02:04 03 Ağustos 2021
Canlı Yayın

    'Reisi hükümetinde nükleer anlaşma için devletin resmi tutumu sürecek ama ABD'den somut adım beklenecek'

    Eksen
    URL'yi kısaltın
    Yazarı
    0 10
    Abone ol

    Dursunoğlu’na göre, İran'da Reisi hükümetinde nükleer anlaşma konusunda devletin resmi tutumu sürecek ama ABD'nin öngörülemezliğinden ötürü somut eylem beklenecek. İran siyasetinin reformcu-muhafazakar klişesi ile anlaşılamayacağını belirten Dursunoğlu, Hatemi dönemine özgü bu ayrımın bittiği ve 2009'dan sonra anlayışların değiştiğini vurguladı.

    İran'da düzenlenen 13. cumhurbaşkanlığı seçimlerini beklendiği üzere muhafazakar yargı erki başkanı İbrahim Reisi kazandı. Reisi, 28 milyon 600 bin oydan 17 milyon 800 binini alarak ipi göğüsledi. Ancak katılım oranı yüzde 50'nin altında yüzde 49'da kaldı.

    İki dönem cumhurbaşkanlığını yürütmüş Hasan Ruhani'nin hükümetinin ABD ile dolaylı müzakereler yürüterek Donald Trump yönetiminin tek taraflı olarak çekildiği 2015 nükleer anlaşmasını canlandırmaya çalıştığı bir ortamda Reisi'nin liderliğinin sürece etkisi merak konusu.

    Reisi, ilk basın toplantısında dış politikanın nükleer anlaşmadan ibaret olmayacağını, tüm dünyayla etkileşim halinde olacaklarını söyledi. ABD'nin yaptırım listesinde bulunan Reisi, Biden yönetimine de nükleer anlaşmaya geri dönerek taahhütlerini yerine getirmesi çağrısında bulundu.

    İran'daki cumhurbaşkanlığı seçiminin sonuçlarını; Reisi liderliğiyle 'ilkecilerin' yeniden başa geçmesinin İran iç ve dış siyasetine etkilerini Yakın Doğu internet sitesinin kurucusu, araştırmacı yazar Alptekin Dursunoğlu ile konuştuk.

    ‘İran, Batı medyasından takip edildiği için anlaşılamıyor’

    Alptekin Dursunoğlu'na göre Batı medyasının ezberleri üzerinden İran'a dair 'reformcu-muhafazakar' klişesi bu ülkenin siyasetinin doğru okunamamasına yol açıyor. Ezberlere göre Reisi'nin muhafazakar aktör olarak dünyaya meydan okumasının beklendiğini belirten Dursunoğlu, oyla İran'da tıpkı ABD'deki gibi hükümetlere göre çok değişmeyecek bir dış politika çizgisinin bulunduğunu vurguladı:

    “Reformcu muhafazakar klişesinden tutun da birçok şey Batılı medyasının ezberleri üzerinden konuşulduğu için gerçekten İran’daki birtakım siyasal gelişmeler de İran’ın gelecek yönelimi de doğru okunamıyor. Seçimlere katılımın düşüklüğünden, adayların eleme süreçlerinden tutun da seçilen cumhurbaşkanının siyasal davranışlarına ilişkin tahminlere varıncaya kadar her şey ezberlerin tekrarı şeklinde gerçekleşiyor. Bu ezberlere göre Reisi, ‘muhafazakar’ bir aktör olduğuna göre dünyaya meydan okuyacak. Birincisi İran’daki siyasal kesimler, 'reformcu ve muhafazakar' ayrımıyla sınırlandırılamayacak kadar çeşitli. İkincisi de tıpkı Amerika’da olduğu gibi İran’da da hükümetlere göre değişmeyecek dış politika kararları vardır; hükümetlerin değişmesi sadece bu kararların uygulanma şeklini değiştirebilir."

    'Reisi hükümeti sahada somut uygulama görmek istiyor'

    Dursunoğlu'na göre, Reisi’nin cumhurbaşkanı seçilmesinin hemen ertesinde ‘ABD’yle görüşmeyeceğiz’ söylemi, Hasan Ruhani hükümeti politikalarının devamı niteliğinde. Nükleer anlaşmaya geri dönme konusunda yeni hükümetin de tavrının değişmeyeceğini vurgulayan Dursunoğlu, asıl değişikliğin ABD'nin güvenilmezliğinden ötürü söz ve vaatler değil eylemlerle davranış değişikliğine gidilmesi ve somut uygulamaya gidilmesi beklentisinin öne çıkması olacak:

    "Mesela Reisi, dün yabancı basının da katıldığı basın toplantısında bir Rus gazetecinin Amerikan Başkanı ile görüşecek misiniz sorusuna 'Hayır' cevabını verdi. Ancak Amerikalı yetkililerle görüşmeler, Ruhani hükümeti döneminde gerçekleşen şeylerdi. Nükleer müzakereler sırasında Ruhani’nin Obama ile temasları olmuştu. Cevad Zarif de nükleer anlaşma kapsamında Amerikalı meslektaşı John Kerry ile sürekli temas halindeydi. İran’da devletin kararı şu: Bu anlaşmadan çekilen taraf Amerika. Böyle olduğu için yeniden bir anlaşma olacaksa, bu anlaşmaya öncelikle Amerika’nın dönmesi gerekiyor. İkincisi, sadece anlaşmaya döndük demek yetmiyor, biz eskiden olduğu gibi artık Amerika’nın sözleriyle yetinmiyoruz; Amerika’nın sözlerini gerçekleştirdiğini doğrulamamız gerekiyor. Mesela yaptırımlar kalkacak diyorlar. Bu, nükleer anlaşma imzalandıktan sonra ABD’nin söylediği bir şeydi; ancak Amerikalıların bu sözü gerçekleşmedi. Biz şimdi Amerika’nın sözlerinin gerçekleştiğini doğrulamak istiyoruz diyorlar. İranlılar diyor ki, bundan sonraki süreçte biz, ABD’nin sadece vaadi üzerinden ya da kağıt üzerindeki bir sözü üzerinden biz bir davranış değişikliği yapmayacağız. Örneğin İran şu an uranyum zenginleştirmesini anlaşmadaki limitin üstüne çıkardı ve limiti arttırarak devam ediyor. İran artık diyor ki bizim uranyum zenginleştirmeyi tekrar anlaşma limitine geri çekebilmemiz için artık Amerika’nın anlaşmaya geri döndük demesi yetmiyor. Amerika’nın anlaşmaya döndüğünü uygulamalarıyla göstermesi, örneğin yaptırımları kaldırılması ve İran’ın da yaptırımların kaldırıldığını doğrulanması gerekiyor. Yani, Amerika’nın sözlerinin eyleme geçip geçmediğinin sağlamasının yapılması gerekiyor."

    'İran'daki ilkeci kanadın Ruhani'ye eleştirileri doğru çıktı'

    İran iç siyasetinde de Ruhani hükümetine en büyük eleştirilerin ABD'nin kağıt üzerindeki vaatlerine güvenmesi nedeniyle yapıldığını dile getiren Dursunoğlu, bu konuda ilkeci kanadın yönelttiği eleştirilerin de doğru çıktığını anımsattı:

    "İran içerisinde Ruhani hükümetine en büyük eleştirilerden biri bu konuyla ilgiliydi. Ruhani’nin muhalifi olan kanatlar, diyordu ki; 'Siz bu anlaşmayı Amerika’nın sadece kağıt üzerindeki vaatlerine güvenerek yaptınız. Amerika’nın sözleriyle eylemleri arasındaki tutarlılığın sağlamasını yapmadınız.' İran’da Reisi’nin de dahil olduğu ‘İlkeci’ kanadın Ruhani’ye yönelik en büyük eleştirilerinden biri şuydu: Amerika’da çok sayıda senatör, mektup gönderdi ve Tahran’ı ‘Siz anlaşma yaptınız ama galiba Amerikan sistemini bilmiyorsunuz. Kongre onayından geçmeyen bir anlaşma sadece anlaşmayı yapan başkanı bağlar. Bir sonraki başkan ‘Bu beni bağlamaz’ deyip bundan çekilebilir' diye uyardılar. İran’daki İlkeci kanat, Trump’ın daha o zamanlar ‘Ben bunu yırtıp atacağım’ sözlerini Zarif’e veya Ruhani’ye hatırlatıp bu konuda ne tedbiriniz var diye soruyordu? Onlar da ‘Hayır, biz sadece Amerika ile değil 5+1 ile anlaşma yaptık, dolayısıyla Amerika çekilemez’ diyordu. Ama onlar haklı çıktı ve Amerika 4+1’i çiğneyerek anlaşmadan çekildi. İran artık Amerika ile sadece kağıt üzerinde kalan bir anlaşmaya dönmek istemiyor. Yani İran somut olarak sahada uygulama görmek istiyor.”

    'Reisi hükümeti de Ruhani gibi devletin resmi kararlarını uygulayacak'

    Dursunoğlu, Biden yönetiminin İran'da siyaseti zaten Hamaney'in belirlediğinden hareketle Reisi'nin seçilmesini önemsememe tavrının 'saçma' olduğunu belirtirken, Amerikalıların ayna Hamaney'in dini liderliği altında Ruhani ile nükleer anlaşmaya yaptığını anımsakttı. Reisi hükümetinin nükleer görüşmelerin devam ettiği Viyana’da kendi ekibini kurana kadar eski ekiple devam edeceğini ifade eden Dursunoğlu, yeni hükümetin bu konuda tıpkı Ruhani hükümeti gibi devletin resmi kararlarını uygulayacağı değerlendirmesinde bulundu:

    “Amerikalı yetkililerin açıklaması çok saçma bir açıklama olmuş. Amerikan rejiminin nasıl başkanlara göre değişmeyen dış politika öncelikleri veya kararları varsa aynı şey İran’da da var. Amerikalı yetkililerin tabiriyle eğer bu konudaki kararları İran cumhurbaşkanları değil de Devrim Lideri Ayetullah Hameney alıyorsa o halde Ruhani hükümetiyle neden müzakere yaptınız? Bu bir şahıs kararı değil, devletin kararı; dolayısıyla şu an Viyana’daki Ruhani hükümetinin müzakere ekibi ile Reisi hükümetinin müzakere ekibi devletlerinin kararını müzakere edecek. Amerikalılar önceki hükümetle müzakere yaparken bunu bilmiyor muydu? İran’da hükümetler ve kurumlar var. Kurumların kendi düzeyinde yetkileri var. Bunlar devletin kararlarını kendi yöntemleriyle uygulamaya çalışıyor. Viyana’daki müzakere konusu dün Reisi’ye soruldu. Reisi de ‘Viyana’daki müzakereler devam ediyor ve benim dış politika ekibim onlardan gerekli raporları alıyor’ dedi. Anlaşılan o ki Reisi kendi ekibini kuruncaya kadar mevcut müzakere ekibiyle devam edecek. Kendi kabinesini kurduktan sonra da muhtemelen şu anki ekibi değiştirecek veya bazılarıyla çalışmaya devam edecek, şu an bilemiyoruz bunu. Viyana’daki görüşmelerin seyri de buna göre şekillenecek. Şu an halihazırda Viyana’da görüşmeleri yapan heyet, biraz önce açıkladığım çerçevede farklı bir şey söylemiyordu ki; Ruhani hükümeti gidince sil baştan her şey yeniden değişsin. Tabi ki böyle bir şey olmayacak. Amerika’nın atacağı her adımın doğrulanması gerektiğine dair İran’ın resmi görüşü, Ruhani hükümetinin de görüşüydü; şimdiki hükümetin de görüşü olacak.”

    ‘Suudilerin İran’a yaklaşması yeni ABD yönetimi kaynaklı’

    Son dönemde Irak arabulucuğunda yürütülen görüşmelerde Suudi Arabistan’ın İran’a karşı ılımlı mesajları olduğunu hatırlatan Dursunoğlu, bunun yeni gelen İran hükümeti ile ilgisinden yahut Reisi'nin lider seçilmesinden daha çok ABD yönetimindeki değişiklikle bağdaştırılabileceğini ifade etti:

    “Suudi Arabistan veliahtı Muhammed Bin Salman’ın bir iki ay önce başta Yemen olmak üzere birçok konuda ılımlı birtakım mesajları oldu. Hem Yemen ile ateşkesin sağlanması, savaşın durdurulması yönünde hem de İran ile ilişkilerin normalleştirilmesi yönünde ılımı açıklamalar yaptı. Bunun Reisi faktöründen daha ziyade Amerikan hükümetindeki değişiklik bağlamında anlaşılabileceğini düşünüyorum. Sorunu üreten taraf İran değildi, Suudi Arabistan’dı. Yemen’e İran değil, Suudi Arabistan askeri müdahalede bulundu. Evet İran Yemen’in yanında durdu, savaşa karşı çıktı ve Yemen’e siyasi destek verdi; ancak Yemen’i ateşe veren İran değil Suudilerdi. İki ülkeyi karşı karşıya getiren Suriye konusunda da benzer bir durum söz konusu oldu. Suriye’nin ateşe verilmesi Suudilerin de ortak olduğu geniş bir koalisyonun işiydi. İran, BM üyesi Suriye devletinin de talebiyle o yangını söndürmek için müdahale etti. Yani Suudilerin de yer aldığı uluslararası koalisyon Suriye’yi ateşe vermese İran hiçbir zaman Suriye’de olamayacaktı. Şu an Suudi Arabistan hem Suriye’de hem Yemen’de geri adım atıyor. Bunun iki sebebi var birincisi her ikisinde de savaşı kaybettiler. Ne Suriye’de ne de Yemen’de İran’ın müttefiklerini yenemediler; şimdi onlarla yeni bir sayfa açmak istiyorlar. İkinci sebep de yeni Amerikan Başkanı da İran ile yeni başlangıç yapmak istiyor. Hem saha şartları hem de Joe Biden faktörü, Suudileri İran konusunda ılımlı mesajlar vermeye zorluyor. Dolayısıyla da İran ile Suudi Arabistan arasında bölgesel bir yumuşama olacaksa, nitekim Muhammed Bin Salman bu mesajı veriyor, bu Reisi’den kaynaklanan bir yumuşama olmayacak. Ancak Reisi de son basın toplantısında bu konuda yapıcı mesajlar vardi: ‘Biz Suudi Arabistan ile özellikle de komşularla ilişkilere öncelik veriyoruz. Suudi Arabistan ile ilişkilerin normalleştirilmesi konusunda da bizden kaynaklanan bir engel söz konusu değildir’ dedi. Reisi yapıcı davranıyor. Burada önemli olan Salman yumuşama açıklamalarında ne kadar kararlı ve ciddi davranabilecek?”

    ‘2009’dan sonra siyasal tavırlar, taraflar, anlayışlar çok farklılaştı, İran'da kimse kendine muhafazakar demiyor’

    Dursunoğlu, İran siyasetinde siyasi tavırlar ve anlayışları reformcu-muhafazakar ikiliğinde okumak açıklayıcı değil. Bu saptamanın 1997'de başlayan Hatemi dönemi için geçerli olabileceğini belirten Dursunoğlu, ancak daha sonraki süreçte, özellikle 2009'dan sonrasında çok değişiklik olduğuna işaret etti. Dursunoğlu, esasen İran'da kimsenin kendisini 'muhafazakar' addetmediğini, kullanılan 'ilkeciler' nitelemesinin de içinin farklı doldurulduğunu vurguladı. İran'da reformcuların daha orta yolcu ve ABD'yle ilişki kurulması üzerine politika geliştirdiğini belirten Dursunoğlu, 'usulgerayan' adı verilen ilkeciler arasındaki farklılıklara da işaret etti. Dursunoğlu, İran siyasetindeki saflaşmaları izah etti:

    "İran’da muhafazakar reformcu ayrımı 1997’de yapılan ve Muhammed Hatemi ile Natık Nuri’nin yarıştığı seçimlere özgü ve bir ayrımdı. 2009’dan sonra İran’da siyasal tavırlar, taraflar, anlayışlar çok farklılaştı. O klişeyle bakarak Reisi ile Ahmedinejad, Hatemi ile Ruhani veya Laricani aynı kefeye konuyor. Ahmedinejad bu seçimlerde aday oldu; ancak adaylığı reddedildi. Reisi ile Ahmedinejad eğer aynıysa ve Anayasayı Koruyucular Kurulu, siyasi görüş farkı gözeterek adaylıkları onaylıyor veya reddediyorsa o zaman neden Ahmedinejad, Hüseyin Dehkan ve Said Muhammed gibi Devrim Muhafızları komutanları, eski Meclis Başkanı Ali Laricani neden reddedildi? Kaldı ki Ahmedinejad sadece bu seçimde reddedilmedi, daha önce de reddedilmişti. Ruhani’nin ilk dönemindeki seçimde Ahmedinejad’ın yasal olarak seçime girme hakkı yoktu. Ama Ahmedinejad’ın anlayışının, yani 'Yeni Muhafazakar’ ekibin adayları olan Hamid Bekai ve Rahim Meşşai de reddedilmişti. Ahmedinejad anlayışının İran’daki siyasal karşılığı farklıdır, Reisi’ninki farklıdır. Reformcular, kendileri için reformcu tabirini kullanıyorlar; ama İran’da kimse kendisine muhafazakar demiyor. Muhafazakar kelimesi, bizim onlara verdiğimiz bir isim. Orada ilkeciler diye Türkçeye tercüme edebileceğimiz ‘Usulgerayan’ kelimesi kullanılıyor. Bu iki kesim 1979’daki devrimin ilkeleri konusundaki yorum farklılıklarından dolayı ayrışıyor. Mesela, Amerika ile ilişkiler konusunda reformcuların bakışı şu. Dünyada biz İslam devrimini yaptığımızda ne Doğu ne Batı diyorduk. Devrimin, 'bağımsızlık, özgürlük ve İslam Cumhuriyeti' sloganı farklı yorumlanmalı; çünkü dünya şimdi artık devrimin gerçekleştiği Soğuk Savaş yıllarının dünyası değil. Dünyada artık Doğu ve Batı blokları yok. Şu anda bir Amerikan hegemonyası gerçekliği var. Bu Amerikan gerçekliği içerisinde bununla sürekli çatışarak şu an kendi petrolümüzü bile satamaz hale geldik. Dolayısıyla biz Amerika ile, hatta İsrail ile diğer ülkeler nasıl ilişkiler kuruyorsa, biz de ilişki kurabiliriz. Kaldı ki İsrail, bize ait bir sorun değil. Filistin ne etnik ne mezhebi olarak doğrudan bizim taraf olabileceğimiz bir sorun değil diyorlar. İlkeciler ise devrimin ilkelerinin geçerliliğini koruduğunu savunuyor. İlkeci ismi de zaten buradan geliyor. Onlar, Amerika’yı 'küresel istikbar'ın yani uluslararası emperyalizmin lideri olarak görüyor. Onunla eşit iki taraf olarak ilişki kurabilmenin imkansız olduğunu savunuyor. Onlar, Amerika ile iyi ilişkiler kurmanın bedelinin Amerika’ya karşı direnmenin bedelinden daha az olmadığını söylüyor. Onlar diyor ki Amerika’ya direndiğinizde tabii ki bedel ödüyorsunuz. Ancak teslim olduğunuzda ödediğiniz bedel çok daha ağır oluyor. İran’ın dengi olabilecek Amerikan müttefiki Suudi Arabistan ve Mısır gibi ülkelerin durumuna bir bakın. Hem hiçbir şey üretemiyorlar, hiçbir şeyin sahibi olmalarına izin verilmiyor. Hem Amerika tarafından kaynakları yağmalanıyor hem de Amerika tarafından da aşağılanıyorlar. Biz Amerika’ya karşı direniyoruz ve ağır bedeller ödüyoruz. Ancak bölgede Amerika’ya teslim olmuş Mısır ya da Suudi Arabistan gibi ülkelerin nüfuzundan hatta Amerika’dan daha fazla nüfuza sahibiz. Amerika bölgede milyarlarca dolar harcayarak, binlerce asker barındırarak, binlerce dolara mal olan üslerle bölgede var olabiliyor. Biz Yemen, Lübnan ve Filistin’de asker veya milyonlarca dolar harcamadan da var olabiliyoruz.

    Bunlar, iki taraf arasındaki dış politika perspektiflerine dair çok özet farklılıklar. Bu tür farklılıklar ayrıntılara indiğinizde daha da derinleşiyor. Mesela reformculara göre, iki ordunun olmasına ne gerek var, yani Devrim Muhafızları ve klasik ordu birleştirilmeli ve savunma masrafları azaltılmalıdır. Füze programına ne gerek var. Japonya’nın da ordusu yok ama teknolojisi ve ekonomisiyle dünya devi. Biz güvenlik eksenli bir dış politika ilişkisi kurmak yerine işbirliği eksenli bir perspektifle bir dış politika geliştirebiliriz. Buna karşı ilkecilerin savunuları ise bunların yanlış olduğu ve bu düşüncenin ülkeyi Şah dönemindeki gibi Amerika’nın bölge jandarması haline getireceği yönünde. Öte yandan İran’daki siyasi cenahlar sadece 'muhafazakar' veya 'reformcu'lardan ibaret değil. Rafsancani’nin fikri liderliğini yaptığı, 'İtidal'ciler adıyla anılan çok güçlü bir anlayış daha var. Öte yandan Ahmedinejad’ın liderliğini yaptığı benim 'Yeni Muhafazakar' diye tanımladığım bir başka siyasal anlayış da söz konusu. Bunların her biri İran’da ciddi kitlelere sahip siyasi anlayışlar. İran’ı da son kırk yıldır neredeyse hep bunlar yönetti. Mesela 2009 seçimlerinde reformcularla İtidalcilerin oluşturduğu koalisyonun adayı olan Mir Hüseyin Musevi, 1980’li yılların ortalarına kadar başbakanlık yaptı. Ardından 'İtidalcilerin' fikri ve siyasi önderi Haşimi Rafsancani 8 yıl cumhurbaşkanlığı yaptı. Rafsancani’den sonra da önce reformcuların lideri Muhammed Hatemi, ardından da Yeni Muhafazakarların lideri Ahmedinejad iki dönem cumhurbaşkanı seçildi. Son iki dönemde cumhurbaşkanlığı yapan Hasan Ruhani, Rafsancani’nin veliahdıydı 2013 seçimlerinde Rafsancani’nin adaylığı reddedildiği için Ruhani onun yerine aday gösterildi ve reformcularla itidalcilerin adayı olarak iki dönem cumhurbaşkanı seçildi. İbrahim Reisi, İran tarihindeki ilk ilkeci cumhurbaşkanı."

    Etiketler:
    İran, İbrahim Reisi, Seçim, Cumhurbaşkanlığı, Hasan Ruhani, Reformcular, Muhafazakarlar, Nükleer anlaşma, ABD
    Topluluk kurallarıTartışma
    Sputnik hesabınızla yorum yapınFacebook hesabınızla yorum yapın