Sayın sitemizin okuyucuları! Rusya’nın Sesi (RS FM) isminin değiştiğini ve yeni web sayfasına kavuştuğunu sizlere memnuniyetle bildiriyoruz. İsmimiz artık Sputnik Haber Ajansı ve Radyosu’dur. Tüm güncellemeleri, son haberleri ve yorumları http://tr.sputniknews.com sitesinden takip edebilirsiniz. Yer imlerinizi güncelleyin ve bizimle kalmaya devam edin!
9 Aralık 2014, 13:26

"Güney Akım’da Batı Rusya’yı da tatmin edecek bir çözüm bulabilir”

"Güney Akım’da Batı Rusya’yı da tatmin edecek bir çözüm bulabilir”

AK Parti hükümetlerinin ilk Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış, Kıbrıs sorunu, Ortadoğu'daki gelişmeler, IŞİD ile mücadele ve Türkiye-Rusya; Rusya- Batı ilişkilerini RS FM Ankara temsilcisi Yurdagül Şimşek'e değerlendirdi.

Dışişleri eski Bakanı Yaşar Yakış, Suriye, Irak ve IŞİD ile mücadele konusunda Türkiye'nin dile getirdiği 'güvenlikli bölge ve uçuşa yasak bölge' konusunda BM Güvenlik Konseyi kararına ihtiyaç olduğunu vurgulayarak, Rusya'nın açık tutumu ortadayken, Suriye topraklarında bir güvenlikli bölgeden halen neden bahsedildiğini anlamadığını söyledi. Yakış, "Rusya kendi konumunu bu kadar açık şekilde ortaya koymuşken, hala onun peşinde koşmanın bir alemi yoktur" dedi. Türkiye sınırları içinde oluşturulacak bir güvenli bölgenin de riskleri olduğunu anlatan Yakış, IŞİD ile mücadelede de Türkiye'nin uluslararası alandaki havayı doğru okuması gerektiğini vurguladı.

 Türkiye ile Rusya'nın ticaret ve ekonomik işbirliğini sürdürebileceğini, iki ülke ilişkilerinde siyasi ittifakın şart olmadığını belirten Yakış, Türkiye ile Rusya arasındaki enerji konusundaki bağımlılığın iki ülke açısından da yüksek olduğunu söyledi. Yakış, "Aşırı bağımlılık hem tedarik edilen ülke hem de alan ülke için sıkıntılıdır. Bunun için çeşitlendirilmesi lazımdır" dedi. Yaşar Yakış, Güney Akım Projesinden vazgeçilmesi konusunda tereddütleri olduğunu da vurgulayarak, " Bu aşamadan sonra ben Batı'nın ne yapıp yapıp Rusları da tatmin edecek bir çözüm bulabileceğini düşünüyorum" diye konuştu.

 

Audio faylı indiriniz

Dışişleri eski Bakanı Yakış'ın RS FM'e yaptığı açıklamalar şöyle:

 PROAKTİF BİR DIŞ POLİTİKA

 - ‘Yeni Türkiye’ kavramı Cumhurbaşkanı, Başbakan ve iktidar çevreleri tarafından çok sık dile getiriliyor. Sadece dış politikayla sınırlı olarak düşünürsek, dış politikada ‘Yeni Türkiye’ kavramından siz ne anlıyorsunuz, eskisinden farkı ne, ya da böyle bir tanımlama doğru mu?

 -Her zaman yeni bir isim önerilebilir, ismin içeriğinin nasıl doldurulacağına bağlı. İç politikada bir çeşit vesayetten Türkiye'yi kurtarma dönemine ‘Yeni Türkiye’ diyoruz. Dış politikada eskiden beri dışa açılım konusunda Türkiye'nin eski politikasını çekingen ve proaktif olmayan bir politika olarak niteliyor hükümetimiz. Şimdi proaktif, olaylar olduktan sonra ona cevap veren değil,

inisiyatif alan bir politika olarak tanımlanıyor. Ben dış politikadaki ‘Yeni Türkiye'yi böyle proaktif bir politika olarak görüyorum.

 YENİ TÜRKİYE'DE İTTİFAKLARA VERİLEN AĞIRLIKLAR DEĞİŞEBİLİR

 - Peki, sizce yeni Türkiye'nin müttefikleri kimlerdir ya da kimler olmalı?

 -Türkiye gibi dünyanın çok kritik bir coğrafi bölgesinde, jeostratejik konumda bulunan, 76 milyon nüfuslu, NATO'da Amerika'dan sonra en büyük askeri güce sahip olan bir ülkenin dış politikada akşamdan sabaha değişiklikler yapması mümkün değildir. Akşamdan sabaha müttefiklerini de değiştirmesi mümkün değildir. Ama verilen ağırlıklar değişebilir. Yani NATO'ya verilen ağırlık eskisi kadar olmayabilir, Batı ülkelerine, Avrupa Atlantik dediğimiz savunma yapısı içinde yer almaya verdiğiniz önem ile başka alternatiflere verdiğiniz önem arasında başka bir yerde denge oluşturabilirsiniz. Ben dış politikadaki ‘Yeni Türkiye'ye yeni ittifaklar arayışından ziyade, ittifaklara verilen önemi, ittifakların dış politikada oynadığı rolün yeniden uyarlanması olarak tanımlanırsa daha doğru bir teşhis konulmuş olur.

 KIBRIS'TA AKŞAMDAN SABAHA ZOR

 - Başbakan geçtiğimiz günlerde Yunanistan'daydı, iki ülke arasındaki ilişkileri ve Kıbrıs sorunu da gündeme geldi. Kıbrıs konusunda gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Size göre bu sorunun kısa vadede çözümü mümkün mü, bir formülü var mı?

 -Ben Kıbrıs'ın AB'ye alınmasından sonra elde edebileceklerinin tümünü elde etmiş olduğu kanaatindeyim. Böylelikle çözüm için eski ihtiyaçları azalmış durumda. Yani alabileceklerinin tamamını aldılar şimdi Kıbrıslı Türkler ve anavatan Türkiye'den ne kadar taviz koparabilirler ve o tavizler karşısında neler verirler onun hesabını yaptıkları düşüncesindeyim. Yoksa böyle biran önce çözüm olsun diye büyük bir çaba sarfedildiği kanaatinde değilim. Özellikle Kıbrıs'a kamuoyunun ve kilisenin çok aktif rol oynadığını biliyoruz. Onların da bizim anladığımız eşitlikçi, dengeli bir çözüme fazla hevesli olmadıkları görülüyor. Dolayısıyla Kıbrıs sorunun akşamdan sabaha en azından bizim beklediğimiz çözüme pek ihtimal vermiyorum.

 İSRAİL GAZIYLA BİRLEŞİRSE CAZİP

 - Kıbrıs'ta Doğu Akdeniz'deki petrol ve doğal gaz aramada büyük bir sorun haline geldi, bu konuda neler söylersiniz?

 -O konuda henüz rakamlaştırılmış şeyler az galiba. Eğer Livyatan bölgesinde İsrail'in çıkaracağı doğal gaz çıkarılır ve Kıbrıs'la birleştirilir ise o zaman cazip hale gelir. Şu anda yalnız başına Kıbrıs'ın münhasır ekonomik bölgesinde bulunan gaz rezervleri, Türkiye'nin tüketimi nazarıitibara alındığı zaman öyle büyük rakamlar değil. Yani Türkiye'nin yıllık gaz tüketimi 56 milyar metreküp civarında, Kıbrıs'ın münhasır ekonomik bölgesinde bulunan gazlar da 360 milyar metreküp civarında, kanıtlanmış rezervleri. Yani 10 sene dahi ihtiyaçlara yetmeyecek bir şey. Onun için Türkiye'nin bu kadar küçük bir rezerv için her hangi bir fedakarlık yapmasına gerek yok. Ama Kıbrıs gazını boru ile bir yere akıtacaksa, yani sıvılaştırılırsa tabi bütün dünya onların pazarı oluyor ama boru ile akıtılacaksa bir yere, eğer İsrail gazı ile birlikte düşünülmez ise, onun dünyadaki fiyatlarla rekabet etmesi kolay değildir. Çünkü Kıbrıs hangi istikamete gidecek olursa olsun Türkiye'ye gelmeyecekse denizin altından döşenen hatlarla gidecektir. O da pahalı bir şeydir. En yakın kıyı, işte ya doğal gazı bol olan Ortadoğu kıyısına çıkması lazım veya önce Girit'e sonra Yunanistan'a gitmesi lazım. O da uzun bir mesafe. Dolayısıyla o kadar yere denizin altından boru döşendiği taktirde dünya fiyatlarıyla rekabet etmesi zor. Sıvılaştırıldığı taktirde ise, biliyorsunuz sıvılaştırılmış gaz yüzde 25-30 borudan giden gaza nazaran daha pahalı. Dolayısıyla ne taraftan bakarsanız bakın Kıbrıs'ın gazının bir karaya ulaştırılması o kadar kolay değil, ancak İsrail gazıyla birlikte mütalaa edildiği zaman bir anlam ifade ediyor. Onun için Türkiye'nin, o gazı bir an önce Türkiye üzerinden akıtmak için herhangi bir fedakarlığa tavizkar bir tutuma girmesine gerek yok. Orada acele etmesi gereken taraf, talepçi olması gereken taraf Kıbrıs Rum kesimidir. Bu çıkarılmış olan gazın dışarıya ihraç edilmesi için. Bir de o gazın kime ait olduğu meselesi var. Türkiye ile Kıbrıs Rum kesimi arasındaki anlaşmazlıklardan en önemlisi aslında, nereden taşınacağı meselesi değil, çıkarılan gaz kimin gazıdır, sadece Rumların gazı mıdır ya da Türkler de dahil olmak üzere bütün Kıbrıslıların mı?

 

-Türkiye, bütün Kıbrıslıların tezini ortaya koyuyor...

 

-Bütün Kıbrıslıların olması lazım. Rumlar da bunu sözde dudaklarının ucuyla söylüyorlar ama buna içerik kazandırmak için bir şey yapmıyorlar. Mesela, şöyle bir şey yapılsa inandırıcı olur. Biz bu gazı çıkartacağız bir kilitlenmiş bir hesaba yani iki anahtarlı bir hesaba yatıracağız, Kıbrıs sorunu çözüldüğü zaman o hesaba yatan paraların nasıl paylaşılacağı o zaman görüşülür. Ama bir an önce biz bu gazı çıkarmaya başlayacağız parasını da sadece bizim üzerinde tasarrufta bulunacağımız bir hesap değil, Türk ve Rum tarafının birlikte tasarrufta bulunabileceği bir hesaba yatıralım demiyorlar. Sadece ne diyorlar, 'biz de farkındayız ki bunda Türklerin de hakkı vardır'. Peki Türklerin hakkını vermek için ne yapacaksın, o konuda bir şey söylemiyorlar. Kıbrıs'ın münhasır ekonomik bölgesinde bulunan gazla ilgili asıl sorun nasıl nakledileceğinden ziyade bu ikinci değindiğim sorundur, gaz kime aittir ve Türklere de ait olduğu söyleniyorsa bunu garanti altına almak için ne yapmak gerektiğini Rumlar söylemiyorlar. Şimdiye kadar söylemediler.

 ‘GÜVENLİ BÖLGE’DEN HALA NEDEN SÖZ EDİYORUZ?

 - Başta Suriye ve Irak olmak üzere bölgemizdeki istikrarsızlık devam ediyor, IŞİD saldırılarına devam ediyor. Gelinen noktada bölgedeki gelişmeleri ve Türkiye'nin hem Suriye hem Irak hem de IŞİD ile mücadelede izlediği politikayı bu konuda dile getirdiği güvenli bölge, uçuşa yasak bölge, eğit-donat tezlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

 -Her devlet pek tabi ki kendi tezinin haklı olduğunu düşünerek savunur. Ama o kadar çok başlık zikrettin ki, hepsinin cevabı birbirinden farklı. Sondan başlayım, güvenlikli bölge diyoruz. Türkiye, güvenli bölge ya da uçuşa yasak bölge konusunda şimdiye kadar; mesela Irak'ta yapılması gerektiği zaman hep uluslararası meşruiyet zemini var mı yok mu onu araştırmıştır. Suriye'de güvenli bölge ya da uçuşa yasak bölge ilan edilebilmesi için, Güvenlik Konseyi kararına ihtiyaç var. Güvenlik Konseyi'nde Rusya böyle bir karara evet demeyeceğini söylüyor şimdiden. Bu veriler ortada dururken, Rusya'nın bu açık tutumu ortada dururken, Suriye topraklarındaki bir güvenli bölgeden halen neden bahsediyoruz anlamıyorum.

 “GÜVENLİ BÖLGENİN PEŞİNDE KOŞMANIN ALEMİ YOK”

 Hani bir fıkra vardır, 500 değnekli kampçı ile cezalandıralım demişler, adam demiş ki ya bunlar saymasını bilmiyorlar ya da dayak yememişler ömründe. Yani ya güvenlikli bölgenin ne olduğunu bilmiyor bunu konuşanlar veya bir eksiklik var. Güvenlikli bölgeyi uluslararası meşruiyet zeminine dayandıracaksak bunu Güvenlik Konseyi'nde veto hakkı olan Rusya dururken, Rusya da kendi konumunu bu kadar açık şekilde ortaya koymuşken, hala onun peşinde koşmanın bir alemi yoktur.

 “TÜRKİYE İÇİNDE DE RİSKLİ”

 Türkiye içerisinde yapılırsa, onun riski şu: Türkiye'ye gelip yerleşirlerse, bu krizin Suriye'de ne kadar süreceği belli olmadığı için çok uzun süre bunun bütün masraflarını Türkiye üstlenmek zorunda kalacaktır. Çünkü, Türkiye uluslararası yardım kuruluşlarıyla işbirliği yapmada biraz tereddüt gösterdi en başında. Onun için mesela Lübnan ve Ürdün gibi yine Suriyeli mültecileri kendi bünyesinde barındıran ülkelere nazaran ki, o ülkeler bizden daha çok sayıda Suriyeli mülteci barındırıyorlar ama Ürdün 5 milyon nüfuslu bir ülke, 5 milyonluk bir ülkeye 2 milyon mülteci gönderdiğin zaman nüfusunun beşte ikisi oluyor. Yani Türkiye'ye 50 milyon mülteci gelmiş olsaydı Türkiye'ye ne olacak idiyse, Ürdün'ün de karşılaştığı durum odur. Buna rağmen onu şu veya bu şekilde sürdürüyorlar. Neden sürdürüyorlar, uluslararası yardım kuruluşlarıyla daha açık oldukları için. Türkiye'nin başta çeşitli endişeleri vardı çok fazla işimize karışırlar diye. Sonunda bu noktaya geldik ve Türkiye halen uluslararası kuruluşlardan beklediği yardımı görememeye devam ediyor. Güvenli bölge Türkiye topraklarında olursa ve krizde uzun süre devam ederse 10 yıl daha devam ederse, bunun Türk bütçesine ve Türk vergi mükellefine vereceği yük çok büyük olacaktır. Onu karşılamak çok zordur.

 SURİYE'DE OLURSA KİM KORUYACAK?

 Suriye tarafında olduğu zaman da kimin koruyacağı meselesi var. Eğer koruyacak olan ülke Türk ordusu olacaksa bu da başka bir sorun yaratır. Bir an düşünelim ki Rusya'da evet dedi ve güvenli bölge kuruldu Suriye topraklarında . Buranın Suriye rejim ordularının müdahalesinden korunması için Türk askeri görevlendirilirse o da sorunludur. Çünkü böyle zamanlarda genel kurul uluslararası uygulamada, komşu olmayan ülkelerin askerlerine bu görev verilir. Yani Gautamala'dan, Peru'dan falan asker getirilir ki, böyle hiç bir çıkarı olmayan ülkeler seçilir.

 “TÜRKİYE ULUSLARARASI HAVAYI DOĞRU OKUMALI”

 - Ayrıca IŞİD meselesi var zaten…

 -IŞİD başlı başına bir mesele diye düşünmek lazım. IŞİD, birçok ülkenin öngöremediği fakat Ortadoğu'da meydana gelen koşulların yarattığı bir şey. İlk Amerika'nın Irak istilasına karşı başka bir isim adı altında kurulmuş bir örgüt… Ondan sonra isim değiştire değiştire IŞİD oldu bugün ve herkesin başına bela. IŞİD’le savaş konusunda Türkiye'den daha aktif rol almasını istiyorlar. Türkiye, kendisine özgü ve bana göre haklı nedenlerle o kadar cesur adımlar atmak istemiyor. Dolayısıyla şimdi IŞİD ile kim savaşacak meselesi en güncel konu. Orada uluslararası camia buna en iyi aday olarak Kürtleri görüyor. Kürtleri görmesinin sebebi de IŞİD'in faal olduğu yerler Kürtlerin bölgelerine çok yakın veya Kürtlerin bölgelerinin kendisi.

 - Kobani'de olduğu gibi...

 -Kobani ve Kuzey Irak. Oralarda Kürtler kendi topraklarını savunuyor olacaklar, kendi doğal kaynaklarını savunuyor olacaklar. Bu işi yine Guatemala ve Kosta Rika'dan gelen askerlere verdiğin zaman onlar için arazi yabancı, iklim yabancı, dil yabancı, topoğrafi yabancı. En iyi Kürtler savunur deniyor, Kürtler deyince ya peşmergeyi düşüneceksiniz veya buralarda savaş deneyimi olan PKK'yı düşüneceksiniz. Onun için Türkiye'nin orada da işi zor. Çünkü Kürtlere verilen silahlar, IŞİD ile savaşmak üzere verilecek silahlar er geç şu ya da bu şekilde PKK'nın eline ulaşabilir diye bir meşru endişesi var Türkiye'nin. Ama uluslararası camianın şu anda IŞİD ile savaşacak askerlere, gerillalara bu kadar ihtiyacı varken, 'aman bu silahları vermeyin belki PKK'nın eline gider' diye Türkiye'nin uluslararası camiayı ikna etmesi çok zordur. Onun için Türkiye’nin bu iddiayı ileri sürerken bu endişesini açıklarken haklı meşru bir zeminde olmakla birlikte uluslararası camiayı ikna etmekte çok zorlanacağını bilmesi lazım, uluslararası alandaki bu havayı doğru okuması lazım, onun için 'onlar bunu kabul etmediler, bende onlara şu misillemeyi yaparım' gibi bir yöne sapması doğru olmaz.

 RUSYA ORTADOĞU'YA GERİ DÖNMEK İSTİYOR

 - Türkiye’nin Suriye konusunda Rusya’yla pozisyonun farklı olduğu biliniyor. En son Türkiye'ye geldiğinde Putin bunu da dile getirdi. Ancak son dönemlerde sanki Ankara, ABD ve Avrupa ile de farklı yaklaşımlar sergiliyor. Bu yaklaşım farkları sürdürülebilir mi? Suriye’de Türkiye’nin de etkin olduğu bir çözüm mümkün olabilir mi?

 -Türkiye, Suriye konusunda uluslararası camiada sadece Katar'la birlikte bir teknede, uluslararası camianın çok büyük bir kısmı başka bir teknede, İran ile Rusya da bir üçüncü teknede, böyle bir manzara var. Rusya'nın ve İran'ın, Suriye'de çok önemli ulusal çıkarları var. Rusya'nın üsleri var bir, üsleri olmasa dahi Sovyetler Birliği dağılmadan, Rusya'nın Ortadoğu'daki en güçlü mevcudiyeti Suriye'deydi. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra bu mevcudiyetin önemi biraz azalmıştı, fakat bu Amerika'nın hem Afganistan'da özellikle Irak'ta bir çok şeyi yüzüne bulaştırması sonucunda, Amerika'nın Ortadoğu'daki ve İslam alemindeki prestiji iyice azalmışken Rusya, Ortadoğu'ya geriye dönmek için bunu çok iyi bir fırsat olarak düşündü. Bu ama Arap Baharından çok önce başlamıştı. Rus Dışişleri Bakanlığı bünyesinde stratejik ön grubu adında bir grup oluşturmuştu o da Rusya ve İslam alemi diye bir proje geliştirmişti. Bu proje çerçevesinde önce Moskova'da bir toplantı yapıldı ben katıldım o toplantıya, ikinci toplantı Tataristan'ın baş şehri Kazan'da yapıldı, başkanlığını o zamanki Cumhurbaşkanı Şaymiyev yaptı, üçüncü toplantı İstanbul'da yapıldı, Sayın Şaymiyev ile ben eşbaşkanlığını yaptım.

 “İSLAM RUSYA’DA YEREL BİR DİNDİR”

 Bu projenin amacı, Rusya'nın İslam alemiyle olan ilişkilerini güçlendirmekti ve işlenen önemli tezlerden biri de İslam, İslam dini Rusya'da Batı ülkelerinden farklı olarak yerel bir dindir. Batı'da dışarıdan gelmiş bir dindir, Fransa'da Kuzey Afrikalı Cezayirlilerin getirdiği bir dindir, İngiltere'de alt kıtadaki Hindistan'daki Pakistan'daki müslumanların getirdiği bir dindir, Almanya'da Türklerin dışarıdan getirdiği bir dindir. Halbuki, Rusya Federasyonu’nun parçası içinde federe otonom cumhuriyetler var ki, zaten halkları müslüman. Tataristan bunlardan biri, Kırım'da Tatarlar var. Dolayısıyla İslam, Rusya Federasyonu içinde yerel bir din olduğu için İslam alemiyle ilişki kurmakta Rusya'nın daha az sorunu var. Hatta bundan hareket ederek Rusya, İslam Konferansı örgütünün gözlemci üyesidir. Dolayısıyla Rusya, Batı ülkelerinden İslama karşı başka boyutları olan bir devlettir. Şimdi Rusya onu kullanıyor. Rusya daha sonra Arap Baharı da ortaya çıkınca Ortadoğu'ya dönmek için daha elverişli bir zemin buldu. Sonra bu Arap baharı Suriye'ye de sıçrayınca daha elverişli bir hale geldi.

 RUSYA LİBYA'YI GÖRDÜĞÜ İÇİN BENZER BİR ŞEY YAPMAK İSTEMİYOR

 

Rusya'nın bu koşullar altında Suriye'deki çıkarlarından vazgeçmesini beklememiz gerçekçi değildir. İstediği şey de o ülkede mevcut olan rejimin meşruiyetini korumaktır. Yani eski yönteme göre özellikle Libya'da uluslararası camianın veya Batılı ülkelerin Rusya'yı aldattıklarını demeyeceğim ama en azından Rusya, şunu söyledi Libya'da, 'biz halkı rejimden korumak için müdahale ediyoruz'. Bu şartla çekimser kalmıştı BM Güvenlik Konseyi'ndeki karara, yani vetosunu koyabilecekken, çekimser kalmak suretiyle veto etmemiş oldu fakat sonradan Libya'da olanlara baktığı zaman Rusya, 'bizim verdiğimiz iznin ötesine geçilmiştir yani yapılan müdahale Libya halkını Kaddafi'den kurtarmanın, korumanın ötesine geçilmiştir' denmek suretiyle çekimser kalmak suretiyle verdiği icazetin ötesine geçilmiş olduğunu Rusya, Libya olayında gördüğü için şimdi Suriye'de benzer bir şey yapmak istemiyor.

 KOŞULLAR GEREKTİRİRSE YAKIN İŞBİRLİĞİ OLABİLİR

 -Türkiye’nin Batı bloku karşısında zaman zaman Rusya kartını oynadığı, ancak Rusya’yla ilişkileri geliştirmek konusunda samimi olmadığı yönünde eleştiriler de var. Sizce Türkiye, samimi mi olabilir mi?

 - Samimiyeti teraziye koyup ölçmek mümkün değil ama Türkiye'nin bana sık sık AB Uyum Komisyonu başkanlığı yaptım 8 yıl boyunca, o zaman AB'nin aldığı kararlara da komisyonun aldığı kararlara da yansımış bir ifade vardır, Türkiye'ye şu yapılabilir, bu yapılabilir ama en sonunda 'Türkiye Batılı yapılara demirlenmiş olarak kalmalıdır' diye bir ifade vardı. Ben de Batılı dostlarıma derdim ki, 'çok teşekkür ediyoruz gösterdiğiniz lütufa ama Türkiye, Batılı yapılara demirlenmiş kalacak mıdır kalmayacak mıdır, ona Batı karar vermeyecektir, ona Türkiye karar verecektir, Türkiye'de kendisine yapılan muameleye göre karar verecektir.' Eğer Türkiye Batı'dan dışlanırsa, Türkiye cüssesindeki 76 milyon belki o zaman 80 milyona çıkacak, şu kadar büyük ordusu var, dünyanın en kritik jeopolitik bölgelerinden birinin, böyle bir ülkenin böyle havada asılı kalması diye bir şey olmaz. Bir yere oturacaktır, nereye oturacağına o günkü koşullar belli edecektir. 'Türkiye Batılı ülkelere demirlenmiş kalmalıdır' şeklindeki ifadesini, onların bir temennisi, beklentisi olarak görmeli, onun ötesinde bir anlamı yok, öyle kalır mı kalmaz mı ona Türkiye karar verecektir, o günün koşullarına göre karar verecektir. O günkü koşullar onu gerektirirse neden Türkiye, Rusya ile daha yakın bir işbirliği içinde olmasın olabilir. Bunu Şangay Beşlisi'nin içine girmek falan öyle somut şeylere bağlamak istemiyorum ama Rusya ile özellikle Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra özellikle Avrasya coğrafyasında daha fazla işbirliği imkanı var.

 

AVRASYA BİRLİĞİ KAVRAMINDA FARKLI ALGILANIŞLAR VAR

 

-Avrasya Birliği diye bir kavram var. Avrasya Birliği'nin Rusya tarafından algılanış tarzıyla, Türkiye'deki algılanış tarzları arasında farklar var. Rusya’nın anlayışıyla Nursultan Nazarbayev'in algılayış tarzı arasında da fark var. Yani böyle üzerinde mutabakata varılmış bir Avrasya anlayışı yok dünyada. Rusya Avrasya'yı; Kazakistan belki eski Sovyetler Birliği coğrafyasının tamamı fakat en önemli unsur olarak da Ukrayna'yı içine alacak bir birlik olarak görüyordu. Daha öncesine gidersek Avrasya Birliği 1918'lerde Bolşevik ihtilalinden kaçan Rus entelektüellerinin, Rus imparatorluğu yani Çarlık Rusya'sının yerine ne konulabilir, diyerek buldukları bir kavramdı. Onun için Sovyetler Birliği zamanında zaten bir çeşit Avrasya Birliği kendiliğinden kurulmuş oldu. Sovyetler Birliği bir çeşit Avrasya Birliğiydi. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra şimdi onu eski Sovyet coğrafyası olarak gören Rusya anlayışı var. Nursultan Nazarbayev ise kendisinin yalnız kalmaması için Rusya ile işbirliği halinde fakat Kazakistan'ın toprak bütünlüğünü ve hükümdarlığını bir çeşit garanti edecek olan bir birlik olarak düşünüyor. Türkiye'deki entellektüeller ise 1920'lerden beri hep Orta Asya'daki Türkler, Anadolu Türkiyesi ve Rusya bunların oluşturduğu bir birlik olarak düşünüyordu. Dolayısıyla Avrasya Birliğinden üç önemli unsur anladığı birbirinden farklıydı.

 TÜRKİYE, RUSYA, ÇİN, İRAN MÜTTEFİKLİĞİ OLABİLİR Mİ?

 - Türkiye'de. Türkiye’nin Rusya, Çin ve İran’la müttefik olmasını savunan bir ‘Avrasyacılar’ grubu da vardı. Mevcut hükümet o dönemde daha farklı bir pozisyonda gibi görünüyordu. Şimdi bu kesimin istediği yöne doğru bir gidiş görüyor musunuz?

 -Çok çok uzun vadede farklı şeyler ortaya çıkabilir ama şimdi, Çin, İran, Türkiye, Rusya dediğiniz zaman o kadar büyük birbirinden farklı yapılar ki. İran, nükleer güce sahip bir devlet, petrol zengini bir ülke, 2500 yıllık devlet tecrübesi olan bir ülke, çok güçlü diplomasisi olan bir ülke. Böyle bir ülke bir yere sığınma ihtiyacı hissetmez kolay kolay. Amerika'da dahil olmak üzere Batıya meydan okuyan onlarla eşite eşit masa etrafında müzakere eden bir ülke halinde. İran'ın yalnız kalma endişesi ile herhangi bir yere yamanmaya çalışacağını düşünmüyorum. Çin zaten 1,4 milyar nüfusu ile orası başka bir alem, çok büyük bir yer, hiç bir şeyi kendisine eşit olarak görmesi için sebep yok. Önümüzdeki bir kaç yıl içinde Amerikan ekonomisinin de ötesine geçip büyük bir devlet olacak. Şimdi de büyük bir devlet. Gerçi daha büyük bir ekonomi olduğun zaman uluslararası alandaki etkinliğin aynı derecede olmuyor. İngiltere ekonomisi dünyadaki en baştaki ekonomilerden değil ama İngiltere dünyada çok etkili bir ülkedir. Amerika şimdiye kadar yüklendiği görevlerden ötürü, deniz gücü, hava gücü nedeniyle ikinci en büyük ekonomi olsa dahi yine önemli bir ülke olmaya devam edecek. Bunları karıştırmamak lazım.

 “TÜRKİYE NATO’DA KALMAYA DEVAM EDER”

 - NATO müttefiki ve 50 yıldır Batı ittifakının bir parçası olan Türkiye, sizce Rusya’yla ticaret ve ekonomiyi aşan bir ortaklık kurabilir mi? Türkiye, Rusya ilişkiler ekonomi daha çok da enerji odaklı gelişiyor, sizce bu daha ne kadar devam edebilir? Siyasi ittifak gerekli mi?

 -Şart değil siyasi ittifak. Almanya NATO'nun önemli bir unsuru. Almanya bu kadar önemli bir ülkeyken NATO ittifakında, Rusya'yla ticareti, doğal gaz ilişkileri Türkiye'den daha iyi, dolayısıyla o mani değil. Siyasi ittifak olmasa da olur, Türkiye'nin ki de o şekilde gelişme ihtimali daha yüksek. Eğer Türkiye, NATO içinde, efendim 700 bin nüfuslu bir devlet karşı çıkıyor diye veya ona hoş görünmek için veya onun arkasına sığınmak için Kıbrıs Rum kesimini kastederek söylüyorum, onun kaprisleri uğruna Türkiye'ye yapmaması gereken, yapmak istemediği şeyleri yaptırmaya kalkmazlarsa, Türkiye NATO'da kalmaya devam eder. Çünkü oradan sağladığı bir çok avantajlar vardır, oradan Türkiye'nin vazgeçmemesi gerekir bence çünkü ötekiler onun alternatifi değil.

 TÜRKİYE DE RUSYA DA ÇEŞİTLENDİRMELİ

 -İlişkilerde şu anda yüzde 58-60 oranında Rus gazına bağımlı durumdayız, bu yüksek bir bağımlılık, bunun mutlaka çeşitlendirilmesi lazım. Sayın Putin'in 1 Aralık'ta Türkiye'ye yaptığı ziyaret sırasında iki tane önemli şey ortaya çıktı. Bir tanesi yüzde 6 oranında doğal gaz fiyatında indirilebileceği söylendi bir de 3 milyar metreküp de bu önümüzdeki kış için bir sıkışıklık olursa Ukrayna nedeniyle, onu telafi etmek için gaz verebileceğini bildirdi. Bunlar geçici önlem olarak doğru ama Türkiye'nin uzun vadede enerji kaynaklarını çeşitlendirme mecburiyeti vardır. Yoksa aşırı bağımlılık birçok sorunlar çıkarabilir. Hem Rusya için çıkarır, hem Türkiye için. Türkiye kaynakları çeşitlendiriyor, Rusya'nın da pazarları çeşitlendirmesi lazım ki, bu pazarda istemediği bir nedenle yahut önüne geçemediği bir tıkanıklık olursa başka pazara yönelebilmesi lazımdır. Aşırı bağımlılık hem tedarik edilen ülke hem de alan ülke için sıkıntılıdır. Bunun için çeşitlendirilmesi lazımdır.

 BATI, GÜNEY AKIMDA ÇÖZÜM BULABİLİR

 - Bir başka şey daha söyledi sayın Putin Türkiye'de ama galiba o dünya kamuoyu için bir sürpriz teşkil etti. Güney Akım'dan vazgeçibiliriz anlamında bir şey söyledi, bu mümkün mü, olabilecek gibi mi görünüyor, doğrusu benim orada tereddütlerim var. Çünkü epeyi bir mesafa katledildi Güney Akım projesinde. Avrupa öyle zannediyorum, kendi normlarını koymak istiyor, serbest pazar olsun yani Rusya serbest pazar ekonomisindeki bir gaz pazarına gaz tedarik eden ülkelerden birisi olmakla mevzuatını da ona göre ayarlaması lazım demeye getiriyor. Bulgaristan'ı da bu yönde sıkıştırıyor. Bu yönde sıkıştırması, işin başlangıç aşamasındayız daha, Güney Akım projesinin Bulgaristan münhasır ekonomik bölgesine girdikten sonra, ondan sonra Bulgaristan kara sularına girdikten sonra Bulgaristan karasına yani toprağına girdikten sonra çeşitli aşamaları var. Orada projeler ihaleye çıkarılırken, Bulgaristan'ın AB kamu tedarik kuralları nasılsa ona göre yapılmasını istiyor. Hatırlarsanız Türkiye'de AB'ye uyum sürecinde en fazla sıkıntıya girdiğimiz konulardan biri budur. Çünkü AB diyor ki, şimdi rakamları hatırlamıyorum ama 300 milyon dolardan daha yukarı olan kamu alımları uluslararası ihaleye açılsın. Türkiye ise 300 değil 500 olsun diyor, 500'ü geçerse uluslararası ihaleye açılsın diyor. Bulgaristan bu konuda anladığım kadarıyla Bulgar müteahhitlerini kollayan bir politika izlediği için AB karşısında eleştiriye uğruyor ama galiba bazı konularda Rusya'ya da bekledikleri cevabı vermiyorlar. Belki de Rus müteahhitler çeşitli projeler için teklif sunmuşlarsa, o teklif için onay henüz Bulgar makamlarından gelmemiş. Sayın Putin de diyor ki, 'ben döşemeye başlayacağım Bulgaristan sınırına kadar geleceğim, Bulgaristan henüz karar veremedim diyecek, benim projem orada bekleyecek. Ben buna tahammül edemem' diyor.

 - Yeniden Güney Akım projesine dönülebilir mi?

 -Bu aşamadan sonra ben Batı'nın ne yapıp yapıp Rusları da tatmin edecek bir çözüm bulabileceğini düşünüyorum. Sayın Putin'in Türkiye'deyken o zikrettiği ve hatta atıfta bulunduğu ihtimalin kolay kolay gerçekleşemeyeceği kanaatindeyim.

 ANLAŞMALAR BATIYI RAHATSIZ EDİYOR

 - Peki Cumhurbaşkanı Erdoğan Putin'in ziyaretinden sonra “Putin’le attığımız imzalardan rahatsız olanlar var” dedi. Size göre kimi kast etti?

 -Türkiye ile Rusya arasındaki ticari ilişkiler artınca, Türkiye'nin Batı tarafından BM kararı olmaksızın Rusya'ya empoze edilen yaptırımlar var, Türkiye o yaptırımlardan da uzaklaşmış oluyor. Dolayısıyla bu imzalar, Türkiye o yaptırmalara şimdiye kadar uymuyordu ya gelecekte de uyma yolunu kapatıyor, halbuki Batı ısrarla o yaptırımlara Türkiye'nin de uymasını istiyor. Türkiye ise uluslararası meşruiyet zemini yani BM Güvenlik Konseyi kararı istiyor. Orada da Rusya hayır diyeceği için gerçekleşmeyecek, dolayısıyla Türkiye o yaptırımlara katılmayacaktır. Bu imzalara o yaptırımlara katılmaktan Türkiye'yi uzaklaştırdığı için Batıyı rahatsız ediyor. Sayın Cumhurbaşkanının söylediğinin bu olduğunu tahmin ediyorum ben.

 

Kaynak: rsfmradio.com

  •  
    Ve paylaş