02:21 17 Eylül 2019
Canlı Yayın
    Radyo Sohbetleri̇

    Nebil Özgentürk: İnsanlar endişeli, toplumsal barışa ihtiyacımız var

    Radyo Sohbetleri̇
    URL'yi kısaltın
    Yazarı
    0 20
    Abone ol

    Usta belgeselci Nebil Özgentürk, Türkiye’de insanların devlete güvenini kaybettiğini, umutsuz ve endişeli olduğunu söyleyerek, “Toplumsal barışa ihtiyacımız var” dedi.

    RS FM’de Süheyla Demir’in sunduğu Radyo Sohbetleri’ne konuk olan usta belgeselci Nebil Özgentürk, bu kez kendi yaşam hikayesini anlattı, sinema tutkusundan ve kendisinde iz bırakan belgesel çalışmalarından bahsetti.

    Türkiye’nin halet-i ruhiyesine de yorum yapan Özgentürk, genel halin umutsuz ve endişeli olduğunu söyleyerek, “Umutsuz insanlar. Korku ve endişeyle güne başlıyorlar. Muhalefet ettiği zaman, sanki insanların hayatı kararacakmış, ocağı sönecekmiş gibi geliyor. Adalete güven kalmadı. Basın baskıya uğramış, muhalifler eziliyor. Böyle bir ortamda insanın mutlu olması mümkün mü? Endişeliyim ben de. Toplumsal barışa ihtiyacımız var. Hayatın her alanında barış istemeli ve sürekli toplumsal barıştan söz etmeliyiz” dedi.

    Nebil Özgentürk, 20 yıldır her birini sinema tadında işlediği bine yakın belgeseliyle, hem alanında yeri doldurulmaz bir noktaya ulaştı hem de toplumsal hafızamıza eşsiz katkılar sundu.
    © Fotoğraf : tr-tr.facebook.com/pages/Nebil-Özgentürk
    Nebil Özgentürk, 20 yıldır her birini sinema tadında işlediği bine yakın belgeseliyle, hem alanında yeri doldurulmaz bir noktaya ulaştı hem de toplumsal hafızamıza eşsiz katkılar sundu.

    Nebil Özgentürk’ün açıklamalarının tamamı şöyle:

    'BABAM EĞİTİM GÖNÜLLÜSÜ, ANNEM HEYKELİ DİKİLECEK BİR KADIN…'

    İnsan hikayelerini genelde hep siz anlatırsınız bize, ama bu kez sıra kendi hikayenizi anlatmakta. Nebil Özgentürk denince benim aklıma iki şey geliyor; biri belgesel biri de Adana. Adana’da başlayan hikayenizin ilk kısmını sizden dinleyelim…

    Adana’da çok güzel bir anne-babanın ve 8 abi-ablanın yanında büyüdüm. Israrla babamı anmak istiyorum, çünkü babamın bu hafta 100. doğum yılı ve 10. ölüm sene-i devriyesi. Babam Süleyman Özgentürk 3 okul yaptırmış, kendi mülklerini okullara bağışlamış güzel bir eğitim gönüllüsüydü. Annem de 12 çocuk doğurduğu için heykeli dikilecek bir kadın. Günümüzde bizim kuşağımız iki çocuğu zor idare ediyor, benim annemse 12 çocuk doğurmuş. Ona saygı göstermemek mümkün değil.
    Böyle bir aile, abi, kardeş ablalar ve sanat çevrelerinin de olduğu bir evde büyüdüm. Portakal bahçesinin içinde top koşturup, oyun oynayıp biraz da kitap okuyan bir çocuk olarak hatırlıyorum kendimi. Güzel, sevgi dolu bir çocukluk… Akdeniz ailesi…

    Derken İzmir’e üniversiteye geldim. O zaman silahlar susmuyor, sokakta insanlar, öğrenciler öldürülüyor. Bütün Türkiye’de siyasi zorluklar yaşanırken, çok zor koşullarda üniversitede eğitim gördüm. Askerliğimi yine İzmir’de yapıp İstanbul’a, basına transfer oldum. Böylece bugüne kadar, belgesel yapımcılığına kadar uzandım.

    'HOLDİNG YÖNETİCİSİ OLACAKKEN GAZETECİ OLDUM'

    İşletme tahsiliniz var ama gazeteci olmayı seçtiniz. Sizi gazeteciliğe iten neydi?

    Aslında çok komik bir tesadüf. Ben Ege Üniversitesi İşletme mezunuyum. Üniversiteyi bitirdim, babamın da hatırıyla bir holdingin bölge müdürlüğüne başvurdum. 1985 yılıydı, yani 30 yıl önce. Bölge müdürü sevdi beni, ‘Pazartesi gel işe başla’ dedi. Artık büyük bir holdingin işletme biriminde yönetici adayı olarak işe başlayacağım. Ama cumartesi gecesi bir rüya gördüm, ‘Hayır’ dedim. Ben sanata, yazıya, fotoğrafa meraklıydım, atladım abimin yanına İstanbul’a geldim. Abim (Ali Özgentürk) film yönetmeni. Beni bir akşam masasında karşıladılar. Masada Türkan Şoray, Yaşar Kemal, başka yazarlar da var. Dedim ‘Ben sinemacı olmak istiyorum.’ O zaman da sinema çok zor durumda. İki yılda bir ancak film yapılabiliyor, ‘Hayır, sinemacı olmayacaksın’ dediler. Orada bir gazetenin yazı işleri müdürü vardı, beni gazeteciliğe davet etti. ‘Tamam’ dedik ve öyle basına girdik.

    'BELGESELİ HABER TADINDA YAPMAK İSTEMİYORUM'

    Yani sinema hayaliyle basına girip sinema tadında belgeseller çıkardınız…

    İçimdeki sinema sevgisini, sinema kuramını belgesellerle vermek istedim açıkçası. Çünkü belgesellerde hem gazetecilik hem de sanat var. Biz belgeseli haber tadında yapmak istemiyoruz. İçinde haber olsun istiyoruz ama çekimleri, anlatımı, müziği, kurgusuyla ‘biyografik sinema’ gibi olsun istedim ben. Sinemada biyografik olarak Gandi, Kennedy vs. var. Yaşanmış bir öyküden ‘portre filmler’ yapılıyor. Ben de belgeselleri aynı mantıkla kurgulamaya çalıştım bugüne kadar. 20 yıldır televizyonda bine yakın belgesel yaparak, belki de rekor kırarak bugünlere geldim.

    'İÇİMDEKİ SİNEMACI…'

    Belgeselcilikte büyük bir farkınız var bence. Sadece hayat hikayesi, belgesi sunmuyorsunuz. İçine bizi de sürükleyen bir duygu serüveni, zaman yolculuğu yaşatıyorsunuz. Bunun sırrı nedir?

    Bunun sırrı, benim içimdeki sinemacı. Ben çok sinema izleyerek ve sinema setlerinde bulunarak bugünlere geldim. Hakikaten abim sağolsun, bu konuda çok teşekkür ediyorum. Yılmaz Güneyler ile, Atıf Yılmazlar ile, o ruhla büyümeye çalıştım. İnanın ben gazeteci olmak tam istemedim; sinemacı olmak isterken birden kendimi gazeteci ve sonra belgeselci olarak buldum. Haliyle insan bu yüzden sinemacı gibi davranmak istiyor.

    Şu an iki belgesel yapıyorum. Almanya’ya giden işçilerimizin öykülerini anlatıyorum. 1961 yılında dişlerine bakılarak, çırıl çıplak soyularak Almanya’ya kabul edilen ve şimdi sayıları 3 milyonu bulan Almanya’daki Türk nüfusun 55 yıllık öyküsünü anlatmaya başladım. Almanya’da da çekim yapar, onların öyküsünü dinlerken bir sinemacı gibi bakmaya çalışıyorum. Bu insanın içinden gelen bir şey. Hani derler ya ‘içimdeki çocuk’, benim de ‘içimdeki sinemacı’ diyelim o zaman. Acıtıcı hikayeler seçiyorum ben biraz da.

    'ELİA KAZAN’IN BELGESELİNİ YAPMAK İSTERDİM’

    Genelde sanatçıların ya da önemli kamu figürlerinin hayatlarını, yaşarken belgeselleştiriyorsunuz. Peki ‘hayatta olsaydı da belgeselini hazırlasaydım’ dediğiniz isimler var mı?

    Mustafa Kemal ile aynı dönemi paylaşmak, onun belgeselini yaşarken yapmak isterdim. Nâzım Hikmet’in, Orhan Veli’nin belgeselini yapmak isterdim. O kadar çok belgeselini yapmak istediğim büyük kahramanlar var ki… Ama hayıflanmak gerekmiyor, çünkü kaçırılmış bir şey yok. Bir de aynı dönemde yaşamamıza rağmen yapamadığım ama yapmak istediğim belgeseller var. Mesela Kayseri doğumlu dünyanın en büyük sinemacılarından Elia Kazan’ın hayat öyküsünü belgesel yapmak isterdim. Çünkü o tam yapmak üzereyken kaçırdığım bir şeydir. ABD’li bir sinemacı olduğu için değil, Kayseri’de doğup büyüyüp Amerika’ya göç ettiği, bir köyde doğup Marlon Brando’yu yaratan dünyanın en büyük sinemacısı olduğu için ilgimi çekmişti.

    'LATİFE HANIM BELGESELİ TARİHÎ BİR ŞEYDİ’

    Peki belgesel çekimlerinde sizi en çok etkileyen bir anınızı paylaşır mısınız?

    Ataol Behramoğlu
    © Fotoğraf : Ataol Behramoğlu Resmi Sitesi
    O kadar şey var ki… Mesela Mustafa Kemal’in ilk eşi Latife Hanım’ın belgeseli için yeğenleriyle buluştum. Belgeseli yapmaya karar verirken Latife Hanım’ın hiç yakını olmadığını tahmin ediyordum. Yaşamı boyunca hiç röportaj vermediğini biliyorum. Sonra belgesel yaparken beni duymuşlar, ‘Yeğenleri İzmir’de yaşıyor’ dediler. Çok hoşuma gitti, çok etkilendim. Çeşme’nin Ildır köyünde karşıma çıktılar. Hiç unutmuyorum; Dilek Hanım ve Meral Hanım… Biri 85, biri 50 yaşında iki insan… 35 yıl Latife Hanım ile aynı evde yaşamışlar. Muhteşem bir sürpriz oldu ve bir anlamda tarihî bir şey oldu.

    Düşünsenize Mustafa Kemal’in hayat arkadaşı olmuş ama ne yazık ki 1925 yılında ayrılmış, 1975 yılında hayatını kaybetmiş bir insan. Boşandıktan sonra ölene kadar nasıl yaşadı, buna ilişkin hiçbir bilgi yoktu. Oturduk, Dilek Hanım ve Meral Hanım’la muhteşem görüntüler, muhteşem çekimler yaptık. Bana, bugüne kadar hiç görülmemiş fotoğraflar sunuldu. Onların aile fotoğrafları… Böyle bir muhteşem anı, benim için çok önemli. Buradan çıkacak sonuç şuydu; bugünlerde herkes özel hayatını paçavraya dönüştürüyor. Karı-koca, baba-oğul, eski sevgililer gazete sayfalarında insanların yüzünü kızartacak suçlamalarla birbirlerine hakaretler ediyor,  hatta özel hayatlarını anlatıyorlar. Bu beni çok acıtıyor. Tüm bunlara tepki niyetine, Latife Hanım 1925’ten öldüğü güne kadar, hayatını hiçbir televizyon ve gazeteye hiç anlatmamış. Onlarca para teklifine rağmen hepsini reddetmiş, ‘Benim özel hayatım beni ilgilendirir, çekin gidin’ diye de kapıdan kovmuş. Böyle bir hayat beni çok etkiledi.

    'TANIK OLDUĞUM SIRLAR BENİMLE MEZARA GİDECEK’

    Belgeselcinin özel hayata mesafesi olmalı mı?

    Ben bine yakın belgesel yaptım, emin olun çekimler sırasında çok özel şeylere tanık oldum. Ünlü insanların özel hayatlarına tanık olurdum, bırakın kamera kaydını bunları not bile etmezdim. Yani hepsini unuttum gittim. Bütün o tanık olduğum sırlar benimle birlikte mezara gidecek. Ben özel hayattan bahsetmeyi hiç sevmem. Dikkat ederseniz biyografik belgesellerimde ‘sistem sorunlarını’ anlatırım. Mesela Ruhi Su olayı… Ruhi Su, pasaport alamadı, Türkiye’den çıkamadı, bu yüzden tedavi olamadı ve öldü. Bu, bir özel hayat değil; sistem meselesi.

    Ya da Ahmet Kaya belgeseliniz…

    Evet, Kürtçe klip yayınlayamadığı ve buna ilişkin fikrini belirttiği için basın ve toplum lincine uğrayan Ahmet Kaya’yı, Paris’te bulup onun hayatını anlatmak… Ama müzikal hayatını… Ben bu tip şeyleri önemsiyorum. Yoksa ‘Ben oğlumla şöyle yaptım, karımla şöyle buluştum, kızım ve sevgilim şuydu buydu’ diye bir hayatı belgesel yapmayı doğrusu sevmem. Bunu yapan da var. Ama ben özel hayatların, dört duvar arasında yaşananların sittin sene insanın kalbinde kalması gerektiğine inananlardanım. Benim de özel hayatımı anlatsın istemem kimse. Çocuğumla mutluluğumu anlatırım, ama evimde çocuğumla, karımla yaşadığım trajik çatışma kimseyi ilgilendirmez ki… Bir gazetecinin evine yapılan baskın ilgilendirir insanları.

    'TÜRKİYE'DE HERKES UMUTSUZ VE ENDİŞELİ’

    Bugünün Türkiye’sini nasıl görüyorsunuz? Bu belirsizlik ortamında, bugünümüz, yarımız hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Bugünün Türkiye’sinde herkesin umutsuzluğunu görüyorum ben. Umutsuz insanlar. Korku ve endişeyle güne başlıyorlar. Ne yazık ki böyle bir dönem yaşıyoruz. Muhalefet ettiği zaman, sanki insanların hayatı kararacakmış, ocağı sönecekmiş gibi geliyor. Böylesine bir korku hiç kimseye yaramaz. Hükümete de iktidara da yaramaz. Devlete güvensizliği de artırır. Zaten devlete güvenilmiyor, iyice güvensiz yaşar bu toplum. Bence devletine güvenle büyümeli, kalkınmalı bu toplum. Hiç güven kalmadı. Adalete güven kalmadı.  Ekonomik olarak büyük sıkıntılar yaşıyoruz, dövizler tanrı katına çıkmış. Basın baskıya uğramış, muhalifler eziliyor. Böyle bir ortamda insanın mutlu olması mümkün mü? Endişeliyim ben de. Tabii ki umutlarımız da var, güzel şeyler, güzel insanlar da var, ama ne yazık ki ne yazık ki büyük endişe, korku, tedirginlik ve savaş hali var. Barış çok önemli. Barış kendi içimizde olmalı, komşumuzla olmalı. Hayatın her alanında barış istemeli ve sürekli toplumsal barıştan söz etmeliyiz.

    USTA GAZETECİNİN İÇİNDEKİ SİNEMACI

    Nebil Özgentürk, 20 yıldır her birini sinema tadında işlediği bine yakın belgeseliyle, hem alanında yeri doldurulmaz bir noktaya ulaştı hem de toplumsal hafızamıza eşsiz katkılar sundu.  ‘Bir Yudum İnsan’ ve ‘Türkiye’nin Hatıra Defteri’ programlarında, Can Yücel’den Ahmet Kaya’ya, Aziz Nesin’den Ruhi Su’ya, Aşık Mahsuni’den Yaşar Kemal’e kadar birçok sanatçı ve kamu figürünün hayatını bilinmeyen yönleriyle ekranlara taşıdı.

    Özgentürk’ün belgeselcilikteki farkı, sinemasal yanı ağır basan ve genelde acıtan eserler üretmesinde gizli. Usta gazeteci bu durumu, ‘içindeki sinemacıya’ bağlıyor. Abisi Ali Özgentürk gibi ‘sinemacı’ olma hayaliyle Adana’dan İstanbul’a uzanan hikayesi gazetecilik yoluna girince, tutkusu sinemayı mesleğiyle harmanlamakta buluyor orta yolu. Ardından bine yakın belgesel ve çok sayıda gazetecilik ödülü peşi sıra sıra geliyor.

    İlgili konular:

    Kazakistan sinemalarında ilk kez bir Türk filmi
    'Sil Baştan' filmi gerçek mi oluyor?
    Türk fotoğrafçı: Rusya’daki kültür mozaiği sanat için çok önemli
    Moskova parklarında 'kitap okuma odaları' açılacak
    5 sanatçıya "Sinema Onur Ödülü"
    Etiketler:
    Sinema, Nebil Özgentürk
    Topluluk kurallarıTartışma
    Facebook hesabınızla yorum yapınSputnik hesabınızla yorum yapın