12:01 25 Ekim 2020
Canlı Yayın

    'Türk dış politikasının sorunu derin yalnızlaşma ve devlet kapasitesini aşan iddialar'

    Eksen
    URL'yi kısaltın
    Yazarı
    0 15
    Abone ol

    Prof. Doster'e göre Türk dış politikasının sorunu yalnızlaşma ve devlet kapasitesini aşan iddialar. Askeri başarıların diplomasiye yansıtılamadığını söyleyen Doster, buna Libya'daki gibi tek taraflı angajmanların yol açtığı görüşünde. NATO için 'ABD emperyalizminin işgal ve saldırı örgütü' diyen Doster, Yunanistan'la müzakereden sonuç beklemiyor.

    Doğu Akdeniz'de Yunanistan'la gerilimle geçen uzun bir yazın ardından uluslararası politika hareketlenirken, Türk dış politikasının Libya'dan Suriye'ye, AB ve ABD ile ilişkilerden Arap dünyasına uzanan başlıklarını Marmara Üniversitesi'nden Prof. Barış Doster ile konuştuk.

    ‘Türk dış politikasında birinci sorun yalnızlaşma, ikincisi devlet kapasitesini aşan iddialar'

    Prof. Barış Doster'e göre, Libya ve Yunanistan'la gerilimin tırmanması, Suriye gibi temel başlıklarda Türkiye dış politikasında 'yalnızlaşma' derinleşti. Dış politikada birinci sorunun 'yalnızlık' olduğunu söyleyen Doster, ikincisinin ise devlet kapasitesinin, yani iktisadi, siyasi ve askeri gücün çok ötesine taşan bir iddianın hakim olması olduğu görüşünde Doster, iç politikaya kurban edilen dış politikada kurumsal belleğin, kimliğin ve geleneğin dışlanmasının da çok önemli bir sorun olduğunu dile getirdi:

    “Gerçekten çok sıcak bir yaz geçirdik. Libya başlığı, Yunanistan ile gerilimin tırmanışı öyleydi. Suriye zaten her zaman ilk sıralarda ve Doğu Akdeniz meselesi. Kavramsal olarak baktığımızda bir yalnızlaşma söz konusu Türk dış politikasında. Türkiye o denli yalnızlaştı ki Yunanistan bir yandan Mısır bir yandan İtalya ile Münhasır Ekonomik Bölge anlaşması imzaladı. Türkiye o kadar yalnızlaştı ki Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ikilisi sağına İsrail’i, soluna Mısır’ı, arkalarına AB ve ABD’yi alarak Türkiye’ye karşı bir blok kurabildi. Türkiye o kadar yalnızlaştı ki Yunanistan kendi tezlerini, hak ve menfaatleri doğrultusunda bütün zaafları yeri geldikçe Amerika Birleşik Devletleri’ne sıklıkla da Brüksel’e söyledi, dillendirdi. Dış politikadaki en temel birinci sorunun yalnızlık olduğunu görüyoruz. İkincisi devlet kapasitemizin, yani iktisadi, siyasi, askeri gücümüzün yumuşatma kabiliyetimizin çok çok ötesine taşan bir iddia, bir söylem söz konusudur dış politikasında. Ekonomi düzenli dış kaynağa bağımlıyken, parası dolar, Euro karşısında her geçen gün değer yitirmekteyken, Türkiye’nin jeopolitik hırsları devlet kapasitesinin çok ötesinde bir düsturla dillendirildiğinden bu da bir ikinci söylem. Üçüncü söylem, dış politikamızın çok öngörülebilir, güvenilir olmaması. Yunanistan ile ilişkilerde çok doğru, temel, haklı tezlerimiz olduğu halde bir yandan Lozan’ın devletin en yetkili isimleri tarafından tartışmaya açılması Yunanistan’ın elini kuvvetlendiriyor. Bir yandan Türk dış politikasının kurumsal belleğinin, kimliğinin ve geleneğinin dışlanması. Hatta çok seçkin diplomatların monşerler diye aşağılanması, kamuoyu önünde azarlanması Türk dış politikasının hazırlanması sürecinde yani işin mutfağında elimizi zayıflatıyor."

    'Sahadaki başarıya koşut bir diplomatik kazanım elde edilemedi'

    Doster, ülkeler için sahada ve masada kuvvetli olmanın önemine dikkat çekerken, Türkiey'nin ise askeri alanda sahada elde ettiği 'başarıları' diplomatik anlamda besleyecek bir 'masa başarısına' çeviremediği görüşünü aktardı:

    "Tüm bunlara baktığımızda hem sıcak bir yaz geçirdik hem de bu yalnızlığın eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun saptamasıyla ve ona ait terminolojiyle bu değerli yalnızlığın ne menem sıkıntılı, sakat bir şey olduğunu bir kez daha gördük. Sahada ve masada kuvvetli olmak önemlidir. Mehmetçiğin olağanüstü fedakârlığı, azmi, kararlığıyla, şehit olma pahasına kahramanlığıyla sahadaki başarısını masada taçlandırmak, pekiştirmek çok değerlidir. Ancak masada baştan yanlış konumlanma, ilk düğmenin daha baştan yanlış iliklenmiş olması sahadaki başarılara koşut, onu besleyen bir masa başarısı getirmedi. Sahadaki başarı mühim. Ama oradaki başarıya koşut bir diplomatik kazanım elde edilemedi. Bu temel kurgunun yanlış olmasından kaynaklanıyor. Suriye’de zaten bunu görüyoruz. ABD ile sıkıntı yaşayınca Rusya’yla yakınlaşmak. Rusya ile sıkıntı yaşayınca gerisin geriye ABD’ye yüzümüzü dönmek bunun kanıtı.”

    'Akıllı, diplomatik belleği kuvvetli bir devlet başka ülkelerin içişlerine bu kadar karışıp tek tarafa angaje olmazlar'

    Türkiye'nin Suriye'de, Mısır'da, Irak'ta olduğu gibi Libya'da da iç işlerine gereksiz biçimde angaje olmasını eleştiren Doster, akıllı, diplomatik belleği kuvvetli bir devletin başka ülkelerde tek bir tarafa bu kadar angaje olmaması gerektiğini söyledi. Erdoğan yönetiminin Libya'daki hamlelerini arkasında 'İhvan kardeşliği' bulunsa bile desteklediğini söyleyen Doster, ancak son dönemde UMH hükümetinin başbakanının istifasının konuşulmasıyla elde edilen kazanımların tehlikeye girdiğine dikkat çekti:

    “Libya’da da benzer bir durum söz konusu. Masada bir başarı var ama bunu taçlandıran diplomatik bir başarı yok. Suriye’de, Mısır’da, Irak’ta olduğu gibi Libya’da da iç siyasete o kadar gereksiz yere, yersiz biçimde angaje olundu ki tek bir tarafa o kadar yük yüklendi ki Serrac’ın istifasıyla bir anda boşa düşürüldü. Oysa bir akıllı, diplomatik belleği kuvvetli, güçlü bir diplomatik bilince sahip bir devletin yapması tek bir tarafa bu kadar angaje olmak değildir. Tüm taraflarla iletişim içinde olmaktır, teması muhafaza etmektir. Dahası güçlü devlet aynı zaman da şuna denir: Tüm taraflarla teması olan ve gerektiğinde masadan kalkmaya çabalayan, isteyen, masadan kalkmaya yeltenen tarafa da ‘Otur oturduğun yerde’ diyecek, onu masada tutacak politik, diplomatik, askeri, ekonomik araçlara sahip olan devlete büyük devlet denir. Libya ile imzalanan mutabakat muhtırasını olumlu buluyorum. Arkasındaki diplomatik amaç ne olursa olsun İhvan kardeşliği de derseniz tamam. Ama son kertede bu olumluydu. Hatta bunun haklı, doğru, meşru olduğunu hatta gecikmiş olduğunu düşünüyorum. Libya ile yapılanın aynısını ya da benzerini Mısır ile yapalım diyen insanlar da var. Hatta bunlar hükümete çok yakın, askerlerle hükümetin akıl hocası olan diplomatlardan, danışmanlardan oluşuyor. Libya ile yapılanın aynısını ya da benzerini İsrail ile yapalım diyenler de var. Demek ki aklın yolu bir. Ama bu denli yalnızlaşıldı ve bu ülkelerin iç siyasetinde o kadar gereksiz şekilde taraf olundu ki Libya ile yaşanan son olayda olduğu üzere Libya Başbakanı’nın istifa etmesi bir anda mutabakat muhtırası dahil olmak üzere tüm o kazanımları tehlikeye düşürür halde geldi."

    'Komşularla ilişkileri üçüncü taraflar üzerinden yürütmek yanlış'

    Türk dış politikasında 'u dönüşleri ve zikzaklara' ve 'düzeltme amaçlı açıklamalara' çok alışıldığını belirten Prof. Doster, Ankara'nın komşularıyla ilişkilerini üçüncü taraflar üzerinden yürütmesinin de yanlış olduğu görüşünü dile getirdi:

    "U dönüşlerine, zikzaklarına demek istedi şeklinde düzetme amaçlı açıklamalara çok alıştık, iç ve dış siyasette de alıştık. Ama dış siyaset tamamen iç siyasete odaklı yapıldığında, dış siyaset içeride tabanı tahkim etmek, oy kaybını engellemek için yapıldığında hem dışarıda aşınıyor, inandırıcılığını, güvenilirliğini, öngörülebilirliğini yitiriyor. Hem de içeride bir müddet iş yapsa bile, taban tahkimatında işe yarasa bile onun da bir kullanım ömrü var. Bir müddet sonra o içeride de işe yaramamaya başlıyor. Tüm bu U dönüşlerinden bizim örendiğimiz bu. Niçin biz kurumsal olarak, yani büyükelçiler, dışişleri bakanları, liderler vasıtasıyla açıktan bu görüşleri yapmıyoruz da alt düzeyde, istihbarat elemanları, askerler düzeyinde, sınırda gizli kapaklı olarak bu işi yapıyoruz ya da araya aracılar koyarak yapıyoruz? Türkiye-Suriye ilişkilerinde ‘Putin, Lavrov aracı olsun. Gitsin Esad’a desin ki…’ diyoruz. Tüm bunlar yanlış. Eğer biz hem sınır hem ikinci halkadaki komşularımızla sınırımızda sınırdaş olmasak da yakınımızdaki komşularımızla eğer alt düzeyde konuşacaksak, eğer diğer orta veya büyük ölçekli devletlerin aracılığıyla, kuryeliğiyle, sözcülüğüyle konuşacaksak, bir kere bu baştan yanlıştır. Bunu düzeltmek gerekir. İşine gelince Osmanlı geçmişiyle övünüp, yeni Osmanlıcılığa heves edip, neo Abdülhamitçilik yapıp, işine gelince de komşularıyla teması olmadığından, büyükelçisi olmadığından dolaylı başka devletler aracılığıyla ya da alt düzeydeki teknokratlar aracılığıyla ilişki yürütmek sağlıklı değil. Her türlü manipülasyona ve yanlış anlaşılmaya açık bir ilişki. Artık iç siyaset ve dış siyaset o kadar birbirine kötü şekilde karıştı ki dış siyaset tamamıyla içeride bir propaganda malzemesi olmak amacıyla iç siyasette araçsallaştırılarak o kadar kullanıldı ki raf ömrü tükendi ve artık ipin ucu kaçtı. Görünür gelecekte bu tür görüşmeler alt düzeyde ya da biraz daha orta düzeyde devam etse dahi çok sağlıklı ilişkiler kurulabileceğini düşünenlerden değilim.”

    ‘NATO, ABD emperyalizminin işgal ve saldırı örgütüdür, NATO aracılığıyla görüşmelerden çözüm çıkmaz’

    Prof. Doster'e göre Türkiye'nin Akdeniz'de Yunanistan'la yaşanan gerilimi NATO'daki askeri komite bağlamında çözme girişiminden sonuç çıkmaz. NATO'nun Türkiye'deki siyaset bilimciler ve liberal gazetecilerin iddialarının aksine bir savunma ve güvenlik örgütü olmadığını, aksine müttefiklerini hizaya sokmak için yapılandırılmış daha ziyade ideolojik boyutu ve ekonomi politikiği bulunan bir örgüt olduğu görüşündeki Doster, ABD'nin Akdeniz'de art arda Türkiye karşıtı adımlarına işaret etti:

    “Şunu varsaymak zorundayız ki askerler, diplomatların arkasında olurlar, önünde değil. Askerler siyasetçilerin, devlet adamlarının arkasında dururlar. Bire kere bu yanlış. İkincisi Yunanistan 18 adamızı, iki kayalığımızı işgal ederken, hiç bu işler akıllarının ucundan geçmiyordu. Güney Kıbrıs, komşu devletlerle MEB anlaşması imza ederken hiç oralı değillerdir. Demek ki burada bir mesele var. İkincisi NATO kapsamındaki görüşmelerden hiç mi hiç sonuç çıkmaz. Çünkü NATO kimi siyaset bilimci meslektaşlarımızın liberal gazetecilerin iddialarının aksine bir savunma ve güvenlik örgütü değildir. Bu koca bir yalandır, palavradır. NATO, ABD emperyalizminin işgal ve saldırı örgütüdür. Sadece ABD’nin hasım, rakip devletlerine karşı değil NATO üyesi ülkelere de nizam, çekidüzen vermek, ABD’nin sözde müttefiklerini de hizaya sokmak için yapılandırılmış sadece savunma ve güvenlik boyutu olmayan aynı zamanda daha çok ideolojik boyutu bir ekonomi politiği olan bir örgüttür. O yüzden ben NATO kapsamındaki hiçbir görüşmeye itibar etmem. Tarih de bize şunu göstermiştir ki o tür meseleler komisyonlarla yürütüldü mü, bunlardan bir netice elde edilmez. Hepimizin 1915, meşhur Viyana Kongresi’nden bildiğimiz Metternich önemli bir devlet adamıdır. Onun meşhur sözü; ‘Ben bir meseleyi işin içinden çıkılmaz hale getirmek istediğimde, bir sorunu sürüncemede çözümsüz bırakmak istediğimde her zaman komisyonlara havale ederim. O yüzden ben NATO çatısı altında, askerlerin ya da sivillerin bu yaptıkları istikşafi görüşmelerden hiçbir şey çıkacağını düşünmüyorum."

    'Bu kadar Arapçılık, Osmanlıcılık, Sünni mezhepçilik yapan bir kadronun İslam alemini de Ortadoğu'yu da tanımadığının kanıtları'

    Doster, Türkiye'nin Arap ülkeleriyle ilişkilerinin de Erdoğan yönetiminin peşinden koştuğu bir hayalin sonucu olduğu görüşünde. Arapların ABD Ortadoğu'da bir yeri işgal ettiğinde reaksiyon bile göstermediğini ancak Türkiye'nin 'haklı adımları' karşısında hemen bir araya gelip kınama yaptığını söyleyen Doster, Arap Birliği yahut İslam Konferansı Örgütü’nün, küresel diplomaside itibarı ve caydırıcılığının bulunmadığı görüşünü dile getirdi:

    "Araplarla ilişkiler de zaten baştan büyük hayal peşinde koşulmuştu. ‘İslam aleminin öncüsüyüz, Ortadoğu’nun sözcüsüyüz’ gibisinden akla hayale gelmedik, gerçeklerden kopuk sözler elde edilmişti. Bunun sıfırla çarpıldığı görüldü. İsrail, BAE ve Bahreyn ile ilişkileri normalleştirilmesine ilişkin anlaşmalar imzaladı. Bir zamanlar aramızın ballı börek olduğu Suudi Arabistan ile ilişkilerimiz son derece gergin. Her ne kadar Katar tarafından resmi şekilde yalanlasa da BAE-Bahreyn hattından sonra ilişkileri normalleştirmek için sıraya girdiği yönünde yabancı ajanslara haberler düştü. Bu kadar Arapçılık yapan, Osmanlıcılık yapan, Sünni mezhepçilik yapan bir kadronun İslam alemini de Ortadoğu da Arapları da hiç mi hiç tanımadığının kanıtlarından bir tanesi. Arap sokaklarında ‘Biz böyle şanlıyız, böyle ünlüyüz, seçime girsek Arap liderlerden daha çok oy alırız’ şeklindeki lafların da hiçbir gerçek tabanı olmadığı görüldü. Araplar kendi aralarında ne kadar büyük gerilim yaşarlarsa yaşasınlar Körfez Arapları adı geçen Suriye ile ne kadar dalaşırsa dalaşsın sonuçta onlar Arap olmayan bir devletin Arapların iç işlerine karışmasını doğru bulmazlar. Türkiye’nin Irak ve Suriye’ye ilişkin askeri anlamda çok haklı, meşru, doğru hamleleri Arap Birliği’nden ters tepti. ABD, Arap coğrafyasını işgal ettiğinde gıkı çıkmayan hatta alkışlayan Arap devletleri, ABD, Afganistan’ı işgal ettiğinde darbe yaptığında, Irak’ı işgal ettiğinde, Suriye’ye çullandığında, Libya’yı işgal ettiğinde gıkı çıkmayan Arap devletleri söz konusu Türkiye’nin haklı, meşru askeri hareketleri oldu, hemen bir araya geldiler. Bu Arapların bakışını gösterdiği gibi 57 üyeli İslam Konferansı Örgütü’nün, 22 üyeli Arap Birliği’nin de uluslararası ilişkilerde küresel diplomaside hiç itibarının, saygınlığının, caydırıcılığının olmadığını kanıtladı bir kez daha.”

    Etiketler:
    AK Parti, Libya, Yunanistan, Doğu Akdeniz, NATO, Türkiye, Pravda
    Topluluk kurallarıTartışma
    Sputnik hesabınızla yorum yapınFacebook hesabınızla yorum yapın