20:46 21 Haziran 2021
Canlı Yayın

    'Türkiye muhtemelen önümüzdeki günlerde Mısır ve Ürdün gibi ateşkesin sağlanması için devreye girecektir'

    Eksen
    URL'yi kısaltın
    Yazarı
    0 0 0
    Abone ol

    Doç. Selim Sezer, İsrail ile Filistin'in dönemsel çatışma döngüsüne atıf yaparken bu kez Filistin tarafının askeri kapasitesi ve İsrailli Arapların tepkilerinin ayırt edici olduğu görüşünde. Sezer'e göre İsrail ikilemde, ya sonuna kadar gidecek ya da ateşkesi kabul edecek. Sezer Ankara'nın söylemine karşın çatışmanın bitmesini istediği görüşünde.

    İsrail yönetiminin Doğu Kudüs'teki Şeyh Cerrah mahallesinde Filistinli Arapları tahliye girişimleri ve aşırı dinci Yahudilerin yürüyüşleri eşliğinde Harem-üş Şerif'e yansıyan gerilim, Gazze'deki Hamas yönetimi ve diğer direniş gruplarıyla açık çatışmaya dönüştü.

    İsrail'in kuruluşu ve Filistinli Arapların sürgününü ifade eden 14-15 Mayıs'taki Nakba öncesinde yükselen gerilim, Gazze'den İsrail'e görülmemiş düzeyde gerçekleştirilen roketli saldırılar ve İsrail'in Gazze'ye yönelik sert misillemelerini getirdi.

    İsrail'de 12, Filistin tarafında yarısı çocuk ve kadınlardan 200'den fazla can kaybına yol açan kapışma, İsrail içindeki şehirlerde Arap nüfus ile aşırı dinci Yahudiler arasındaki çatışmalar ve linç girişimleri eşliğinde iç savaş söylemlerine vardı. Uluslararası toplum ateşkes çağrılarında bulunuyor ancak henüz sonuç elde edilemedi.

    Kutsal topraklardaki son gerilim, iki tarafta da perde arkasındaki siyasi motivasyonlar ile uluslararası ateşkes çabaları ve Türkiye'nin tutumunu İstanbul Gedik Üniversitesi'nden Dr. Selim Sezer ile konuştuk.

    ‘İsrail-Filistin’de yaşananlar son 7 yılın en büyüğü’

    Doç. Selim Sezer, iki taraf arasında dönemsel olarak çatışmaların yükseldiğini anımsattı. En son 2014'te iki ayı bulan kapışmaya atıf yapan Sezer, aradan geçen yedi yılda Filistin tarafında askeri kapasitenin artışına işaret eden değişikliklere dikkat çekti. Bu kez gerilimin çıkış noktasının Doğu Kudüs'ün Şeyh Cerrah mahallesindeki tahliyeler olduğuna işaret eden Sezer, Filistinli Arapların mütemadiyen İsrailli yerleşimciler tarafından yaşadıkları yerlerden çıkarılmaya çalışıldığı ve hukuk arayışlarının sonuç vermediğinin altını çizdi:

    “Gazze 2006 senesinden beri dönemsel olarak çatışmalara sahne olan bir bölge. 2008 sonu ve 2009 başında bir çatışma ve saldırı süreci yaşanmıştı. 2014’te yaklaşık iki ay süren bir süreç yaşanmıştı. Aradan geçen yedi yıl içerisinde 3 günlük ya da daha da kısa bazı saldırı ve çatışma dönemleri olmuştu. Ama bunlar Mısır ve bölge ülkelerinin arabuluculuğuyla kısa sürelerde ateşkesle sonuçlanmıştı. Bu açıdan aslında yedi yıldan beri yaşanan en büyük çatışma ve saldırı süreci. Bu yedi yıl içerisinde tarafların askeri kapasiteleri yönünden de birtakım değişiklikleri olduğu anlaşılıyor. Uzun bir süre zarfı yapılan hazırlıklar yönünden birçok şeye de zemin oluşturmuş gibi görünüyor. Şu anda yedi yıl sonra bu süreçte neden yaşandı denilecek olursa, yaklaşık bir aydan beri bölgede gerilim bir hayli artmaktaydı. Bunun çıkış noktası da Kudüs’teki Şeyh Cerrah mahallesinde yaşananlardı. Şeyh Cerrah mahallesi, Kudüs’ün doğu tarafından, BM’ye göre de işgal altındaki Filistin toprağı kabul edilen bölgede, 1956 yılında Ürdün’de Filistin ile Kudüs’e sürgünden geri dönen bazı aileler buraya yerleşmişlerdi. 60 yıldan daha uzun zamandan beri burada yaşıyorlardı. Fakat 1967 işgalinden sonra bu ailelerin oturdukları evlerin tapularıyla ilgili birtakım hukuki meseleler vardı. 67 sonrası işgal döneminde oluşturulan yeni çerçeve içerisinde mülkiyet haklarını isteseler de kanıtlayamadıkları gibi bir durum vardı. Zaman zaman Kudüs’ün çeşitli bölgelerinde İsrailli yerleşimcilerin dava açmasıyla Filistinli Arapların yaşadığı yerlere kendilerinin yerleşmeye çalıştığını, oradaki Filistinlilerin evlerinin tapu kayıtları olmadığı için kendilerine verilmesi gerektiği yönünde mahkeme başvuruları olduğunu biliyoruz. Mahkemeler de genelde bu başvuruları kabul ediyorlar. Filistinlilerin de bunlara itiraz hakkı pek fazla olmuyor.”

    'Önceki süreçlerde görülmeyen İsrail içindeki Arapların gösterileri'

    Şeyh Cerrah dahil Filistinlilere yönelik zorla tahliyelerin benzerlerinin daha önce de yaşandığını anımsatan Sezer, bu kez gösterilen direncin süreci hareketlendirdiğini vurguladı. Yine 14-15 Mayıs'taki İsrail'in bağımsızlık ilanı ile Filistinliler için Nakba gününe bayram faktörünün eklenmesine işaret eden Sezer, bu çatışmayı diğerlerinden ayıran bir unsurun İsrail'de iç savaş manzaralarına yol açan linç girişimleri olduğunu kaydetti:

    “Bu tekil bir olay değil. Daha önce de benzerleri olmuştu, Şeyh Cerrah’ta da olmuştu. Bu yıl da yine Kudüs'ün Şeyh Cerrah mahallesinde böyle bir girişim yaşandı. Bundan etkilenecek olan yaklaşık 550 kişiden bahsediyoruz. Buna gösterilen direnç süreci hareketlendiren şey oldu. Dirence karşılık yerleşimcilerin de söylemleri ya da Kudüs sokaklarında yapılan birtakım gösteriler, ‘Araplara ölüm’ gibi sloganların öne çıkarılması gibi hadiseler gerilimi giderek artırmıştı. Daha da fazla artıran şey ise tam bunlar yaşanırken iki tarihsel günün yaklaşmakta olmasıydı; 14 ve 15 Mayıs. 14 Mayıs, İsrail’in bağımsızlık günü olarak kutladığı tarih. Tabii, Ben-Gurion tarafından. Yani İngiliz mandasının bitmesinin hemen sonrasında aynı gün içerisinde İsrail devletinin ilan edildiği tarih. 15 Mayıs da Filistinliler için Nakba, felaket günü olarak tanımlanan kitlesel sürgünün başlangıcı. Her iki taraf günler, bu günler büyük tarihsel öneme sahip. Bu günlerin yaklaşıyor olması gerilimi daha da arttırdı. Ramazan süreci ve akabinde bayramın yaklaşıyor olması da gerilimi arttıran unsurlar arasındaydı. Yerleşimciler sadece bireysel olarak hareket edenler değil bir sürü örgütleri de var ve onlar çoğunlukla radikal görüşlere tabii örgütler. En son 10 Mayıs tarihinde bu radikal yerleşimci örgütler tarafından yapılan bir çağrı vardı. Kalabalık bir şekilde Mescid-i Aksa’yı basma çağrısı. 30 bin kadar fanatik yerleşimcinin buna katılması bekleniyordu. Kudüs’e atılan ilk füzeler de o gün atıldı. Bu girişime yönelik aslında bir cevap gibi. Bu atıldıktan sonra İsrail’in karşılık vermesiyle bu noktaya kadar gelinmiş oldu. Dolayısıyla Şeyh Cerrah ile birlikte başlayan 14-15 Mayıs tarihlerinin de içeriği olması itibariyle gerilimi arttıran bir süreç, Kudüs’e de yansımış oldu. Önceki süreçlerde görmediğimiz bir şey daha görüyoruz. Gazze’de bir askeri ve çatışma süreci yaşanırken Filistinli Araplar tarafından düzenlenen Kudüs, Batı Şeria ve 48 sınırları olarak İsrail içerisinde devam eden gösteriler var. İsraillilerin düzenlediği karşı gösteriler yer yer linç girişimleri gibi olaylara kadar da devam eden bir durum var. Dolayısıyla öncekilerden daha farklı bir durumla karşı karşıyayız."

    ‘Askeri kapasitenin bu denli gelişmiş olması İsrail’in ikilemde bırakıyor, ya sonuna kadar gidecek ya da ateşkesi kabul edecek’

    Sezer'e göre yaşananlar Hamas ve İslami Cihat başta olmak üzere Filistin'deki askeri grupların roket kapasitelerini çok geliştirdiklerine işaret. Bu durumun İsrail için sıkıntı yarattığını söyleyen Sezer, İsrail'in ya sonuna kadar gideceği yahut da ateşkesi kabul etmek zorunda kalacağı görüşünü dile getirdi:

    "2014’ten 2021’e kadar olan süreçte Hamas ve İslami cihat başta olmak üzere Filistin’deki askeri grupların roket kapasitelerini çok daha fazla geliştirdiği anlaşılıyor. Bu yedi yıl bir hazırlık süreci de olmuş. Daha önce 2008-09 süreçlerinde son derece etkisiz birtakım roketler atılırken bugün Kudüs’ü, Tel Aviv’i vurabilen Demir Kubbeyi de zaman zaman bypass edebilen birtakım roket saldırıları düzenlenebiliyor. Bu askeri kapasitenin gelişmiş olması da İsrail için başka bir sıkıntı yaratıyor. Ya sonuna kadar gidilecek bu kapasiteyi ortadan kaldırmak için ve bu uzun süreli bir savaş demek ya da bir ateşkesi kabul etmek zorunda kalacaklar. Ama ateşkes aynı zamanda kendi lehlerine olmayan koşulları da içerebilir. İsrail için böyle bir ikilem durumu var.”

    ‘Yüzyılın Anlaşması ile iki devletli çözüm uygulanabilir olmaktan çıktı’

    Sezer, Filistinlilerin direnişinin kısa vadeli hedefinin caydırıcılık ve Şeyh Cerrah'daki tahliyeleri durdurmak hedefli olduğunu söylerken, uzun vadade bakıldığında Filistinli gruplar arasında program, yönelik ve stratejik hedefler bakamından farklılıklara işaret etti. Uluslararası aktörlerin yakın zamana kadar iki devletli çözümden söz ettiğini ancak Trump'ın girişimiyle başlayan İsrail-Arap normalleşmesinin artık bu olasılığı zora düşürdüğü görüşündeki Sezer, bunun uygulanabilir olmaktan çıktığı değerlendirmesinde bulundu:

    “Bu direnişin amacı nedir? Öncelikle bir caydırıcılık oluşturmak. Aynı zamanda da Kudüs’teki Şeyh Cerrah mahallesi civarında yaşanan girişimlerin durdurulması gibi bir talep var. Takip edebildiğimiz kadarıyla Filistinli örgütlerin söylediği şey, ateşkes için ön koşul olarak Kudüs’teki zorla tahliyelerin durdurulacağına dair söz verilmesi gibi bir talep var. Hava saldırılarına karşı da bir caydırıcılık gücü olarak da kullanılıyor bu roketler. Uzun vadede Filistinliler ne hedefliyor? Burada farklı farklı siyasi aktörlerin olduğunu ve farklı programlar dahilinde hareket ettiğinin altını çizmemiz gerekiyor. Filistinliler aslında kendi aralarında daha derin bölünmeler de yaşıyorlar. İç dengeleri sarsacak şekilde, özellikle El Fetih-Hamas ayrışması anlamında bu tür bölünmeler de yaşıyor. Ama bölünmelerin de ötesinde program, yönelim ve stratejik hedefler bakımından da farklı farklı görüşler var. Yakın zamanlara kadar iki devletli çözüm uluslararası aktörler, Ortadoğu dörtlüsü tarafından da ifade edilen temel formüllerden bir tanesiydi. Ancak iki devletli çözümü zora düşüren birtakım başka gelişmeler oldu. İsrail’in kendisinin buna rıza göstermeyeceğine dair birtakım girişimlerde bulunması, yerleşim faaliyetlerinin uluslararası toplumdan yapılan çağrılara rağmen sürdürülmesi, hatta Batı Şeria’nın bir kısmının ilhak hedefinin konması, Beyaz Saray’dan gitmiş olsa da Trump’ın hazırladığı Yüzyılın Anlaşması ile birlikte artık iki devletli çözüm uygulanabilir olmaktan büyük ölçüde çıkmış vaziyetteydi."

    'Arap ve Yahudilerin tam hak eşitliğine sahip olacağı demokratik ve laik bir tek devlet ancak siyasal devrimle olabilir'

    Filistinli İslami karakterli örgütlerin 'son yerleşimci gidinceye kadar...' diye hedef koyduğunu, bunun 'yanlış anlaşılmaya ve yorumlanmaya açık' bir söylem olduğunu belirten Sezer, sol ve Marxist siyasi grupların ise tek devletli çözümden bahsettiklerini dile getirdi. Ancak birçok bakımdan adil ve kabul edilebilir olan laik ve eşit hak temelli bir yapılanmanın sahadaki gerçekler göz önüne alındığında ütopik göründüğünü belirten Sezer, bunun sadece bir siyasal devrimle olabileceğini anımsattı:

    "Hamas birkaç yıl önce yayınlamış olduğu yeni politika belgesinde ilk defa 67 sınırlarında iki devletli çözüm fikrine olumlu bakabileceğini biraz muğlak bir dille de olsa bunu ifade etmişti. El Fetih’in bunun resmi görüşü olduğunu biliyoruz. Ancak bunu zorlaştıran birtakım şeyler var. Zorlaştığı noktada başka formüller ve söylemler dile getirilebiliyor. İslami karakteri daha baskın olan unsurların söylemleri içerisinde son yerleşimci gidinceye kadar hedefi daha fazla öne çıkıyor. Bu farklı şekillerde anlaşılmaya ve yorumlanmaya da açık. Siyonizm’in tanımlamış olduğu çerçeveye kasıtlar niyetler tartışılabilir ama benzerlik olduğunu iddia etmeye izin veren bir tanımlama bu. Diğer taraftan daha sol ve Marksist kökenden gelen ya da hala aynı şeyi sürdüren birtakım siyasi grupların söylemlerine ya da hedeflerine baktığımızda tek devletli çözüm. Ama tek devletten kastımız nedir? 1948’e kadar tarihsel olarak Filistin olarak adlandırılan bölgenin tamamı içerisinde Araplar ve Yahudilerin tam hak eşitliğine sahip olacağı, demokratik ve laik bir devlet fikri öne çıkarılıyor. Bu birçok bakımdan daha adil ve kabul edilebilir bir formül. Ancak bazı bakımlardan ütopya niteliği taşıyor mu, sorusunu da sormak gerekiyor. Bu iki topluluğun bir arada yaşaması demek. Özellikle son yaşananlara baktığımızda bir tarafta radikal yerleşimcilerin yani Araplara ait mezarlara saldırmasına varan durumlar, diğer tarafta özellikle yerleşimcilere duyulan tepkiden kaynaklı bir arada yaşama çok da sıcak bakılmayacağını hissettiren birtakım şeyler olduğunda, aynı zamanda böyle bir siyasi projenin hayata geçirilmesi salında bütün bir siyasi sistemin de değişmesi demek. Aslında siyasal devrimle olabilecek bir şey. Uygulanabilirliği, gerçekliği konusunda kafalarda bazı soru işaretleri oluşturan bir model. Bence de en hakkaniyetli çözüm modeli olarak duran budur. Tek devlet ile Arap ve Yahudilerin tam hak eşitliğine sahip olacağı demokratik ve laik bir tek devlet.”

    ‘Türkiye çatışmaların sonlanmasından yana, orta vadede İsrail’le de bir normalleşme sürecine girilecektir’

    Selim Sezer'e göre Filistin meselesi Türkiye'de iktidarın ideolojik niteliği bakımından iç gündeme yönelik olarak kullanılıyor ve askeri güç göndermek gibi söylemlere karşılık aslında Ankara sükunetin bir an önce sağlanmasını istiyor. Ankara açısından meselenin Doğu Akdeniz'le de alakasını anımsatan Sezer, Erdoğan yönetiminin tıpkı Mısır ve Suudi Arabistan'la olduğu gibi orta vadede İsrail'le normalleşme sürecine gireceği görüşünü dile getirdi. Sezer'e göre Ankara Hamas'ı masaya oturtmakta rol oynar:

    “Bazı sosyal medya paylaşımlarına baktığınızda askeri güç gönderme gibi şeyleri görüyoruz. Ama resmi politikalar bakımından böyle bir niyetin dahi olduğunu düşünmüyorum. Türkiye’nin iktidar ve ortağı olan MHP’de olduğu gibi genel iktidar bloku ölçeğinde Filistin politikası iki temel üzerinden tanımlanabilir. Birincisi, şu andaki iktidarın aslında ideolojik çizgisiyle Filistin’deki kendi ideolojisinin örtüştüğü unsurların desteklenmesi. Filistin’de toplamda 12 tane siyasi hareket var, Hamas da bunlardan bir tanesi. İslami çizgide olan ama bambaşka şekillerde yorumlayan ve bölge siyasetinde başka aktörlerle yakınlaşma içerisinde olan; örneğin İslami cihat gibi unsurları, El Fetih, FDKC gibi başka grupları da büyük ölçüde dışarıda bırakmış oluyorsunuz. Bir tarafa odaklandığınızda daha bir ideolojik kodlar üzerinden Filistin meselesi tanımlaması yapmış oluyorsunuz. Bu aynı zamanda iç siyasete yönelik olarak da önemli bir zemin ve söylem de oluşturuyor. Kuşkusuz Filistin ile ilgili iktidar partisi ve MHP tarafından üretilen söylemler aynı zamanda iç siyasete yönelik olduğunu da açıklıkla ifade etmek gerekiyor. İşin birinci ayağı bu. İkinci ayağıysa, askeri güç göndermek bir tarafa Türkiye’nin kesin olarak hedefinin sükunetin sağlanması, çatışmaların sonlandırılması olduğunu düşünüyorum. Bunun Doğu Akdeniz meselesi, Münhasır Ekonomik Bölgeler meselesi, Türkiye’nin en önemli bölgesel meselelerinden bir tanesi. Bir çözüme kavuşturulması gerekiyor. Bunun için de yakın zamana kadar hiç beklenmeyecek girişimlerin olduğunu görüyoruz. Örneğin Mısır ile doğrudan görüşmelerin başlatılması, işbirliği zeminin geliştirilmesi ve Suudi Arabistan ile temasların kurulması gibi süreçlere yakın zamanda tanıklık ettik. Muhtemelen İsrail ile de orta vadede de olsa bir normalleşme sürecine yeniden girilecek. Bunun da ötesinde Türkiye’nin böyle bir çatışmayı desteklediğini düşünmüyorum. Muhtemelen önümüzdeki günler de Mısır ve Ürdün gibi Türkiye de ateşkesin sağlanması için devreye girecektir. Hamas ile olan ilişkisi de buradan bir işlev görecektir. Hamas’ı ateşkes masasına oturmaya sevk etme bakımından bir rol oynayacaktır. Yoksa askeri yönden destekleme ya da çatışmayı büyütme ya da bilfiil kendisinin asker gönderme gibi bir eğilime girmesine hiç ihtimal vermiyorum. Durumun tam tersi olduğunu düşünüyorum.”

    'Suriye'nin yaşananlara fazla tepki vermemesinin sebebi...'

    Hamas'ın birkaç sene öncesindeki politika belgesinde İhvan'la bağını koparttığı söylemine karşılık Sezer, bu hareketin son tahlilde aynı geniş akımın parçası olduğunu anımsattı. Sezer'e göre son gerilimde Suriye'nin tepki vermemiş olması, Suriye savaşında Hamas'ın oynadığı rolle de alakalı:

    “Birkaç sene önce yeni politika belgesinde Hamas, İhvan ile de bağlarını kopardığını ifade eden bir söylem geliştirmişti. Ama tarihsel gelişim ortada. Bunun ötesinde Suriye’deki sadece siyasi söylem ortaklığıyla kalmayan sahada ortaklığa dönüşen bir durum var. Her bölgenin kendi özgünlüğü olduğu için Tunus, Suriye ve Mısır’daki İhvan kolları nasıl ki bazı farklılıklar taşıyorsa Hamas da bazı yönlerden farklılıklar taşıyor olabilir. Yine de son tahlilde aynı geniş akımın parçası. Suriye’nin şu anda fazla sesinin çıkmaması, bazı bakımlardan kendi meseleleriyle ilgilenmesiyle de alakalı. Hamas ile olan savaşın getirdiği güvensizlik de kuşkusuz rol oynuyor. Sonuçta geçmişten bir süreci de vardı. İlk defa Hamas, Suriye’ye girmek istediği zaman da büyük sıkıntılar olmuştu. 2011 sonrasında yeniden ilişkiler bozulmaya başladı."

    'Batı ülkelerini de kendisini bir meşru siyasi aktör olarak kabul ettirmeye çalışan bir Hamas var'

    Hamas'ın bir yandan İran ve Hizbullah ile Suriye savaşının yol açtığı ilişkilerdeki sıkıntıları onarmaya çalıştığını belirten Sezer, diğer yandan örgütün Türkiye ve Katar ile ilişkilerinin güçlü biçimde sürdüğünün altını çizdi. Sezer'e göre Hamas, Batı ülkeleri tarafından da meşru bir aktör olarak görülmek için çaba harcıyor:

    "Hamas’ın bazı diplomatik adımlar da atmaya çalıştığını görüyoruz. Direniş ekseni olarak adlandırılan İran merkezli eksenle ilişkilerini yeniden onarma girişimleri var. Son yıllarda özellikle Lübnan’da öncelikle Hizbullah ile ilişkileri onarması - ki zaten askeri kanadı El Kassam Tugayları'nın Hizbullah ile ilişkileri zaten devam ediyordu- var. Ama siyasi kanat farklı bir yöne yöneldiği için ipler büyük ölçüde kopmuş durumdaydı. Şu anda Hizbullah ve İran ile ilişkilerini onarmaya çalışan bir Hamas var. Ama bu yüzünü sadece buraya döndüğü, sonra sadece bu çizgide ilerleyeceği anlamına gelmiyor. Çünkü diğer taraftan Türkiye ve Katar ile ilişkilerini güçlü bir şekilde sürdüren, hatta orta-uzun vadede de olsa Batı ülkelerini de kendisini bir meşru siyasi aktör olarak kabul ettirmeye çalışan bir Hamas var. Son politika belgesinin ruhu birazcık da buydu."

    'Hamas kendisini Batı Şeria'da da iktidar kılacak süreçleri hedefliyor olabilir'

    Sezer'e göre Hamas'ın son çatışmadaki hedeflerinden birisi, sadece Gazze'de değil Batı Şeria'da da FKÖ ve Abbas liderliğindeki özerk yönetimi ele alacak bir iktidar olabilir. Sezer, Hamas'ı daha diplomatik hareket ederek tüm taraflarla arasını iyi tutmaya çalışan bir hareket olarak niteledi:

    "FKÖ ve Abbas liderliğindeki özerk yönetimin Hamas’ı Batı Şeria’da da iktidar kılacak birtakım süreçlerin de vesilesi olabilir kuşkusuz. Daha uzun vadede düşündüğünüzde hedeflerden bir tanesinin bu olduğu düşünülebilir. Ya da FKÖ ve Hamas’ın bir arada yer alacağı ulusal bir koalisyon içerisinde Batı Şeria’da da iktidar mercilerine yerleşmek gibi bir hedef dahilinde hareket edildiği söylenebilir. Seçim bu yıl için planlanıyordu ama önümüzdeki yıllara yönelik bir yönelim ve strateji olarak bu tür şeylerin olduğu da söylenebilir. Dolayısıyla birkaç farklı çizgide, birkaç farklı kanalla temaslarını sürdüren bir hareket var. Bu yüzden de sadece bir tarafa yüzünü dönmüş, bölgesel ve uluslararası siyaset içerisinde aidiyeti ya da doğrultusu net olarak tanımlanabilir bir hareket değil. Daha diplomatik bir şekilde hareket ederek bütün taraflarla arasını iyi tutmaya çalışan bir hareket aslında.”

    Etiketler:
    Çatışma, Ateşkes, Türkiye, Ürdün, Mısır, Gerilim, Araplar, Şeyh Cerrah mahallesi, Filistin, İsrail
    Topluluk kurallarıTartışma
    Sputnik hesabınızla yorum yapınFacebook hesabınızla yorum yapın