13:19 24 Kasım 2020
Canlı Yayın

    ‘Virüs gibi felaketler kapitalizmi sadece sorgulatır, değiştirmez, Keynesçi model sadece geçici olabilir'

    Eksen
    URL'yi kısaltın
    Yazarı
    0 0 0
    Abone ol

    Aydın Sezer'e göre, herkes yaşamını ve kapitalizmle ilişkisini sorguluyor ama koronavirüs sistemi değiştirmeyecek. Devletin öne çıktığı Keynesçiliğin geçici olabileceğini söyleyen Sezer, neoliberalizm mefhumunun geçmişte de yanlış anlaşıldığı görüşünde. Sezer, Türkiye'de ise iktidarın bekası için günü kurtarma politikasının sürdürdüğünü belirtti.

    Dünya çapındaki koronavirüs seferberliğini sürerken, şimdiden ekonomik kaygıların öne çıktığı ve dünya düzeninin sorgulandığı bir dönemden geçiliyor. Koronavirüs'e karşı aşı bulma yarışı devam ediyor, ancak uzmanlar bunun bir seneyi bulabileceğini söylüyor. Sadece ilk patlak verdiği yer olan Çin, salgının sona erdiğini duyurmuş durumda. Salgın gelişmiş Batı ülkelerinin de ekonomilerini derinden etkilerken, Uluslararası Çalışma Örgütü ILO koronavirüs nedeniyle 25 milyon insanın işsiz kalabileceğine işaret etti. OECD de karantinada geçirilen her bir ayın GSYH büyümesinde yüzde 2'lik kayba yol açacağını söylüyor. 81 ülke IMF'den borç talep etmiş durumda.

    Bu koşullar altında düşünürlerden sokaktaki sıradan insanlara herkes dünya düzeninin nereye gittiği sorusunu yöneltiyor. Kimsenin yarın öbür gün ne olacağını bilemediği küresel kapitalist sistemle ilgili tartışmaları bağımsız siyasetçi ve Medya Günlüğü yazarı Aydın Sezer ile konuştuk:

    ‘Herkes yaşamını, parayla, işle ve kapitalizmle ilişkisini sorguluyor, kimse yarın ne olacağını tahmin edemiyor'

    Aydın Sezer'e göre, koronavirüs (Kovid-19) krizi en başta insanların kendi yaşamlarını sorgulamalarını sağlayan bir boyuta ulaştı. Pek çok insanın parayla, işle ve kapitalizmle ilişkisini sorguladığını söyleyen Sezer, bu tarz bir krizle nasıl mücadele edileceği deneyimlenmediği için herkesin panik ortamına sürüklendiğini, hiç kimsenin de yarın ne olacağına dair tahminde bulunamadığını vurguladı. Sezer, bu süreçte kapitalizmin geçmiş krizlerinin de yeniden değerlendirildiğini belirtirken, özellikle 'neoliberalizm' diye anılan mefhumun aslında ne olduğunun tartışılması gerektiği görüşünde:

    “İlk başta herkesin kendi yaşamını sorgulamaya başladığı bir boyuta geldik. Nereden geliyoruz, nereye gidiyoruz? Bu dünyadaki amacımız nedir? Parayla, işle, ‘kapitalizmle ilişkimizi’ sorgulamaya başladık. Özellikle son 100 yılda ortaya çıkan büyük bir felaket olarak değerlendirileceği için böyle bir krizle nasıl mücadele edilir, ne yapılır, bu konuda da bir tecrübe ya da bilgi eksikliği olduğu için neredeyse herkes bir panik ortamında. Yarın ne olacağını düşünüyor, tahminde de bulunamıyor. Ama işin en kolay yolu, bunun yaşadığımız kapitalist sistemle ilişkilendirilerek, kapitalist sistemin böyle bir kriz karşısında ne öğrettiğini ya da sistem içindeki çelişkilerin bu krizin daha da fazla belirginleşmesinde etkisi olup olmadığını tartışıyor. Dolayısıyla herkes bunu sorguluyor. Zaten dünyada sorgulayacak başka bir üretim ilişkisi modeli olmadığı için de durum bundan ibaret. Kapitalizm olgusundan bahsederken kapitalizmin dönemsel krizleri ya da devletlerin ekonomiye müdahaleleri ki özellikle 2. Dünya Savaş’ından sonra başlatılır yakın dönem kapitalizmin tarihi. Her zaman son derece çelişkili açıklamalar, kavramlar, ideolojiler üretilmiştir. Bunlardan biri neoliberalizmdir. Bunun ne olmadığını dünyada iktisatçılar, öğretim üyeleri, sokaktaki adam, siyasetçiler gibi çok geniş kesimler, hep tartışmıştır. Ama bunun özüne inildiğinde aslında neoliberal politikaların gerçekte ne anlama geldiği konusunda da benim açımdan çok ciddi kuşkular var."

    'Neoliberalizm derken gelişmekte olanlara dikte ettikleri adil ticaret aslında kısıtlama ve engelleme politikasıydı'

    Sezer, kapitalizmin kendi ürettiği 'ideolojilerle' dönemsel olarak yaşadığı krizleri açıklarken 'kolaycılığa' kaçıldığı görüşünde. 'Neoliberalizm' rüzgarları eserken, 80'lerin sonlarından itibaren kuralsızlık, deregülasyon ve devletin ekonomik faaliyetten elini çekmesi sırasında ABD başta olmak üzere Batı'nın uluslararası ticareti sınırlandırma hesapları yaptığını anlatan Sezer, gelişmekte olan ülkelere 'adil ticaret' diye dikte ettirilenlerin aslında bir kısıtlama ve engelleme politikası olduğunu dile getirdi. Sezer o dönemde de Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşmasının (GATT) ABD’nin işine yararken, Avrupa ve Japonya’da serbest ticaretin karşısındaki en büyük engel olduğunu belirtti:

    "Kapitalizmin kendi ürettiği ideolojilerle dönemsel olarak yaşadığı krizleri açıklanması noktasında işin kolaycılığına kaçtığımızı düşünüyorum. Zira neoliberalizm rüzgarları esmeye başladığında ki bu 80’ler sonrasıdır. Kuralsızlıktan, deregülasyon, devletin ekonomik faaliyetlerden tamamen elini çekmesinden, sağlık sektörüne varana kadar her şeyin özelleştirilmesinden bahsedilirken, diğer taraftan çok enteresan bir şekilde başta ABD olmak üzere batı, uluslararası ticaretin nasıl sınırlandırılacağına yönelik araçlar çizmişti. 1986’da Uruguay Round ticaret müzakereleri başladığında, 1945’ten 86’ya kadar hep serbest ticaret ekonomisi bağlamında sistemin nasıl iyi çalıştığını açıklamaya çalışan batı ki o zaman serbest ticaret ideolojisi de teoride kalan bir boyuttu. Pratikte o da çalışmıyordu. 1986’ya geleyim. Birdenbire serbest ticaret ideolojisinden vazgeçip gelişme yolundaki ülkelere adil ticaret ideolojisini dikte etmeye başladı. Son 40 yıldır serbest ticaretin nimetleri konusunda ikna olmaya çalışan üçüncü dünya ülkelerine birdenbire biz bu ideolojiden vazgeçiyoruz, artık adil ticaret boyutuna geçmemiz lazım şeklinde 94’e kadar geçen süreçte bambaşka kısıtlama ve engelleme politikasını hazırladı sistem. Dünya Ticaret Örgütü’nün kurulması da bu şekilde ortaya çıktı. Kapitalist sistemin söylemleriyle eylemleri arasında her zaman bir çelişki vardır. Mesela 1945’ten sonra yeni dünya düzeni kurulurken 3 tane temel örgütle yeni sistemin dizayn edileceği düşünülüyordu. Dünya bankası ve IMF kuruldu. Fakat uluslararası ticaret örgütü son dakikada ABD’nin o dönem dünya ticaretinde egemen ve dominant güç olmasının getirdiği bir perspektifle Uluslararası Ticaret Örgütü’nün kurumsal organizasyonel yapısı geri çekilerek GATT anlaşmasını geçici süreyle yürürlüğe kondu, 1994’e kadar sürdü. 1960’ta Amerika’yı Amerika yapan uluslararası ticaretin temel altyapısı olan GATT, temel ideolojisi serbest ticaretken, dünyanın diğer bölgelerinde, Avrupa’da da Japonya’da da serbest ticaretin karşısındaki en büyük engel olarak karşımıza çıktı. 1960’ların sonunda gelişme yolundaki ülkelerin sistemden yeteri kadar yararlanamadıkları bir dönemde Amerika ‘sosyal sorumluluk’ projesiyle doğrudan yabancı sermaye ile bu ülkelerde yatırım yapıp ürün elde etmeye başladı. O ürünleri de genelleştirilmiş preferanslar sistemi adı altında sanki bir taviz veriyormuş gibi, kendi ülkesine ithal ederek ‘sosyal sorumluluk’ yerine getirmeye başladı gözüktü. Ama bu aslında Avrupa ve yükselen Japonya’nın ürünleriyle kendi yurtdışı outletlerin de ürettikleri ürünlerin rekabet etmeleri önünde zekice bulunmuş bir yoldu.”

    'Mülkiyet duygusu ve olgusu hüküm sürdüğü müddetçe adı kapitalizm olmaz mapitalizm olan başka bir sistem kurulur'

    Sezer kapitalizmin kriz yaşadıktan sonra insanların önüne bunu açıklamaya yönelik bir takım argümanlar sunduğunu, insanların da bu paketler üzerinden durumu anlamaya çalıştıkları görüşünde. Kapitalizmin güçlü olanın her şeyi kazandığı, insani açıdan etik olmayan bir sistem olduğunu belirten Sezer, sistemin realitesinin de kar maksimizasyonu olduğunu vurguladı. Sezer, "İnsanoğlu yaşadığı ve mülkiyet duygusu ve olgusu hüküm sürdüğü müddetçe adı kapitalizm olmaz mapitalizm olan başka bir sistem kurulur" dedi. Kapitalist sistemin özellikle finansal kapitalizm ile birlikte farklı bir evreye geçtiğini, insanlar klasik iktisat teorisi, real ekonomiyle finansal ekonomiyi, fon kapitalizmini aynı tanımlarla yorumlamaya ve anlamaya çalıştığını söyleyen Sezer, bu arada da 1990'larda ABD'nin her çeyrekte aralıksız büyüyen ülke haline geldiğini kaydetti. Sezer artık buna bilgi ekonomisinin eklendiğini ve kapitalizmin finans, bilgi ekonomisi ve reel ekonomi olarak üç farklı temelde yükseldiğini anımsattı:

    “74 petrol krizi de önemli bir dönüşümdür kapitalist sistem tarihinde. Bu krizde AB’nin, Japonya’nın yükselmesini engellemek için ABD, petrol fiyatlarında bilinçli bir artışla buradaki üretim maliyetlerini engellemeye, düşürmeye çalıştı. Karşısında OPEC’in zenginleşmesini, onların da ABD’nin silah pazarı olması haline gelmesini sağladı. Bu söylediğim ifadeyi 1986 yılında dönemin Suudi Arabistan Petrol Bakanı Zeki Yamani bizzat açıkladı. Kapitalizm kriz yaşadıktan sonra bunu açıklamaya yönelik birtakım argümanlar geliştirerek, önümüze sunulmuş hazır ideoloji ve paketlerle sistemi çözmeye ve anlamaya çalışıyoruz. 2008 krizinde de böyle oldu. Yok efendim Amerika’daki emlak piyasasındaki balon patladı, sistem şöyle oldu. Bu kapitalizm, bunu bu şekilde olduğu gibi kabul edeceksiniz. Güçlü olanın her şeyi kazandığı bir sistem olarak bakıp çok daha fazla detaylarda, perakende bir eleştiri tarzına yönelmemek gerekiyor. Neoliberal sistem, sağlık sistemini özelleştirdi, bugün Amerika’da sağlıkta sıkıntı yaşanıyor. Doğru, kapitalist sistemin insanların sağlık hizmetinde yararlanması için de kar maksimizasyonu yapması kadar doğal bir şey olamaz. Bu insani açıdan etik değil ama işin realitesi böyle. Bugün milyarlarca Türk lirası para basılır, bu ortadan kalkar. İnsanoğlu yaşadığı ve mülkiyet duygusu ve olgusu da hüküm sürdüğü müddetçe, adı kapitalizm olmaz da adı ‘mapitalizm’ olan başka bir sistem kurulur. Sistem yine güçlünün güçsüz üzerinden rant yaratması, gelir yaratarak varlığını sürdürmesine dayalıdır. Dünya nüfusunun yüzde kaçının kaynaklarının gelirin yüzde kaçına sahip olduğu istatistiklerine bakılırsa durum böyle. Neden Afrika’da açlık çeken, suya ulaşamayan yani üçüncü dünya ülkelerinde binlerce mağdur insan son derece kötü hayat şartlarıyla mücadele ederken, Amerika’da 16 yaşındaki biri sağlık sigortası yokmuş da hastaneye alınmamış. Bunun nesini tartışıyoruz, algılamakta güçlük çekiyoruz. Neoliberal yaklaşım, bu kelimeyi içeriği, ideolojisi ve felsefesi olarak hiçbir zaman ciddiye almadım. Kapitalist sistem özellikle finansal kapitalizm ile birlikte farklı bir evreye geçti 1980’lerden sonra. Daha önce finans dediğimiz olay bir firmanın içerisinde ucuz sermaye bulmak, satış koşullarıyla ilgili hesaplamalar yapmak, muhasebe tutmak gibi son derece teknik bir konuyken para kazanma boyutuyla ilgili olarak yepyeni bir üretim şekli ortaya çıktı. Ne satın aldığınızı tartışmaya gerek yok. Son kapitalizm diyoruz buna kısaca. Böyle bir sistemle birlikte yaşarken biz klasik iktisat teorisiyle, reel ekonomiyle, finansal ekonomiyi, fon kapitalizmini aynı tanımlarla yorumlamaya ve anlamaya çalışırken, her çeyrekte aralıksız büyüyen bir ülke ABD’dir bunun öncüsü, 90’lardan itibaren bilgi ekonomisinin doğduğuna şahit olduk. Bu kısaca ürünün içerisindeki bilgi miktarına bağlı olarak değer kazanan bir ürün. Burada ‘Marksist yaklaşımla’ artı değer nerededir, nasıl sömürülür, bilişim sektöründeki işçi midir her şey önce inovasyon mudur, bilgi midir, bilginin bir üründe katma değer yaratmasıyla ortaya çıkan ürünün arz talep kanuna göre piyasaya sunulması söz konusu mudur? Hatta bilgi toplumunda ürünlerin serbest ticaret koşullarına doğuşundan itibaren sahip olduğu bir ortam ortaya çıktı. Bugün x ülkede virüs programı üretip internete koyuyorsunuz, dünyadaki herkes bunu satın alabiliyor. Türkiye’den bu programı satın alırken ödediğiniz paranın hangi ülkeye gittiğini, hangi ülkeden indirme yaptığınızı bilmiyorsunuz, bunu ticaret bakanlığınız ve gümrük idareleri bilmiyor. Bu ürünlerin ticareti ülkelerin dış ticaret istatistiklerine yansımıyor. Öyle bir hale geliyor ki iki günde yarattığınız basit bir virüs programı 2 bin otomobil üretmekle elde edeceğiniz gelirden daha fazla gelir sağlıyor. Dolayısıyla böyle üç farklı temelde yükselen kapitalizm, finans, bilgi ekonomisi ve reel ekonomi.”

    ‘Çin yepyeni ve bambaşka bir şey deniyor'

    Sezer'e göre bugün reel ekonomi denilen şey Çin ile eşit hale gelmiş durumda. Ancak Çin'in bunu kendi kaynaklarıyla yapmadığını, Batılı kapitalist ülkelerin doğrudan yatırımları ve yönetim anlayışlarını ithal ederek ve uygun koşulları sağlayarak gerçekleştirdiğini ancak bunu yaparken zararına üretim ve sübvansiyonu ihmal etmediğini belirten Sezer, diğer yandan Çin'in sosyalizm ve kapitalizmi aynı potada eriterek yepyeni bir şey denediği görüşünde:

    “Dünyada reel ekonomi denilen şey, eşittir Çin. Bunu Çin kendi kaynaklarıyla kendi başına yapmıyor. Batılı kapitalist ülkelerin doğrudan yatırımlarıyla, yönetim anlayışlarını ithal ederek onlara olağanüstü uygun koşullar sağlayarak bir üretim modeli deniyor. Bunu yaparken sosyalizmi de elden bırakmıyor. Bir tane Çin var, iki tane sistem var. Sosyalist ve kapitalist ekonomi var. Sosyalist Çin’deki üretim tarzı ve modelinde bizim bazı iktisatçılarımız üretim maliyeti hesaplamaya kalkıyorlar. Hatta işçilik maliyetlerinin düşük olduğunu da iddia ediyorlar Çin’de. Adam zararına üretim yapıyor. 2000-2010 yılları arasında Çin’de 1 trilyon dolar sübvansiyon yapıldı devlet kontrolü altındaki işletmeler ayakta kalabilsin. İşçilere 12 ay çalışma fırsatı ve şansı da tanıyor sistem, üç-beş ay çalışarak para ekonomisiyle tanışsın diye. Bunlar 5-10 sene önceki hikayeler. Kapitalist sistem içerisinde tartıştıklarımız yaklaşımlarımızın temelden yeni yapıya uygun olarak algılanması, anlatılması, yorumlanması gerekiyor. Donald Trump, 2000’lerin başından beri daha iş adamıyken Çin ile ticaretin yasaklanması gerektiğini, ABD’deki orta sınıfı yok edeceğini söylüyordu. Ama Çin’in toplam ihracatının yüzde 12’sini Walmart tek başına yapıyor. Kapitalizm bu, çünkü üretime bakıyor. Bayrağına, milliyetine, duygusallığa yer vermiyor. Hangi ürün nerede ne kadar ucuza üretiliyorsa, alıp satmanın peşinde. 2008 krizinde Renault, Türkiye’deki üretim tesisini genişletmeyi planlıyordu. O dönem Fransa, üretim tesislerinin Fransa içinde yapılmasını önermeye başladı, yine korumacılık. Bu küreselleşme dediğimiz olgunun temelinde serbest ticaret ideolojisi hiçbir zaman olmadı, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra. Ama bu ideoloji her zaman vardı. Bu mukayeseli üstünlükler teorisiyle insanların kafası karıştırıldı ama realite bambaşkaydı. Bunu hiçbir şekilde eleştirmiyorum, çünkü kapitalist sistemin özü bu zaten. Bu olgudan farklı bir şey çıkmasını beklemek bence çok absürt bir şey. Kapitalizm daha iyi nasıl olabilir? Bunu formüle ederek yapamazsınız, bambaşka bir şey. Çin’in ortaya çıkışı her ne kadar son derece Çin açısından planlı ve bilinçli adımlar atılarak bugünkü koşullara geldiği iddia edilse de özünde bir devlet iki sistem, yani sosyalist üretim ilişkileri ve kapitalist üretim ilişkileri modeliyle yepyeni ve bambaşka bir şey deniyor Çin. Şu anda dünyada başka bir emsal olabilecek bir ülke de yok.”

     

    ‘Dominant olanın kim olduğunun önemi yok, ABD-Çin rekabeti sadece kapitalizmi geliştirmeye yarar'

    Çin modelini geliştirip içselleştirirken, Batı'da işsizlik oranları ve sosyal devletin kendisini finanse edememesi ile yaşlanan nüfus sorunuyla karşılaşıldığını söyleyen Sezer, şimdi de bilgi teknolojisinde Çin ile karşı karşıya kalındığını kaydetti. 'Tehdidin' bertaraf edilmesi için yine Çin'i engelleme politikasının devreye sokulduğunu belirten Sezer, kazananın daha şimdiden Çin olduğu görüşünde. Ancak Sezer, sonuçta dominant olanın kim olduğunun önemi olmadığını, koronavirüs gibi felaketlerin sadece sistemi sadece sorgulatacağını ama sonuçta ABD-Çin rekabetinin de kapitalizmi sadece geliştirmeye yarayacağı değerlendirmesinde bulundu:

    “Kapitalizmle ilgili attığı adımların hiçbirisi Çin’in kendi inisiyatifiyle, sermayesiyle, teknolojisiyle, yönetim anlayışıyla gerçekleştirdiği, başardığı şeyler değil. Bu Batı kapitalizminin yarattığı koşullar. Bunu bir anlamda Batı kapitalizminin özellikle 90’lardan itibaren bilgi ekonomisi karşısında reel ekonominin giderek batıda üretim anlamında hayatta kalamayacağını anlamasıyla birlikte özellikle tüketici ürünlerinde ve ilk önce Çin’e yönelerek bir yönetim üssü olarak kullanmasıyla başlayan bir süreç. Sistem sosyalist olduğu için 18 tane Hong Kong büyüklüğünde Çin’in batısındaki kapitalizmin can damarını teşkil eden bölgelerdeki üretim modelini Çin kendisi içselleştirdi. Çin bunu sadece devlet olarak değil son 20 yılda kendi yatırımcısıyla, kendi teknolojisini öncelikle taklit ederek sonra geliştirerek başka bir evreye yöneltti. Bugün Huawei’nin mobil teknolojilerinde, bilgisayarlarda Çin markalarının, üretiminin tüm dünyaya meydan okuması gibi bir sonuçla karşı karşıya kaldı. Batı Çin’in tüketici ürünleriyle ilgili göreceli üstünlüğünden çekinmiyordu bugüne kadar. Burada da Batı'daki işsizlik oranı, sosyal devletin kendini finanse edememesi gerçeği, sigortayla ilgili gelişmeler, nüfusun yaşlanıyor olması gibi birtakım sorunları üzerinden nasıl geleceğini çözememişken birdenbire yüksek teknolojide, yani bilgi ekonomisinde Çin rekabetiyle karşı karşıya kalmaya başladı. Bu tehdidi bertaraf etmek için rekabet yasaları, Kanada ve ABD’nin yaptığı gibi Çinli yöneticilere soruşturma açılması, ticarette engellemeler, kamu alımlarında DTÖ’nün ruhuna ve serbest ticaret ilkelerine aykırı şekilde Çin’i engelleme, kuşatma politikası uygulamaya başladı. Çin bu aşamayı artık geçti. Geldiğimiz noktada ‘Çin tipi kapitalizm’, Batı kapitalizmin karşısında her zaman göreceli olarak üstünlüğünü birçok sektörde daha da arttıracak ve geliştirecek. O nedenle kapitalizmle ilgili genel perspektife bakıldığında İngiltere’de ortaya çıktı. Bugün dominant ülke son 50 senedir ABD olmuş, Çin olmuş. Bir ülkeden bir ülkeye kayması neden sorun olarak görülüyor? Bu son derece doğal bir gelişme. Yeni teknolojiler, değişimler ve üretim ilişkileri çerçevesinde bunda korkacak bir boyut yok. Amerika-Çin rekabeti kapitalizmi sadece geliştirir. Bugünkü gibi bir felaketle karşı karşıya kaldığımızda sadece sorgulatır ama bu sonucu değiştirmez. Çin’in batı karşısında bir tehdit olarak algılatılmaya çalışması olgusunu da anlamak da güçlük çekiyorum.”

     

    ‘Keynesçi model geçici bir olgu'

    Koronavirüs ile neoliberal modelin çöktüğü ve Keynesçiliğin yeniden gündeme geldiği tartışmaları yapılırken, Sezer, bunu anlamsız buluyor. "Keynes ortaya çıktığında politikalarıyla ilgili yaklaşımın ne anlama geldiği ayrıca tartışıldı. Bugün bir kuzey Avrupa ülkeleri örneği var. Orası da kapitalist, Amerika da kapitalist. 16 yaşındaki genç sigortası olmadığı için tedavi alamıyor. Türkiye de kapitalist" diyen Sezer, kapitalizmde romantik ya da idealist yaklaşımın yer almadığı görüşünü aktardı. Sezer, diğer yandan sistemin çalışması için geniş halk kitlelerinin de 'yaşaması' gerektiğini vurgularken, Keynesçi modele geçilip geçilmeyeceğinin 'geçici bir olgu' olduğunu ve yeniden 'kalınan yerden devam edileceği' öngörüsünde bulundu:

    “Buradaki kaynak paylaşımı olayı Sovyetler Birliği dağılana kadar kapitalizme altın çağını yaşattı. 2 milyara yakın insanın işgücü olarak, Sovyetler Birliği dağılmasıyla birlikte o kaynakların başta enerji olmak üzere dünya piyasalarına daha rahat çıkıyor olması, mevcut kaynaklarla kapitalizmin bu felsefeyle nereye kadar gidebileceğini sorgulattı. Bunun ilk somut örneğini Avrupa Birliği olarak görebiliriz. AB, doğuya doğru genişleme politikasını kutsarken, bunun kendi ekonomik yapısına, birlik içerisindeki sosyal devlet olgusuna maliyetinin ne olacağını öngöremedi. Bugün sistem tıkandı. Kapitalist sistemle ilgili analiz yaparken AB örneği ya da Pasifik’ten ya da ABD-Meksika-Kanada anlaşmasından bölgesel oluşumlardan bahsederken bunu kapitalist sistemin ülkeleri bir arada daha güçlü kılarak bölgesel anlamda dış dünya ile ilişkilerini ortak gümrük duvarları ve içeride ortak mali politikalar çerçevesinde realize etmeye çalıştı. Bu açıdan dünyanın özellikle bölgeselcilikle ilgili gelişme trendine bakarsak tartıştığımız kutsadığımız bir dönemde Sovyetler Birliği yıkıldı. Burası 16 ülkenin tam da batının kapitalizmin yapmaya çalıştığı, iktisadi anlamda karşılıklı bağımlılığı büyük muazzam yapıyı bozan bir siyasi gelişme olarak ortaya çıktı. Sovyetler dağıldığında fabrikalar başka bir cumhuriyette, hammadde başka bir cumhuriyette, müşteri başka bir cumhuriyette kaldı. Dolayısıyla bunun iktisadi temelden yola çıkarak analiz yapmak ya da iktisadi açıdan değerlendirerek kapitalizmi anlamaya çalışmanın beyhude bir çaba olduğunu belirtiyorum. Keynes ortaya çıktığında politikalarıyla ilgili yaklaşımın ne anlama geldiği ayrıca tartışıldı. Bugün bir kuzey Avrupa ülkeleri örneği var. Orası da kapitalist, Amerika da kapitalist. 16 yaşındaki genç sigortası olmadığı için tedavi alamıyor. Türkiye de kapitalist. 100 milyar TL basarsak bu krizden çıkacağımız düşünülüyor. Buna fazla kafa yorup anlamaya çalışmamak gerekiyor. Belki çok kestirmeden giden bir yaklaşım olacak ama kapitalist böyle bir şey. Bunun içine girdikten sonra sizin eleştirip eleştirmemeniz yaşadığınız gerçeği değiştirmiyor. Bununla mutlu olmaya çalışmak gerekiyor, sınıf atlamaya çalışacaksınız. Sizden istenen bu zaten. Herkesin sınıf atlayıp zengin olması gerekmiyor. Kapitalizmin içinde romantik ya da idealist bir yaklaşım yer almıyor. Neoliberal politikalar İngiltere’de dile getirilirken, Thatcher ile bu rüzgar başlarken, Uruguay Round ile uluslararası ticareti nasıl engelleriz, nasıl adil ticaret olgusunu getiririz arayışı içerisindeydi. Buna ikiyüzlülük de demiyoruz kapitalizmin özü bu. Rekabet, güçlü olan yaşasın. Geniş halk yığınlarının da bu anlamda yaşaması lazım. Pazar, müşteri olabilmesi için, işgücünü size sunabilmeleri için bunların yok edilmemesi de gerekiyor. Dolayısıyla Keynesçi modele geçilip geçilmeyeceği geçici bir olgu olur. Yine biz kaldığımız yerden devam ederiz. Afrika gerçeği ortadayken, Güneydoğu Asya gerçeği ortadayken, hala Çin ile para ekonomisiyle tanışamayan insanlar varken, Hindistan’ın durumu ortadayken bu böyle devam edecek. Açıkçası şaşıracak bir şey görmüyorum. Kapitalist sistem iktisatçılarının perspektifinden tartışıyor olmak da sadece ne yaşadığımızı anlamamıza yarayan ama hiçbir pratik sonucu olmayan ve olmayacak olan bir entelektüel boyut olarak düşünüyorum.”

    ‘Türkiye son 10 yıldır sadece günü kurtarmaya yönelik bir çabada’

    Sezer Türkiye'nin ise kapitalist sistemdeki bu krize son 10 senedir iktidarın bekasıyla uğraşarak ve rant ekonomisiyle günü kurtarmaya çalıştığı bir ortamda yakalandığını söyleyen Sezer, elde Rusya'nın olduğu gibi geniş gelir kaynaklarının da bulunmadığını anımsattı. Koronavirüs krizi olmasa da durumun iç açıcı olmadığını ve kapitalist sistemde konumunun değişmeyeceği görüşünü dile getiren Sezer, "Sahnede önemli bir rolümüzün olabilmesi için ne güçlü bir finansal yapımız var, dolayısıyla fon kapitalizminde bir aktör değiliz, ne de bilgi ekonomisinde bizim bir yerimiz var. Ürettiğimiz göreceli olarak emek yoğun sektörlerdeki ürünleri sosyalist Çin zaten sübvanseye ederek üretiyor" dedi. Diğer yandan Sezer, krizin aslında kendini sorgulamaya yönelinmesi halinde ve kaybedecek bir şey kalmadığı için Türkiye gibi ülkeler için fırsata çevrilebileceğini ekledi:

    “Türkiye krize yakalandığı zaman ne yazık ki Rusya gibi 550 milyar dolar bir döviz rezerviyle yakalanmadı. Zaten Rusya gibi gelir kaynakları da yok. Son 20 yılda sanayideki dönüşümü de sağlayamadık. Yani bilgi ekonomisine yönelik adım atmada da tercihlerimizi farklı sektörlerde kullandık. İnşaat sektörü gibi… Somut olarak ürettiğimiz, gelir elde edeceğimiz bir ciddi sektörümüz yok. Turizm bizim için çok önemli. O da bu krizle birlikte maalesef çok kötü sonuçlar verecek. Böyle bir dönemde Türkiye’nin ne yapacağı ya da ne yapamayacağına bakıldığında siyaseten de iktisadi olarak son 10 yıldır sadece günü kurtarmaya yönelik bir çaba içerisinde görüyorum. Bu iktidarın kendi varlığını, bekasını sürdürmesini sürdürmekle de alakalı bir şey, bu da normal. Biz böyle bir ortamda yakalandık. Eğer çok kısa bir süre içerisinde bu kriz ortamı ortadan kalkmaz ise vereceği hasar sadece iktisadi açıdan değil Türkiye’nin siyasi yönetim biçimiyle ilgili de değişiklik anlamında ya da daha otoriter veya daha demokratik anlamda olabilir, koşullar belirleyecek, çok farklı bir sürece evrileceğimizi de düşünüyorum. Ama bu kısa vadede olacak bir şey gibi karşımızda dursa da orta ve uzun vadede Türkiye bu kafayla devam ettiği yani aynı şeyleri yapmaya devam ederek farklı bir sonuç almaya çalıştığı devam ettiği müddetçe kapitalist sistem içerisindeki yeri ve konumu hiçbir zaman değişmeyecek. Son 20 yıllık süreçteki ‘göreli refah’ tamamen finansal kapitalizmin sağladığı olanaklarla gelecekteki gelirlerin bugüne indirgenerek harcanmasıyla ortaya çıkan bir ferahlama dönemiydi. Ama bu işin de bir sonu var, bu işin de nihayete ermesi gerekiyordu ve o günler geliyor. Sadece koronaya bağlı bir olay değil bu, virüs olmasa da durum iç açıcı değildi. Dünya ekonomisindeki konumumuzla ilgili durumumuzu netleştirmediğimiz sürece, konumumuz böyle olmaya devam edecek. Ümit ederek ya da dua ederek olacak bir şey değil bu. Sahnede önemli bir rolümüzün olabilmesi için ne güçlü bir finansal yapımız var, dolayısıyla fon kapitalizmin de bir aktör değiliz, ne de bilgi ekonomisinde bizim bir yerimiz var. Ürettiğimiz göreceli olarak emek yoğun sektörlerdeki ürünleri sosyalist Çin zaten sübvanseye ederek üretiyor. Yani Çin ile rekabet etmenin o açıdan da şansı yok. Rant ekonomisi gibi birtakım geçici ama spekülatif tedbirlerle yolumuza devam edecekmişiz gibi gözüküyor. Bu kriz belki Türkiye gibi ülkeler açısından bir şans ve fırsat yaratabilir. Kendilerini sorgulayacakları, kendi konumlarını daha net tespit edebilecekleri bir ortamın doğmasına yol açabilir. Buradan bir fırsat Türkiye ve onun gibi ülkeler için doğabilir. Çünkü bizim artık kaybedecek hiçbir şeyimiz yok. Dolayısıyla bu açıdan farklı bir durumdayız.”

    Etiketler:
    ABD, Çin, Kapitalizm, Koronavirüs, Eksen, Ceyda Karan
    Topluluk kurallarıTartışma
    Sputnik hesabınızla yorum yapınFacebook hesabınızla yorum yapın