ülkesi olduğunu gösterdi. Dünyanın lojistik üssü olacak. Çin’den gelen sevkiyatla Avrupa’yı birleştiren bir merkez olacak’ gibi. Ama bunların pek inandırıcılığı, bir karşılığı yok. Çünkü bütün coğrafyalarda eş zamanlı yaşanan bir ekonomik kriz söz konusu. Bunun kolaylıkla atlatılması da mümkün değil. Bir de Türkiye gibi özellikle yabancı kaynaklara ihtiyaç duyan bir ekonomide bu sermaye akışlarının durmak bir yana tersine dönmesi. Türkiye’den sermaye çıkışı başlaması ve Türkiye’nin net borç ödeyicisi durumuna gelmesiyle birlikte Türkiye diğer ülkelerden çok daha fazla etkilenecek. Zaten IMF raporunda 7 tane en kritik durumdaki ülke sıralanırken, Türkiye de bu listede yer almıştı. Türkiye tabiri caizse iki arada bir derede bir ülke. İş gücünün fazlam eğitimli olmadığı, yeni teknolojilere uyum sağlamakta yeterince beceri gösteremediği bir yer. O nedenle sürekli tekrarlanan yüksek katma değerli, yüksek teknolojili üretimlerde Türkiye söz sahibi olamıyor. Bu tek başına söylemekle olacak bir şey değil. Ülkede laiklik geçerli değilse, aydınlanma değerleri egemenlik kazanmamışsa, başta bürokrasi olmak üzere liyakatin önemi yoksa, üniversite rektörlüklerine çoğunlukla ilahiyat fakültesi mezunları atanıyorsa, bu liste uzatılabilir. Bir ülkenin zaten buralarda çok fazla iddialı olma şansı yok. Öbür taraftan düşük teknolojili ucuz emeğe dayanan sektörlerde iddialı olmak için de Türkiye fazlaca zengin bir ülke. Yani Bangladeş, Vietnam ve benzeri ülkelerde iş gücü çok daha ucuz. İşgücü maliyetlerinin artması üzerine aslında Çin de belli sektörlerde üretimin buralara kaydırmış durumda. Türkiye’nin burada da çok fazla rekabet şansı yok.”

    ‘Türkiye’nin sorunu ekonomiden öte bir rejim sorunu’

    Kısa vadeli reçetelerle Türkiye’nin fazla ilerleme sağlamasının olanaksız olduğunu belirten Kozanoğlu, Türkiye’de tek sorunun ekonomi politikaları olmadığını, bunun başta bir rejim sorunu olduğunu dile getirdi:

    “Türkiye’nin küçük orta işletmelerinin oldukça yaratıcı bir potansiyeli var. Sebze-meyve üretimi, tarım belli sektörler hala emek yoğun çalışıyor. O nedenle gelişmiş batı ülkelerine göre belli üretimlerde avantajlı. Turizm potansiyeli yüksek. Böylelikle bir şekilde belli bir düzeyin altına düşmüyor. Ama buradan bir sıçrama yapması bir ülkenin kolay değil. AKP rejiminin de gerek başkanlık sistemi gerek AKP’nin iktidar olmasıyla birlikte egemenlik kazanan kültürel ortamın Türkiye’nin böyle bir sıçrama yapmasına izin vermesi mümkün değil. O nedenle Türkiye’nin tek başına sorunu uygulanan ekonomi politikalarından öte bütün bir rejim sorunu, demokrasi, insan haklarının egemen olması, aydınlanma değerlerinin benimsenmesi, ekonomide kamuculuğun benimsemesi, yani sırayla sayacağımız olmazsa olmazların hiçbir tanesi uygulamada yok. Ülkeyi yönetenler böyle bir zihniyete de sahip değil. O bakımdan teknik ekonomiden çıkış reçeteleriyle Türkiye’nin fazla ilerleme sağlaması ne yazık ki mümkün görünmüyor.

    'Süreç Çin'i de olumsuz etkiler'

    Kozanoğlu, Çin’in salgında ilk dalgayı zorlanmadan atlamasında otoriter ve disiplinli bir yapı ve toplumun eğitimli olmasının payı olduğunu belirtirken, ilk dalga geride bırakılsa da dünya ekonomisinin olası krizinden Çin'in de etkilenmemesinin imkansız olduğunu vurguladı:

    "Çin krizin başında en kırılgan ülke gibi görünüyordu. Ama bir taraftan daha otoriter disiplinli bir toplum olduğu için, çok büyük bir ülke de olsa, Çin Komünist Partisi ülkenin her yerinde hükmü geçebildiği için bu krizi çok zorlanmadan en azından ilk dalgayı geride bırakmış oldu. Çin toplumu oldukça eğitimli bir toplum, bunun da ciddi bir rolü oldu. Zaten Çin ile Amerika arasındaki son yıllarda ticaret savaşları diye adlandırılan rekabet sürecinde Çin’in 5G başta olmak üzere havacılık, yapay zeka birçok sektörde ciddi atılım yapması bazı alanlarda Amerika’yı geride bırakması veya tehdit etmesi rol oynuyordu. Ama dünya ekonomisinin bütünüyle ciddi bir krizle karşılaşması olasılığı Çin’i de çok ciddi şekilde olumsuz etkiler. Çünkü sonunda Çin dünyanın bir numaralı ihracatçısı, ve ticaret gücü, kapitalist küreselleşmenin yaygınlaşmasıyla ciddi aşama kaydetmiş bir ülke. Bu süreç yavaşlayacak. Amerika gibi büyük ölçüde yeter olan toplam ekonomisi içerisinde dış ticaret ağırlığının daha az olduğu bir ülke belki daha az zarar görecek. Bu rekabette net sonuçlar çıkartmak için çok erken. Bu pilav daha çok su kaldırır diyeceğim ama ekonomik trendler göz önüne alınırsa insanlığı çok parlak bir gelecek beklemiyor. Ama genel insan hakları sonunda bir mücadelenin de sonucudur. Kamuculuğun ağır basması, gelir ve servet dağılımındaki bozuklukların giderilmesi biraz da insanların iradeleri ve örgütlenmeleriyle mümkün. Benim temennim insanlığın en az zararla bunu atlatabilmesi için kendi kaderlerine sahip çıkmaları ve örgütlenmeleri.”

    Etiketler:
    Sağlık, Türkiye, ABD, Çin, Koronavirüs, Ceyda Karan
    Topluluk kurallarıTartışma
    Sputnik hesabınızla yorum yapınFacebook hesabınızla yorum yapın