14:12 29 Mart 2017
Ankara+ 17°C
İstanbul+ 17°C
Canlı Yayın
    17 Aralık-4 eski bakan

    Gazeteciler, "Yüce Divan'a ret" kararını yorumladı

    AA
    Türkiye
    URL'yi kısaltın
    0 42 0 0

    TBMM Soruşturma Komisyonu, yolsuzluk ile suçlanan 4 eski bakanı Yüce Divan'a göndermeme kararı aldı. Karara ilişkin gazetelerde de farklı yorumlara yer verildi.

    Köşe yazarlarının konuya dair değerlendirmelerinden öne çıkan şöyle:

    MURAT YETKİN (RADİKAL): ERDOĞAN'IN DEDİĞİ OLDU

    Gerek Köylü, gerek diğer AK Partili üyeler, eski bakanlarının arkasında kaya gibi durdu; onları yolsuzluk iddiaları karşısında mahkeme önünde sorulara muhatap olmaktan kurtardı.

    Neticede Erdoğan'ın Yüce Divan yargılaması 17 Aralık'ın darbe girişimi değil, yolsuzluk soruşturması olduğuna haklılık kazandırır görüşü baskın çıktı, onun dediği oldu.

    AK Partililer kendilerine yönelik bir darbe girişiminden daha alınlarının akıyla çıktıklarını düşünedursunlar, tehlikeli bir başka hamleye başladılar. Bu hamle, Anayasa Mahkemesini ortadan kaldırma girişimidir.

    Evet, yolsuzluk iddialarını modern demokrasilerde olduğu üzere bağımsız mahkemelerde değil, siyasilerin el kaldırması yoluyla aklamak icadı AK Partiye ait değildir. Ama konu artık yalnızca yol arkadaşlarıyla siyasi dayanışma boyutlarını aşmaya, hem yargı, hem de yasamanın yürütmeyi denetleme işlevini budama aşamasına gelmektedir.

    Bu çok yanlış bir adım olur. Yarın bağımsız yargı, tıpkı özgür basın gibi herkese, bugün ondan rahatsızlık duyanlara da lazım olabilir.

    KÖŞE YAZISININ TAMAMI İÇİN TIKLAYIN


    MELİH ALTINOK (TÜRKİYE GAZETESİ): OYUN BOZULDU

    Evet, komisyonun kararı sonrası verilen tepkiler, dört eski bakanın Yüce Divan'a gönderilmesi hâlinde çıkacak sonucun nasıl kullanılacağını ortaya koydu. İstenilen AK Parti'nin, "mahkemelerden beğenilen bir mahkemede" illaki suçlu ilan edileceği bir "yargılama" süreciydi. Aksi ciddiye bile alınmayacaktı. Ama oyun bozuldu.

    Paralel Yapı'nın soruşturma komedisi ve yargının takipsizlik kararları ortadayken, bir kuru jest uğruna bu tuzağa iyi niyetle de olsa alet olanların biraz daha netleştiğini umuyorum.

    Yüce Divan tuzağı, Paralel Yapı ve müttefiklerinin eseri olsa da, Yeni Türkiye yolsuzlukla mücadeleyi kendine dert etmek zorunda. Ve bu konuda yapısal çözümler geliştirmek de kuşkusuz öncelikle Davutoğlu Hükümeti'nin görevi.

    Daha önce bu sütunda "Şeffaflık Komisyonu Tasarısı"ndan bahsetmiştim. Kamu kaynakların ihale ve komisyonlardaki katakulliler aracılığıyla sömürülmesini engellemeyi amaçlayan bu tasarı üzerindeki çalışmalar sürüyor.

    Yolsuzluğun kişilerin tasfiyesinden çok usulsüz ilişkilerin tasfiyesiyle mümkün olacağı şeklindeki çağdaş ve kurumsal tedbirleri öngören bu tasarının kamuoyu desteğine ihtiyacı var.

    Eğer tasarı yasalaşırsa, ihalelerin ve komisyonların her aşaması, sivil toplum temsilcilerinin yer alacağı bir komisyon tarafından şeffaflaştırılıp sürekli kamu denetimine açık hâle getirilecek. Bu ilerleme aynı zamanda AB üyeliği ve bazı fasıllarla ilgili Türkiye'nin elini fazlasıyla güçlendirecek.

    Meclis'teki vekillerimizin ve medyanın derdi gerçekten üzüm yemekse buyursunlar, desteğimiz sonsuz. Bakalım göreceğiz, niyetleri üç beş "günah keçisi"ni taşlayıp "işine" eskisi gibi devam etmek miymiş, yoksa herkesi ve her ilişkiyi standarda bağlayacak bir kurumsallaşmayı inşa etmek mi?

    KÖŞE YAZISININ TAMAMI İÇİN TIKLAYIN


    CAN DÜNDAR (CUMHURİYET): SİYASİ KARİYERLERİNİ YERE SERDİLER

    Dünkü Komisyon toplantısının özeti şu:

    "Hanginiz Rıza Zarraf" sorusu sorulduğunda, AK Partili milletvekilleri teker teker ayağa kalktı:

    "Benim Rıza Zarraf!"

    "Hayır, benim!" diye haykırdı.

    Devrik İçişleri Bakanı gibi, "Ona dokunamazsınız. Gerekirse önüne yatarız" dediler. Vicdanlarını bastırıp siyasi kariyerlerini yere serdiler.

    Böylece komisyon, gerçek Rıza'yı bulamadan dağıldı.

    Hepsinin "Rıza" olduğu anlaşıldı.

    Bence AK Parti, siyasi olarak kendine yakışanı, taktik olarak da doğru olanı yaptı.

    "Suç", 4 kişinin üzerine yıkılamayacak kadar büyük ve kapsamlıydı.

    MİT'in bilgisi dahilinde, devletin zirvesinin gözetiminde, Başbakan, bakanlar ve oğullarının refaketinde yürütülmüş bir süreçti.

    "Ortaklaşa bir eylem" söz konusuydu yani…

    Bu ortak suçun, "suçüstü yakalandılar" diye 4 bakanın üzerine yıkılması haksızlık olacaktı.

    KÖŞE YAZISININ TAMAMI İÇİN TIKLAYIN


    AHMET TAŞGETİREN (STAR GAZETESİ): AYM'YE DEĞİL, YAPISINA GÜVENSİZLİK

    Şu an iktidar Anayasa Mahkemesi'nin üye yapısına güvenmiyor. Bu, AYM'ye güvensizlik değil, üye yapısına olan güvensizlik.

    Farzedelim, AYM üyeleri kulakları, gözleri devletin en mahrem alanlarına kadar uzanabilen ve şu an Tayyip Erdoğan'ı ve Ak Parti Hükümetini yok etmeyi ana misyon haline getiren iç ve dış çevreler tarafından dinlendi, kamuoyu önünde savunulamayacak bazı durumlar tespit edildi ve onlar, şantaja maruz bırakılarak, şu anda Hükümetle hesaplaşma aracı haline getirilmek isteniyorlar.

    Böyle midir, bilmiyoruz. Tabii ki kimseye yönelik peşin kuşkular üretilemez. Ama en azından Cumhurbaşkanı ve Hükümet çevrelerinde böyle bir hassasiyet olduğu açık.

    Ak Parti tabanı, yolsuzluklar konusunda duyarlı, bunu biliyorum ama "Yargı kumpası" denen şeye de kolayca inanacak bir arka plan birikimine sahip. Onun için "Yüce Divan kumpası" haberleri Ak Parti tabanında, yolsuzluk konusundaki duyarlılık kaybedilmeden de inandırıcı bulunabilir.

    Bir de işin "Dinime dahleyleyen bari müselman olsa" boyutu var. Camia, Hükümetle barışık günlerinde —ya da Ak Parti'nin saflık zamanlarında- kendisine kullandırılan devlet imkanları konusunda "Burada başka toplum kesimlerine göre haksız kullandırılan bir imkan var" gibi bir tepki göstermiş miydi?

    Son söz: Yüce Divan konusunda ne karar verilirse verilsin Hükümetin çok net bir yolsuzluk gündemi bulunmalı.

    KÖŞE YAZISININ TAMAMI İÇİN TIKLAYIN


    BÜLENT KORUCU (ZAMAN): TAM SAHA PRES SONUÇ VERDİ

    15 üyeden dokuzunu elinde bulunduran iktidar partisinin dediği oldu. Oylama yapılması gereken 22 Aralık'ta gerçekleşseydi, az da olsa farklı karar çıkma ihtimali vardı. Fakat o gün karar toplantısını apar topar erteleten ‘irade' tam saha presle istediği sonucu aldı. Son günlerde Saray'a yakın medyanın sürdürdüğü psikolojik harbe direnecek AK Partili zor çıkar. TBMM Başkanı Cemil Çiçek bile sırf "Yüce Divan olmazsa tartışma bitmez" dediği için linç edildi. O Çiçek ki; bütün süreçte muhalefet partilerinin ağır eleştirilerine muhatap olmuştu. Meclis bürokratlarına açtığı fezlekeleri milletvekillerinden saklamıştı. Fezlekelerin bakanlık ve mahkemeyle parlamento arasında attığı nafile turlara göz yummuştu. Hal böyleyken komisyondaki AK Partili vekillerin, hain, darbeci ve paralel suçlamalarını göze almasını beklemek biraz saflık olurdu.

    Komisyondaki AK Partililere baskı uygulamak adına Anayasa Mahkemesi ve Başkan Haşim Kılıç'a sarf edilen sözler orta vadede bumerang etkisine sebep olabilir. 17 sandalyeli mahkemenin 10 üyesini Abdullah Gül atamıştı. 2 üye TBMM'de AK Parti'nin oylarıyla seçilmişti. Bir üyeyi de Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan göreve getirdi. Haşim Kılıç'ı rahmetli Turgut Özal, kalan üç kişiyi ise Ahmet N. Sezer seçmişti. Böyle bir üye dağılımına ‘darbeci' demek kendini inkâr anlamı taşıyor.

    KÖŞE YAZISININ TAMAMI İÇİN TIKLAYIN


    Topluluk kurallarıTartışma
    Facebook hesabınızla yorum yapınSputnik hesabınızla yorum yapın