14:42 17 Ağustos 2017
Ankara+ 31°C
İstanbul+ 29°C
Canlı Yayın
    Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu

    Çavuşoğlu: AB bu yaklaşımlarla Türkiye, Rusya gibi ülkelerden netice alamaz

    © AFP 2017/ ADEM ALTAN
    Türkiye
    URL'yi kısaltın
    0 83630

    AB’nin bazı ülkelere ikinci sınıf ülke muamelesi yaptığı belirten Çavuşoğlu, “Şu anda Rusya ile ilişkilerimizi normalleştirdiğimiz için söylemiyorum, o uçak düşürme hadisesinden sonraki 8 ay içinde de ben bunu çok söyledim. Bu tür yaklaşımlarla, Türkiye, Rusya gibi ülkelerden netice alamayacaklarını da anlatıyoruz” dedi.

    Yeni Birlik Gazetesi’nden Seda Şimşek’in, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Lübnan’ın başkenti Beyrut temasları sırasında yaptığı röportajın devamı yayınlandı.

    ‘BAŞINDAN BERİ TRUMP'IN KAZANMASINI BEKLİYORDUM, PRAGMATİK OLDUĞUNU BİLİYORUM’

    ABD’de (Donald) Trump’ın başkan seçilmesi, ABD – Türkiye ilişkilerine nasıl yansır?

    Ben başından beri Trump'ın kazanmasını bekliyordum. Pragmatik insan olduğunu biliyorum. Kadrosundaki insanları da tanıyoruz, özelliklerini de biliyoruz. Yani neye karşı, neye değil… İş birliği yapabileceğimiz insanlar olduğunu da düşünüyoruz. Birçok konudaki görüşlerimiz de örtüşüyor. Seçim öncesi bazı retoriklerle seçim sonrası gerçekleri iyi ayırt etmemiz lazım. Dışişleri Bakanlığı için değişik isimler ön plana çıkıyor ama önemli olan şu: Biz bir kere, yine iki müttefik olarak, ortak bir vizyonla hareket edebiliriz. Terörle mücadelede, yeni ABD yönetiminin aynı bizim gibi, hiç ayırım yapmadan terörle mücadele edilmesi gerektiğine inandığını biliyorum. Diğer birçok konuda da görüşlerimiz örtüşüyor. Oturup ortak bir vizyon belirleyip, bu vizyon çerçevesinde birlikte hareket edebiliriz. Bu vizyonu belirledikten sonra, yeni yönetimin, ortak alınan bu kararlarda üzerine düşeni sonuna kadar uygulayacağından şüphem yok.

    ‘TÜRKİYE NE KADAR İSTİKRARLI OLURSA DIŞ POLİTİKASI DA O KADAR GÜÇLÜ OLUR’

    İç politikanın gündeminde Anayasa değişikliği var. Yeni cumhurbaşkanlığı sistemine geçilmesinin, Türkiye'nin dış politikasına etkileri nasıl olur?

    Bence Türkiye'ye uygun yönetim biçimi başkanlık sistemidir. Adı partili cumhurbaşkanlığı veya başka, sonuçta başkanlık sistemidir. Esasen, gerçek anlamda demokrasiyi güçlendirmek için de uygun bir yöntemdir. Mesela güçler ayrılığının iyi tesis edilmesi… Mesela şu anda Meclis yasama yapamıyor hiç. Yasamayı esasen yürütme yapıyor. Yeni sistemde tamamen Meclis hazırlayacak. Bakanlar, yani yürütme gönderemeyecek. Denetim işi de daha iyi yapılacak. Şu anda iktidar partisi Meclis'te çoğunluğu sağladığı için, Meclis'in hükümet üzerinde, bakanlar üzerinde denetimi de o kadar etkin değil. Türkiye'de, özellikle istikrar olacak. Koalisyon mu oldu, o mu oldu, bu mu oldu türünden tartışmalar artık son bulacak. Meclis'e tabii ki halkın tercihi yansıyacak ama yönetimde istikrar olacak. Türkiye ne kadar istikrarlı olursa, dış politikası da o kadar istikrarlı, o kadar güçlü olur. Bürokrasi konusunda da çok önemli bir dönüm noktası olacak. Bürokrasi deyince aklınıza ne geliyor? İşlerin yavaşlaması, gecikmesi, bürokrasiye takılması… Bundan esasen en çok mustarip olan da bürokrasinin içinde çalışan arkadaşlarımız. Aynı şekilde biz de şikayetçiyiz. Bürokrasinin azalması demek, Türkiye'nin gerçekten hızlı kararlar alması, ekonominin daha hızlı büyümesi demektir. Bugün ekonomide ne kadar güçlüyseniz, dış politikada da o kadar etkinsiniz. Bizim dış politikamızın unsurlarına baktığınız zaman, ekonomi çok önemli. Paranız olmazsa, insani dış politikanızı başarılı şekilde uygulayamazsınız. Paranız yoksa, kalkınma projelerini hiçbir yerde hayata geçiremezsiniz.  Uluslararası örgütler dahil her alanda, gerek temsil gerekse etkinlik bakımından ekonomik gücünüz önemli bir kriter. O yüzden, her alanda olduğu gibi dış politika konusunda da önemli bir dinamizm olacak. Elbette daha güçlü bir politika olur ama tek başına bu sistem değişikliği de yetmez, dış politikanın ilkelerini de iyi belirleyip çok başarılı bir şekilde bunları uygulamak gerekiyor. Diplomasi anlayışının da güçlü olması lazım. Yani, çok yönlü, proaktif dış politika gibi, ekonomi ağırlıklı, insan odaklı dış politika gibi…

    ‘ALTERNATİFİNİZİN HER ZAMAN FAZLA OLMASI LAZIM’

    Şanghay Beşlisi tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Çok yönlü dış politika. Alternatifinizin her zaman fazla olması lazım. Hepsi birbirini tamamlayıcı olur. Bir tarafa muhtaç olmazsınız. Tek taraflı olduğu zaman, işte AB örneği… Oyalıyor oyalıyor… Bir de öyle muamele ediyor ki, ‘Sen bana muhtaçsın’ diyor.  ‘Bak kardeşim, sende de bu yasa aynen böyle var’ diyorsun, ama ‘Ben üyeyim, sen üye olmak istiyorsun. Böyle yapmanı istiyorum’ diyor. Zaten bir tarafta çok güçlü olursan, diğer tarafta da güçlü olursun. Bizim Asya ile Ortadoğu ile ilişkilerimiz ne kadar güçlü olursa, AB nezdinde de gücümüz o kadar artar. Aynı şekilde, Avrupa’da biz ne kadar güçlü olursak, Şanghay olsun diğer alanlarda da, her yerde, Ortadoğu’da da elimiz daha güçlü olur. O yüzden çok yönlü dış politika.

    ‘HUKUK HEPİMİZE LAZIM’

    AB ile yaşanan gerginlikte Türkiye ‘AB projesi’ ana fikrinden de mi vazgeçiyor?

    Yok, ana fikirden vazgeçilmez. Biz, Avrupa’da hepimizin inandığı, ortak değerlere karşı değiliz. Demokrasiden vazgeçemeyiz. Demokrasiyi daha da güçlendirmemiz lazım. Hukuk, adalet hepimize lazım. Maalesef, şu anda allak bullak oldu, toparlamaya çalışıyorsunuz. Başbakanımız TÜSİAD konuşmasında tarif ediyordu. Hâkim ve savcıların, anayasa ya da yasalar çerçevesinde değil, Pensilvanya’dan gelen talimatlar çerçevesinde karar verdiğini. Hukuk hepimize lazım. Bizim Avrupa ile ilgili değerlendirmemiz şu: AB’nin bize karşı yaklaşımından rahatsızız. İster istemez çifte standardından rahatsız olduğumuzu söylüyoruz. Bunu görüyoruz. Darbe girişiminden sonra da gördük. Kendileri de bunu çok iyi gördüler ve mahcup oldular, gerçekten sağduyulu olanları kastediyorum. Avrupa’da yaşanan, sürekli artan tehdit ve sorunları da tespit ediyoruz. Bunu kendileri ile de paylaşıyoruz. Bu sürecin Avrupa’yı felakete götürebileceğini söylüyoruz veya objektif bir şekilde AB’nin bazı politikalarının başarısız olduğunu da söylüyoruz.

    AB üyelik sürecindeki yavaşlamanın esas sebebi olarak neyi görüyorsunuz?

    Türkiye – AB ilişkilerine bakıldığında bugüne kadarki gecikmenin, yavaşlamanın esasen AB tarafından kaynaklandığını açıkça söylüyoruz. Bizim şikâyetimiz bu. Başka bir şikâyetimiz, AB’nin tepeden bakma, kendilerini birinci sınıf, herkesi ikinci sınıf görme anlayışıdır. Bu anlayışın sağlıklı olmadığını samimi bir şekilde Avrupalı dostlarımıza, resmi görüşmelerin dışında da gayri resmi bir şekilde anlatıyoruz ve de daha etkili oluyor. Örnekleriyle anlatıyoruz. Standartlarda ileri olur, geri olur. Bazı AB üyesi ülkelerin standartlarına bakın, diğer ülkelere bakın, kıyaslanmaz ama üye oldu. Öteki ikinci sınıf ülke, diğeri birinci sınıf ülke değil ki. Rusya’ya davranış biçimi. Şu anda Rusya ile ilişkilerimizi normalleştirdiğimiz için söylemiyorum, o uçak düşürme hadisesinden sonraki 8 ay içinde de ben bunu çok söyledim. Mesela Ukrayna konusunda da hep Rusya’ya suç buluyoruz, tamam yaptıklarını da kabul etmiyoruz ama AB’nin hatalarını söylüyoruz. Soçi Olimpiyatları oldu, tek kriter var, gey – lezbiyen hakkı. Herkes o olabilir bu olabilir, ben ona girmiyorum ama koskoca bir ülke ile ilişkilerinizi bir konu üzerinde yürütmek ne kadar gerçekçi? Bunu mesele ettiler. Bu tür yaklaşımlarla, Türkiye, Rusya gibi ülkelerden netice alamayacaklarını da anlatıyoruz.

    ‘MİLLET OLARAK, İKİNCİ SINIF MUAMELEYİ HİÇBİR ZAMAN KABULLENMEDİK, KABULLENEMEYİZ DE’

    AB nasıl bir yaklaşım sergilerse netice alınabilir?

    AB (Avrupa Birliği) - Türkiye
    © REUTERS/ Murad Sezer/File Photo
    Bir kere bizi eşit ülke olarak görmeliler. Biz millet olarak, devlet olarak ikinci sınıf muameleyi hiçbir zaman kabullenmedik, kabullenemeyiz de. En zayıf zamanımızda da biz bunu kabullenmedik. Sorun var mı? Var. Eksiklik mi? Eksiklik. Niye biz bu kadar reform yapıyoruz? Bu eksiklikleri görüyoruz da ondan yapıyoruz. Avrupa’nın bu hatalarından vazgeçmesini söylüyoruz. Demokrasi, insan hakları, diğer konular… Biz bunları değersiz bulduğumuzu hiçbir zaman söylemiyoruz. AB’den vazgeçme konusunu sürekli onlar söylüyor. “Türkiye’yi durduralım, şöyle yapalım, böyle yapalım”, siyasetçilerin ırkçılık saikiyle, İslâm karşıtlığıyla böyle popülizmden etkilenerek bu şeye girmesi de AB değerleri ile ne kadar bağdaşıyor? Bunların hepsi esasen biraz önce söylediğimiz değerlerle tamamen, kökten çelişiyor ve bir insanlık suçudur. Antisemitizm de bir insanlık suçu, Hristiyan karşıtlığı da insanlık suçu, İslâm karşıtlığı da insanlık suçu.

    ‘BEN ‘AB’DEKİ DOSTLARIMIZ’ DEDİĞİMDE VATANDAŞ ‘BUNLARDAN DOST MU OLUR?’ DİYOR’

    Sorunlar aşılabilir mi?

    Sonuçta, AB ile Türkiye arasında, Türk halkı arasında bir güven bunalımı var, Türk milleti AB’ye artık güvenmiyor. Bu güven bunalımını nasıl aşacağız? Bu güveni nasıl tesis edeceğiz? Karşılıklı hangi adımları atacağız? Retoriği bir kenara bırakıp bunları konuşmamız lazım. Biz bunları konuşmaya hazırız. AB’deki dostlarımıza söylüyorum. Ben ‘AB’deki dostlarımız’ dediğim zaman, vatandaş tepki gösteriyor, ‘Bunlardan dost mu olur?’ diyor. Bizim milletimiz ırkçı bir millet değil, neden bu noktaya geldi? Güveni tekrar nasıl kazanabiliriz? AB ülkelerinde de Türkiye karşıtlığı artıyor. Bunu beraber nasıl aşabiliriz? AB ile bunları oturup rasyonel şekilde konuşmuyoruz. Esas bu güven bunalımını aşmamız lazım.

    ‘RUMLAR İSTEKLERİNİ DE TÜRK TARAFINA VERMESİ GEREKLENLERİ DE CEBİNDE TUTUYOR’

    Kıbrıs ile ilgili Mont Pelerin’den sonuç çıkmadı, yeni bir müzakere süreci başlar mı?

    Artık olacaksa da olmayacaksa da bu işin sürüncemede bırakılmaması lazım, net olmak lazım. Bunun için de artık beşli konferansın tarihinin, yerinin belirlenmesi lazım. New York’a giderken iki lider, (BM) Genel Sekreter Ban Ki-moon’a ‘Artık beşli konferans için herkese davetiyeyi gönder, çağrıda bulun’ demek için anlaşmışlardı. Mont Pelerin’e giderken de orada bazı konular görüşülüp, beşli konferansın, tarihi, yeri belli olacaktı. İlkinde Rum tarafı izin istedi, ikincisinde de bazı konulardaki katı tutumları, talepleri karşılık bulmayınca masadan kalktı. Rum tarafı da önceden her şeyi cebine koyup, kendi istediklerini cebine koyup ama Türk tarafına vermesi gerekenleri de cebinde tutarak, son aşamaya gitmek istiyor. Bu, müzakere anlayışına, 11 Şubat 2014 ortak açıklamasına aykırı. Ada’ya gittim, Türk tarafı da aynı şeyi söylüyor, Cumhurbaşkanı (Kuzey Kıbrıs lideri Mustafa) Akıncı, hükümetteki parti, muhalefetteki parti, hepsi bu konuda hemfikir, bir konsensüs var. Artık beşli konferansın tarihi belli olsun, o zamana kadar görüşmelere devam edelim, açıkta kalan konularda yakınlaşma sağlamaya çalışalım, olur olur, olmazsa artık yine beşli konferansa gidelim, orada tüm bu açıkta kalan konuları yine birlikte çalışalım, bir sonuca varalım ve bu işi refaranduma götürelim. Çözüm isteyen bir tarafın, Türk tarafının yaklaşımı bu. Çözüm isteyen tarafın yaklaşımı da böyle olmalı. 2015’ten beri bu sürekli görüşülüyor. Yoğun bir şekilde görüşüldü. Tekrar görüşüldü, tekrar yoğunlaştırıldı ama bu 10 sene daha böyle gitmez.

    ‘KIBRIS’TA ÇÖZÜM İSTERKEN AB İLE İLİŞKİLERİMİZE NE KATKISI OLUR HESABINI YAPMADIK’

    AB ile ilişkiler açısından da Kıbrıs kilit.

    Çok samimi bir şey söyleyeyim, biz Kıbrıs’ta çözüm sürecini değerlendirirken de, destek verirken de inanın bir anlık bile olsa, ‘Bunun AB ile ilişkilerimize katkısı ne olacak? Acaba bir fasıl daha açılır mı’ diye bugüne kadar hiç hesap yapmadık. Bu sorun masada sürekli karşımıza geldiği halde, gerçekten öyle.  Bu ne demek? Çözümün kendisini samimi bir şekilde istiyoruz demek. Kıbrıs’ta bir çözüm olduğu zaman ortaya çıkaracağı fırsatlar, bunun faydaları, Türkiye’nin çözüm olduktan sonra yapabileceği katkılar, sadece su ile sınırlı değil, enerji var, birçok şey var. Bu potansiyelin aslında Rum tarafı da farkında. O yüzden, bu kadar mesafe kat edilmişken Ada’da tarafların artık güçlü irade koymayı başarması lazım.

    ‘STEİNMEİER HİÇ KİMSEDEN ÇEKMEDİ ÇAVUŞOĞLU’NDAN ÇEKTİĞİ KADAR’

    Öte yandan Şimşek, Çavuşoğlu ve Alman mevkidaşı Frank-Walter Steinmeier’in aynı dönemde Beyrut’u ziyaret ettiğini hatırlatarak yaşanan bir olayı okurlarıyla paylaştı:

    “Çavuşoğlu’nun iki kez telefonda beklettiği Steinmeier, bu defa da Beyrut’ta Lübnan Dışişleri Bakanı Cibran Basil ile yapacağı görüşme öncesinde yine Çavuşoğlu’nu beklemek zorunda kaldı. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile Lübnan Dışişleri Bakanı Cibran Basil arasında gerçekleşen görüşme planlanandan uzun sürdü, ardından Çavuşoğlu ile Basil’in ortak basın toplantısına geçildi. Bu sırada Steinmeier Lübnan Dışişleri Bakanlığı’na geldi. Çavuşoğlu ile Basil’in ortak basın toplantısı devam ettiği için Steinmeier Basil’in odasına alındı ve burada yaklaşık 20 dakika basın toplantısının bitmesini bekledi. Çavuşoğlu basın toplantısından sonra Basil ile birlikte içeri girip Steinmeier ile tokalaşsa da Steinmeier’in Beyrut’ta yine Çavuşoğlu’nu beklemek zorunda kalması, ‘Steinmeier hiç kimseden çekmedi Çavuşoğlu’ndan çektiği kadar’ esprilerine yol açtı.”

    Bu arada Şimşek, “Çavuşoğlu, Beyrut’tan Azerbaycan’a, oradan da Hindistan’a geçecekti, peki anayasa değişikliği teklifine nasıl imza atacaktı? Ekibinden hemen araştırılmasını istedi. Bilgi geldi: Türkiye’ye döner dönmez, pazartesi günü Çavuşoğlu da anayasa değişikliği teklifine imzasını atacak” bilgisini de paylaştı.

    Etiketler:
    Şanghay İşbirliği Örgütü, AB, Frank-Walter Steinmeier, Donald Trump, Mevlüt Çavuşoğlu, Kıbrıs, Almanya, Rusya, ABD, Türkiye, Lübnan
    Topluluk kurallarıTartışma
    Facebook hesabınızla yorum yapınSputnik hesabınızla yorum yapın