07:33 29 Ekim 2020
Canlı Yayın

    ‘Avrasya kanadının bekası tehdit altında, bir Kafkasya Astanası gündeme gelmeli’

    Eksen
    URL'yi kısaltın
    Yazarı
    0 11
    Abone ol

    Prof. Mehmet Seyfettin Erol'a göre, dondurulmuş krizler üzerinden Avrasya kanadı çevrelenmeye alışılıyor. Azerbaycan ile Ermenistan krizinde müzakere masasına Türkiye'nin de dahil edilmesi gerektiğini söyleyen Erol, bir Kafkasya Astanası'nın gündeme gelmesi gerektiği görüşünde.

    Güney Kafkasya'da Ermenistan ile Azerbaycan arasında alevlenen çatışmalar 10 Ekim'deki Moskova toplantısıyla dört maddelik insani ateşkes uzlaşmasını getirirken, tarafların karşılıklı ihlalleri eşliğinde gerilim sürüyor. BM, AB ve Rusya, ABD ve Fransa'nın dahil olduğu AGİT Minsk Grubu'ndan çatışmaların sona erdirilmesi çağrılarını sürdürüyor. Rusya Federasyonu da dört maddelik uzlaşmanın tam olarak uygulanması için bastırıyor.

    Gelişmeleri Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM) Başkanı ve Hacı Bayram Veli Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Mehmet Seyfettin Erol ile konuştuk.

    'Erivan Rusya'nın arabuluculuğuna duyulan güveni sarsacak etkileri olan suistimallerde bulunuyor'

    Prof. Mehmet Seyfettin Erol, Azerbaycan'ın yürüttüğü operasyonların tamamen işgal altındaki topraklara yönelik olduğunu belirtirken, uluslararası toplumun yaklaşımının önemine dikkat çekti. Rusya'nın krizin başında dengeli tutum sergilediğini belirten Erol'a göre ateşkes uzlaşması durumu değiştirmiş görünüyor. Erol sağlanan ateşkes uzlaşmasına rağmen Ermenistan'ın 'Rusya'dan cesaret alarak' suistimallerde bulunduğunu söylerken, Gence saldırısı örneğini vererek bunların Rusya'nın arabuluculuğuna duyulan güveni sarsacak etkileri olduğu görüşünü dile getirdi:

    “Burada üçüncü aktörlerin oynayacağı rol oldukça önemli krizin sona erdirilmesinde. Kuşkusuz işgal altındaki Azerbaycan topraklarının geleceği burada belirleyici olacak. Azerbaycan’ın şu anda yürüttüğü operasyonlar tamamen işgal altındaki topraklardan oradaki Ermeni unsurları temizlemek. Dolayısıyla burada Azerbaycan’ın 1992 itibariyle işgal edilmiş topraklarına yönelik olarak izlediği bu operasyonlara başta Rusya olmak üzere uluslararası kamuoyunun yaklaşımı oldukça önemli. Burada Ermenistan’ın uluslararası kamuoyunu zaman zaman da Rusya’yı arkasına almak suretiyle burada birtakım suiistimalleri özellikle ateşkesler döneminde öncesi itibariyle de söz konusu oldu. Son ateşkese de bakıldığında insani boyutun bir kez daha suiistimal edildiğini görüyoruz. Zaten ateşkese yönelik birtakım kaygı ve kuşkular söz konusuydu. Ermenistan açıkçası bu kaygıların yersiz olmadığını gösterdi. Gence’de sivillere yönelik saldırılarla bunu ortaya koydu. Dolayısıyla ateşkese giden süreç ve sonrası itibariyle burada birinci derece belirleyici güç Rusya. Rusya’nın kriz başladığında takındığı tutum oldukça önemliydi. Bu süreçte adeta Ermenistan’ı sınırlayıcı ve daha ziyade Azerbaycan’ı kazanmaya yönelik bir politika şeklinde kendini gösteriyordu. Burada işgal altındaki Azerbaycan topraklarından oradaki Ermeni güçlerin çekilmesiyle ilgili çağrısı oldukça önemliydi. Bu bir anlamda Azerbaycan’ın devamlı gündeme getirdiği meşruiyet zemininin Rusya tarafından da bir kez daha kabulüydü. Zira daha önceki süreçlerde de Rusya rayonlar itibariyle bunu sayılar değişse de sonuçta işgal altındaki Azerbaycan topraklarının varlığını teyit ediyordu. Paşinyan hükümetinin birtakım baskılarına ve oldubittiler üzerinden Rusya’yı çatışmalar içerisine çekme girişimlerine de hayır, burada kolektif güvenlik anlaşması mekanizmasını devreye sokacak bir durum yok. Sonuçta bu savaş Azerbaycan toprakları içerisinde geçiyor diyordu. Bu husus bence Paşinyan yönetimi üzerinde bir baskı oluşturuyordu. Fakat ateşkesle birlikte gördüğüm kadarıyla Paşinyan adeta Rusya’yı ikna ettiğini, yanına aldığını göstermek istercesine bu ateşkesi ihlal eden bir tavır içerisine girdi. Benim beklentim şu yöndeydi. Paşinyan’a ya da Ermenistan’a yönelik Rusya’nın bu ateşkesin korunması, ihlal edilmemesi noktasında ciddi bir uyarı yapması gerekirdi. Rusya’nın sonuçta burada bir arabulucu rolü var, orada sıradan bir aktör değil. Rusya’ya bu konuda baskı yapan ülkenin kendisi de Ermenistan’dı. Dolayısıyla ateşkese giden süreçte Rusya’nın Moskova’da bence şunu çok net ortaya koyması lazımdı: ‘Eğer bu ateşkesi ihlale dönük bir tavrın olursa bunun bir bedeli olur’. Bu konuda caydırıcı bir tutum bu ateşkese yansımış olsaydı bence Ermenistan bu saldırılarını devam ettiremezdi. Zira şu an Ermenistan’ın yaptığı durum aslında Rusya’yı da zora sokan, birtakım oldubittilerin içerisine çekmeye çalışan bir durum. Bu Rusya’nın hem Azerbaycan ile hem Türkiye ile hem de genel anlamda arabuluculuk tutumuna zarar veriyor. Rusya’nın Paşinyan ve Ermenistan’a yönelik olarak bence daha kararlı bir tutum sergilemesi gerekirdi. Lavrov’un açıklaması yerinde ama bana göre geç bir açıklama. Ümit ederim bundan sonraki sürece yönelik olarak Paşinyan buradan bir ders çıkartır. Aksi takdirde Rusya’nın bu yaklaşımını kendi lehine gibi gösterip suiistimallere bundan sonraki süreçte de devam edebilir. Ateşkes ihlalleri ve Rusya’ya duyulan güveni sarsıcı birtakım girişimlere karşı Moskova bence daha kararlı bir tutum sergilemeli.”

    ‘Masada Türkiye de yer almalıydı, şu anki tutum üçüncü aktörlerin önünü açtı’

    Prof. Erol, son dönemdeki Türk-Rus ilişkilerine atıf yaparken, Moskova görüşmelerinde Ankara da bulunabilmiş olsaydı özellikle üçüncü aktörlere yol verilmemesi açısından etkili olacağı değerlendirmesini yaptı. Müzakere masasında Türkiye’nin de bulunması gerektiğini belirten Erol, Türkiye’nin olmamasının bölgenin daha da tehlikeye sürüklenmesinin önünü açabileceğine dikkat çekti. Ermenistan’ın krizi uluslararası arenaya taşıma hırsı taşıdığını söyleyen Erol, Kafkaslardaki gerilimin asıl hedefinin enerji koridorları ve taşımacılık güvenliği olduğunu öne sürdü:

    “Moskova’daki görüşmede Türkiye yer almalıydı. Son dönem Türk-Rus ilişkileri bağlamında gerek Türk yakın çevresi gerek Kafkaslar bağlamında Rus yakın çevresi bağlamında sorunun çözülmesine yönelik iki güçlü aktörün üçüncü aktörlere yol vermemesi açısından önemliydi. Şu anki tutum üçüncü aktörlerin önünü de açmış vaziyette. Bu uluslararası birtakım örgütler üzerinden de söz konusu olabilir. AGİT ve benzeri yapılara baktığımızda açıkçası çözümsüzlüğün adresi olarak karşımıza çıkıyor, en başta da BM’nin kendisi. Bugün Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarına itaat etmeyen ve buna göre hareket etmeyen birçok kriz alanı ve kriz aktörleri söz konusu. Ermenistan ve bu anlamda yukarı Karabağ’a, Azerbaycan’ın işgal altındaki topraklarına baktığımızda ne yazık ki uluslararası örgütler ve kamuoyu, bu mekanizmalar çözümsüzlüğün adresi olarak karşımıza çıkarıyorlar. Bu da dondurulmuş krizlerin daha da derinleşmesine ve yeri geldiğinde içinden çıkılmaz bir hal almasına ve genişlemesine imkan tanıyor. Bu da krizlerin ve çatışma alanlarının daha kanlı birtakım süreçlerin yaşanmasına neden oluyor. O nedenle AGİT ve benzeri mekanizmalar üzerinden özelde Karabağ ve işgal edilmiş Azerbaycan toprakları bağlamında bir ikinci dönemin söz konusu olabileceği kanaatinde değilim. Bugüne kadar barış adı altında sadece zamana yayılmış bir meşruiyet zemini oluşturmaya dönük bir ilhak politikasının temelleri atılıyor. Bugüne kadar 28 yıl geçmiş ve bir sonuç alınamamış. Zamana yayılmış bu politika bazı devletler açısından ilhak politikalara meşruiyet zemini olarak kullanılıyor. Üçüncü aktörlerin desteğini almak suretiyle Ermeni lobisinin Rusya’da Avrupa bağlamında Fransa ve Amerika’daki güçlü varlığı açıkçası Ermenistan’a bu imkanı fazlasıyla veriyor. Azerbaycan bunu görmüş vaziyette, artık buna güveni yok o yüzden. Bundan dolayı Rusya’nın artık yapması gereken husus krizin en başında ortaya koyduğu, somut bir şekilde dile getirdiği Azerbaycan’ın işgal altındaki topraklarından Ermenistan’ın bir an önce kayıtsız şartsız amasız hiçbir şey gözetilmeden oradan çekilmesi. Aksi takdirde sorunun bölgeselden ziyade uluslararasılaşma boyutu var. Ermenistan’ın son saldırılarına baktığımızda bunu yapmaya çalışıyor. Özellikle Tovuz ve Gence’yi hedef alan saldırılarında iki temel projeyi hedef alıyor. Bir tanesi enerji güvenliği bağlamında, bu Avrupa’yı da batılı yatırımları da yakından ilgilendiriyor. BTC ve TANAP dahil olmak üzere bölgedeki enerji koridorlarının hedef alınması. İkincisi de Kuşak Yol ile daha da önem kazanmış olan oradaki transit güvenlik. Yani taşımacılık güvenliği. Avrupa’nın bölgede izlediği temel iki politikaya baktığımızda TASİS ve INOGATE bağlamında, Rusya ve İran’dan daha bağımsız güzergahların harekete geçirilmeye çalışıldığını görüyorsunuz. Çin’in de etkin bir şekilde devreye girmeye çalıştığı bir süreç söz konusu, Kuşak Yol ile orta hat üzerinden. Dolayısıyla Kafkaslardaki bugünkü kriz sadece Azerbaycan ve Ermenistan bağlamında değerlendirmemek lazım.”

    ‘Dondurulmuş krizler bir bir harekete geçiriliyor’

    Avrasya bölgesindeki eski krizlerin yeniden aktif edildiğine dikkat çeken Erol, bu yolla yeni bir sistem inşasına gidildiğini, Avrasya kanadının tehlike altında olduğunu vurguladı. Türkiye olmadan kriz masasının sağlıklı adım atamayacağı kanaatindeki Erol’a göre Suriye’deki gibi bu kez de bir Kafkasya Astanası gündeme gelmeli:

    © Fotoğraf : official site of the Prime minister of RA.

    “Dünyadaki özellikle bu bölgedeki dondurulmuş krizler bir bir harekete geçiriliyor. Bu krizler üzerinden yeni bir uluslararası sistem inşa edilmeye çalışılıyor. Yine bu krizler üzerinden Rusya, Türkiye, İran, Çin, buradaki Avrasyalı güçlerin bulundukları çevreler istikrarsızlaştırılmaya ve bu devletlerin bölgedeki çıkarları ve hatta bekaları tehdit altına alınmaya çalışılıyor. Bunu Türkiye ve Rusya 11 Eylül’den sonra gördü. Bu tehdide karşı Avrasya’da işbirliği eylem planını harekete geçirdiler. Avrasya’da işbirliği eylem planının alanı sadece Suriye, Doğu Akdeniz veya Türkiye’nin direkt güneyi değildir. Bu bağlamda Avrasya’da işbirliği eylem planının içerisine Karadeniz de Kafkasya da girer. Burada Türkiye ve Rusya’nın ortak çıkarlarının korunması gündeme gelir. Nasıl bu Karadeniz’de uzun süre devam ettirildiyse, Rusya-Gürcistan savaşında Türkiye ve Rusya buradaki birtakım oldubittilere karşı sağduyuyu koruduysa bana göre Suriye’de, Akdeniz’de ortaya koyulan, ki S-400’le burada oldukça önemli bir adımdır, Türkiye’nin caydırıcılığı gücü bağlamında Türk-Rus ilişkilerinin buradaki ortak menfaate dayalı ki bu 1833 Hünkar İskelesi Anlaşması’ndan Milli Mücadele’ye kadar gelir. Lenin Mustafa Kemal ortaklığı oldukça önemlidir. Bugün itibariyle de 11 Eylül sonrası 16 Kasım 2001’deki Avrasya’da işbirliği eylem planıyla her iki devletin ortak çıkarlarını bekasını ve yine uluslararası sistemde güçlü bir şekilde yer alma arzuları. Burada Kafkasya bir açık olarak kalmamalı. Burada da Türkiye ve Rusya bana göre iki güçlü aktör olarak işbirliklerini devam ettirmeli. Üçüncü aktörlerin müdahil olabilecekleri bir zemine müsaade edilmemeli. Paşinyan’ın Soros üzerinden getirildiği iddiaları da göz önünde bulundurulduğunda Paşinyan’ın şu an uygulamaya koyduğu politikaya, oyuna müsaade etmemeleri gerekir diye düşünüyorum. Buradaki formatı Lavrov açıkladı. Bu formatta Türkiye’ye yer yok dedi. Ama bence bu formatta, resme daha büyük bakılmalı. O formatta Türkiye olmaksızın çok da sağlıklı olmayacağını görebilmeli. Zira bu format Suriye’de Astana formatı bağlamında denendi. Aynı şekilde bir Kafkasya Astanası şeklinde gündeme gelebilir. Aliyev’in bu konudaki önerisine karşı Lavrov’un verdiği bir cevap olarak söyledim, orada bu formatta Türkiye yok açıklaması Lavrov tarafından dile getirilmişti.”

    Etiketler:
    Recep Tayyip Erdoğan, ABD, AGİT Minsk Grubu, Rusya, İlham Aliyev, Nikol Paşinyan, Dağlık Karabağ, Ermenistan, Astana, Güney Kafkasya, Avrasya
    Topluluk kurallarıTartışma
    Sputnik hesabınızla yorum yapınFacebook hesabınızla yorum yapın