07:20 01 Haziran 2020
Canlı Yayın

    'Sarrac ve Hafter'le çözüm olmadığı düşünülüyor, Hafter'in rahatsızlığı, Sarrac'ın Türk asıllı olması handikap'

    Eksen
    URL'yi kısaltın
    Yazarı
    0 07
    Abone ol

    Aydın Sezer'e göre, Erdoğan yönetimi salgın ve ekonomik krizin etkisiyle Batı ittifakıyla Libya ve Suriye özeli de dahil olmak üzere yakınlaşma çabası içinde. Libya'da Berlin konferansının beklentileri karşılanamasa da sürecin devam ettiğini belirten Sezer, AB, Rusya ve ABD'nin artık ne Sarrac ne de Hafter'le çözüm olacağını düşündükleri görüşünde.

    Dünya çapında koronavirüs pandemisi, uluslararası ilişkilerin öne çıkan başlıklarını 'dondurmuş' görünse de sorunlu bölgeler içten içe kaynıyor. Türk dış politikası açısından uluslararası tartışmaların odağındaki Libya ve Suriye en öne çıkan başlıklar. Ankara'nın tuttuğu yol ABD, AB ve Rusya eksenindeki pozisyonunu da etkiler halde. Koronavirüs pandemisi eşliğinde Türkiye'nin ABD ve AB ilişkilerinde 'temkinli bir iyimserlik' oluşmuş görünürken, İdlib'deki durum da 'istikrarlı' görünüm sergiliyor.

    Gelişmeleri Medya Günlüğü yazarı ve bağımsız siyasetçi Aydın Sezer ile konuştuk.

    'Esad-Rusya ilişkileri aleyhine algı operasyonunda Türkiye'nin de dahil olduğunu görüyoruz'

    Aydın Sezer'e göre şubat ayındaki İdlib gerilimi esnasında ABD'li temsilci Jeffrey'nin Türkiye'ye gelip 'şehitlerimiz' vurgulu konuşma yapmasından sonraki süreçte, özellikle de koronavirüs pandemisinin iktisadi anlamda yarattığı kriz ortamında Türkiye-ABD ilişkilerinde bir yakınlaşma söz konusu. Bu yakınlaşmanın farklı sahaları kapsadığının düşünülebileceğini söylerken, Libya ve Suriye'ye atıf yapan Sezer, ABD'li yetkililerin de yer aldığı Esad-Rusya ilişkileri aleyhine yürütülen algı operasyonunda Türkiye'nin de 'dahil olabileceğine' işaret etti:

    “Şubat ayı içerisinde İdlib gerginliği günlerinde ABD'nin Özel Temsilci Jeffrey’nin Türkiye’ye gelip, Türkiye lehine açıklamalar yapması ve bir konuşmasında 'şehitlerimiz' kelimesini kullanması, özellikle Suriye sahasında Türkiye’nin ABD ile dirsek temasında olduğu konusunu gündeme getirdi. Bu kuşkusuz koronanın getirdiği özellikle iktisadi anlamdaki kriz döneminde, Türk-ABD ilişkilerinde bir yakınlaşma, özellikle dış borç-SWAP konusu gündeme geldiğinde yakın işbirliğinin farklı sahaları da kapsamaya başladığı düşünülebilir. Bunlardan biri de Libya. Dolayısıyla Rusya’nın korona, petrol fiyatlarındaki talep düşüklüğü gibi daha çok iç politik meselelere odaklandığı ama hiçbir zaman Suriye ve Libya’yı gözden ırak tutmadığı bir dönemde, sanki ABD ile daha bir yakınlaşma çabaları içerisinde olduğumuzu düşünüyorum. Bu Rusya’dan uzaklaşmak ya da karşı kamplara ayrılmak şeklinde değil ama ABD ile de özellikle Libya ve Suriye özelinde bir yakınlaşma olduğunu düşünüyorum. Özellikle S-400 aktivasyon süreci de bu işe dahil edilirse hala ısrarla SWAP anlaşmaları üzerindeki ısrar düşünülürse, böyle bir genel değerlendirmeye sahibim. Zaten ABD dış politikasının belirleyicileri, ki iki adet dışişleri bakan yardımcısı Jeffrey’nin 10 gün önce katıldıkları bir sanal toplantıda Rusya’nın artık Esad’dan memnun olmadığını açıkça ifade etmesi de gösteriyor ki Esad-Rusya ilişkileri aleyhine yürütülen algı operasyonunda Türkiye’deki medyanın da bu işin içerisine dahil olduğu ve bu yönde yorumlar yapıldığını özellikle hükümete yakın ‘think tank’ diyebileceğimiz kuruluşlar bağlamında görüyoruz."

    ‘NATO dahil Batı ittifakıyla bir yakınlaşma çabası olduğunu düşünebiliriz'

    Sezer, Türkiye'de bir yandan AB'nin Kovid-19 salgını karşısında yaşadığı başarısızlıklar gündemde tutulurken, Erdoğan'ın AB üyeliğinden, özellikle iktisadi ilişkilerden bahsetmesine dikkat çekti. Sezer'e göre, Ankara, NATO dahil genel anlamda Batı ittifakıyla yakınlaşma çabası içinde:

    "Krizin ilk günlerinde AB’nin Kovid-19 salgını karşısındaki başarısızlığı çarşaf çarşaf gazetelerde yer alırken, Erdoğan’ın AB üyeliğinden bahsetmesi, AB ile özellikle iktisadi ilişkilere vurgu yapılıyor olması, daha bugün Ticaret Bakanı’nın Avrupa ile ticaretin geliştirilmesinden bahsediyor olması da gösteriyor ki Türkiye-ABD yakınlaşması kapsamında Türkiye’nin NATO dahil genel anlamda batı ittifakıyla bir yakınlaşma çabası içerisinde olduğunu düşünebiliriz. Koronavirüsün ekonomiye getirdiği zor şartlar da Türkiye’nin yönüyle ilgili tartışmaları da yeniden gündeme getirip yeni bir bakış açısı sağladı şeklinde değerlendiriyorum hükümet açısından. Bunun ne kadar uzun süreli ya da ciddiyetle takip edilip edilemeyeceği konusu ayrı bir konu. Şartlara göre yine farklı söylemlere evrilebilir."

    'Berlin konferansı ile ortaya konulan beklentiler karşılanamadı'

    Libya'da Berlin konferansı ile çatışan taraflara silah akışının durdurulup ateşkes ve askeri, ekonomik ve siyasi komiteler aracılığıyla yavaş yavaş barış tesisinin hedeflendiğini anımsatan Sezer, ancak bu beklentilerin karşılanamamasına dikkat çekti. Savaşın düşük yoğunluklu olsa da devam ettiğini belirten Sezer, daha önce iddialı konuşan BM Libya temsilcisi Salame'nin istifa etmesi ve farklı aktörler arasında da fikir ayrılıkları, ümitsizlikler ortaya çıktığını vurguladı. Sezer, buna rağmen AB'nin 31 Mart itibariyle IRINI operasyonunu faaliyete geçirmesine dikkat çekti:

    "Berlin konferansı öncesi ve sonrası diye Libya’daki gelişmeleri ikiye ayıralım. Berlin sürecinde özellikle Rusya’nın ve Türkiye’nin de katkısıyla Almanya ve AB’nin öncülüğünde tarafların bir araya getirilerek 55 maddelik bir yol haritasıyla, resmen açıklanmamış olsa hüküm süren bir ateşkesle barışa giden yolda önemli adımlar atılacağı bekleniyordu. Diğer yandan da savaşan taraflara üçüncü ülkelerin yaptıkları yardımların durdurulmasıyla ilgili büyük bir beklenti vardı. Askeri, ekonomik, siyasi komiteler aracılığıyla yavaş yavaş barışın tesis edilmesi bekleniyordu. Berlin konferansı sonuçlarına bakıldığında Türkiye gibi dışarıdan savaşan taraflara destek sağlayan ülkelerin önünün kesildiğini ve artık içeride savaşan taraflar arasında bir diyalog sürecinin başladığını ve BMN'nin Libya temsilcisi Gassan Salame’nin de bu konuda çok iddialı açıklamaları olduğunu görüyoruz. 31 Mart’ta IRINI (Barış) operasyonu, Libya sahillerindeki mülteci ya da insan kaçakçılığından illegal petrol ticaretine, silahtan Libya Deniz Kuvvetleri'nin kapasitesinin geliştirilmesine yönelik bu zamana kadarki dönemde (şubat ve mart ayı Berlin konferansından bugüneğ) beklenenler hayata geçirilemedi. Bir defa savaşan taraflara destek devam etti. Türkiye, Katar ya da Hafter’i destekleyen ülkelerin destekleri devam etti. Savaş düşük yoğunluklu olsa da devam etti. Bu süre zarfında Libya’da asıl önemli olan Libya savaşında tarafları desteklemeyen AB gibi orta yol ya da her iki tarafa da yakın ilişkisi olduğunu iddia eden Rusya hatta ABD gibi ülkeler, özellikle BM Libya Özel Temsilcisi'nin istifa etmesiyle birlikte büyük bir hayal kırıklığına uğradılar. Martın başında Selame istifa etti. Dolayısıyla Libya içerisindeki gelişmelerin ötesinde dışarıdaki aktörler arasında da fikir ayrılıkları, ümitsizlikler ortaya çıktı. Ama buna rağmen AB 31 Mart itibariyle IRINI operasyonunu faaliyete geçirdi."

    'ABD pek görünmek istemiyor, tarafsız gibi yorumlar yaptık ama...'

    Aydın Sezer nisan ayı boyunca yaşanan önemli gelişmeleri de anımsattı. UMH lideri Sarrac'ın Hafter'le görüşmeyi dışlaması, Hafter'i atayan Tobruk'taki Temsilciler Meclisi'nin Başkanı Agela'nın yeni çözüm planı açıklamasının uyandırdığı yankıya atıf yapan Sezer, bu süreçte Salame'nin yerine vekaleten geçmiş olan Amerikalı diplomat Stephanie Williams'a da vurgu yaptı. Williams'ın 2018 öncesinde Libya'daki ABD büyükelçiliği maslahatgüzarlığı görevini yürüttüğünü belirten Sezer, "Biz her zaman 'Amerika bu işi neresinde' sorularını sorarken, 'Amerika pek görünmek istemiyor, tarafsız kalıyor' gibi yorumlar yaptık. Ama sahada böylesine unsurları da olduğu için ABD’nin her zaman işin içinde olduğu sonucunu da kabul etmemiz gerekiyor" diye konuştu:

    "31 Mart’tan nisan sonuna kadarki süreçte çok önemli gelişmeler oldu. Savaşan taraflara destek devam ederken Sarrac’ın hiçbir şekilde Hafter ile görüşmeyeceğini açıklaması, arada Hafter’i atayan Temsilciler Meclisi Başkanı Agela (Salih)’in yeni çözüm planını açıklaması, ki hükümette her iki tarafın temsili, başkanlık konseyi ile hükümet başkanının farklı taraflarda olması, yeni bir anayasa hazırlanması gibi açıklamaları çok büyük yankı uyandırdı. Rus medyasında bir analist Agela açıklamalarının arka planında Rusya desteğinin olduğunu ifade ediyor. Batı da muhtemelen aynı yapıda birlikte çalışmaları, yani hükümet başkasında, parlamento başkasında değil de bu yol doğru yoldur gibisinden bir yaklaşım sergilendi. Burada BM Libya Temsilciliği görevini vekaleten yürüten Selame’nin yardımcısı Stephanie Williams’ın da aktif çabalarını görüyoruz. Williams 2018’den 2020 Mart ayına kadar zaten Selame’nin yardımcısıydı. Yani Libya’daki misyonun ikinci kişisiydi. Ama 2018’den hemen önce Libya’daki ABD büyükelçiliğinin maslahatgüzarıydı. Birçok Ortadoğu ülkesinde görev yapmış son derece becerikli, başarılı bir kadın olan Stephanie Williams’ın BM Libya delegasyonunu vekâleten de olsa yürütüyor olması, -bir Amerikan vatandaşı, tıpkı Hafter gibi o da savaşan taraf o da Amerikan vatandaşı- bana her zaman şunu hatırlattı. Biz her zaman 'Amerika bu işi neresinde' sorularını sorarken, 'Amerika pek görünmek istemiyor, tarafsız kalıyor' gibi yorumlar yaptık. Ama sahada böylesine unsurları da olduğu için ABD’nin her zaman işin içinde olduğu sonucunu da kabul etmemiz gerekiyor. Trump kendisi Hafter ile telefonda görüşerek, çabalarını terörizme karşı mücadeleyi öven, destekleyen bir görünüm arz etmişti, daha bir sene önce."

    'Artık Sarrac ve Hafter'le sorunun çözüleceğini düşünülmüyor, Hafterin rahatsızlığı, Sarrac'ın Türk asıllı olması sıkıntı'

    Aydın Sezer, bu süreçte Hafter'in Nisan sonunda Suheyra anlaşmasını tanımadıklarını belirterek kendisini Libya'nın tek hakimi ilan etmesiyle yeni bir durum ortaya çıktığını söyledi. Sezer'e göre, savaşan taraflara aktif olarak desteklerini açıklamayan ancak zımnen bir tarafı tutan AB, Rusya ve ABD gibi üçüncü taraflar, Libya sorunun ne Sarrac ne de Hafter ile başarılabileceğini düşünüyor. Sezer, bu durumda Hafter'in rahatsızlığı, Sarrac'ın ise Türk asıllı olmasından ötürü Arap milliyetçiliğinin güçlü olduğu Libyalı kabileler tarafından kabulü meselesinin de etkili olduğu değerlendirmesinde bulundu. Diğer yandan Sezer, Türkiye'nin Berlin sürecinden sonra Sarrac'a verdiği destekle gerçekten Hafter'in durdurulmasında etkili olduğunun da altını çizdi:

    "Hemen daha sonra Hafter’in 28 Nisan kendisini Libya’nın tek hakimi ilan edip, bütün süreci ve barış anlaşmasını çöpe atmasıyla birlikte ortaya yepyeni bir durum çıktı. Ama Ramazan ayı boyunca düşük yoğunluklu olarak devam etse de çatışmalar bu aydan sonra özellikle savaşan taraflara aktif olarak desteklerini açıklamayan ama zımni olarak bir tarafı tutan AB, Rusya ve ABD gibi üçüncü tarafların Libya sorununun çözümünde artık ne Sarrac ne de Hafter ile başarılamayacağı kanaatini taşıdıklarını ve burada belki üçüncü bir kişinin isminin gündeme gelmesinin düşünüldüğünü söyleyebilirim. Burada iki handikap var Hafter ve Sarrac ile ilgili. Birisi Hafter’in kanser hastası olması, fazla ömrünün olmadığı söyleniyor. Onun yerine kimin getirileceği durumu var. Bir diğeri çok fazla dillendirilmiyor ama Wikipedia gibi açık kaynaklarda yer alan Sarrac’ın Türk kökenli olması olgusu. Libya gibi bir ülkede Türkiye’nin desteklediği Türk kökenli bir ismin olmasının Libya’daki bütünlüğü sağlama açısından da ayrı sıkıntı yaratacağı düşüncesi var. Zaten Türkiye de bunu dillendirmiyor. Biz de bu işin üzerine bu şekilde gitmiyoruz. Libya her ne kadar tam anlamıyla söyleyemesek de bir Arap milliyetçiliği ya da kabilelerin dışarıdan desteklenen güçlere karşı alerjisi konusu da ayrı tartışma konusu. Buradan bakınca Türkiye, Libya’da zaten başından beri Rusya ile sürtüşen bir politika izlerken, bugün gelinen noktada gerçekten Berlin süreci sonrası Sarrac’a verdiği destekle Hafter’i en azından durdurmayı başarmış bir ülke konumunda. Sahada Hafter arkasında daha fazla kilitlenen yer aldığını açık bir şekilde Berlin konferansına rağmen belirtmiş bir ülke durumunda.”

    ‘Korona etkisiyle Suriye yaz aylarına kadar bu şekilde gidecekmiş gibi gözüküyor’

    Aydın Sezer, Batı ve Arap medyasında Rusya Federasyonu yönetiminin Esad'la arasında sürtüşme bulunduğu haberlerini doğrulayacak sağlamlıkta kaynak bulunmadığını, Esad'ın Suriye'deki yönetimine dair getirilen bazı eleştirilerin de geçmiş yıllara dayandığı ve yeni olmadığını dile getirirken, Moskova'nın Esad'ı değiştirme niyeti bulunsa bile popülarite ve tabanı temel alacağını vurguladı. Moskova'nın Esad'la ilgili hiçbir zaman 'kırmızı çizgi' ilan etmediğini anımsatan Sezer, Esad'ın şu anda yolsuzluklara ve sermaye değişimine odaklandığını söylerken, bu konuda İran faktörüne de atıf yaptı. Sezer, İdlib'de ise inisiyatifin Rusya’da olduğunu belirtirken, Suriye’nin şu anki durumunun salgın etkisiyle yaz aylarına kadar bu şekilde devam edeceğini kaydetti:

    “Batı ve Arap medyasında Esad ile Rusya’nın arasında sürtüşme olduğu ve Rusya’nın Esad’ı değiştirme arzusunda olduğuna yönelik haberler var. Bunu bizzat Jeffrey de dile getirdi. Böyle bir şeyin olup olmadığına özellikle sürekli atıfta bulunan Rus medyası açısından bakıldığında, -çünkü Arap ve Batı kaynakları hep Rus medyasına atıfta bulunarak bu operasyonu yürüttüler- bunu doğrulayacak bir kaynak ya da yazı bulamadım. Ancak Esad ailesinin yönetimini ya da Esad etrafında oluşan yolsuzlukların Esad’ın muhaliflerle müzakere şartlarının, Esad’ın kendi kontrolü altındaki bölgelerde yaşayan Suriyelilerin özellikle ekonomik koşulları ve yaşam şartlarını iyileştirme yönünde adımlar atmamasının, ekonomiyi tamamen bir savaş ekonomisine dayalı olarak buradan da ayrı bir yolsuzluk hikâyesi çıkartılıyor, yürütülüyor olması Rusya’da hatırladığım kadarıyla 2017’den beri devam eden yazılan çizilen ama sıklıkla ele alınmayan bir konu. Rusya uluslararası ilişkiler konseyinin 2017 şubatında bu konuda geniş bir analiz yaparak Esad’ın çevresindeki insanların analizini yaptığını hatırlıyorum. Birincisi, Rusya’nın böyle bir niyetinin olup olmadığını bilmiyoruz. Olsa bile bunu Rusya’nın kolaylıkla yapıp yapamayacağını da değerlendirmek lazım. Rusya Esad’dan memnun olmasa da değiştirmek istese bile hem Esad’ın Suriye içerisindeki bir popülaritesi ve tabanı var özellikle Alevi toplumu, hem de bir İran gerçeği var. Suriye’de iktidarın belirlenmesini İran’a rağmen başarmak mümkün değil. Hatta üstü kapalı olarak İsrail’e rağmen başarmak da mümkün değil. Dolayısıyla Rusya’nın tek başına gücünün yetip yetmeyeceği konusunda şüphelerim var. Esad, Rusya açısından kırmızı bir çizgi değil. Rusya, Suriye’de barışa giden yolda daha iyiye gideceğini düşündüğü anda, Esad’ın alternatifi konusunda tüm taraflar uzlaşı içerisinde olursa, bunu çok rahatlıkla yapabilir. Bu şahıslara bağlı, ‘takım tutar gibi taraf tutma’ politikası değil. Rusya Libya’da da Suriye’de böyle bir oyunun içerisinde değil. Rusların özellikle Kürtlerle müzakere konusunda Esad’a baskılarını yoğunlaştırdığını, Astana süreci başlarken Rusların Kürtlere söz verdiği kültürel özerklikle ilgili konuları en azından Kürtlerle müzakeresinde hala masada tuttuğunu biliyoruz. Dolayısıyla böyle bir genel durum var. İdlib’de ortak devriye hareketleri çok geç başladı. Bugün, 11.’si yapıldı. Zaman zaman sivil protestolarla karşılaşıldı, bazen yarım kaldı. Ama bir şekilde 5 Mart Moskova mutabakatındaki hususlara riayet ediyor gibi gözüküyor. En azından çok büyük ölçüde ateşkes ihlali yok. Bunun bir başka boyutu İdlib’den Libya’ya gönderilen savaşçılar boyutu var. Oradaki savaşçı sayısını da beraberinde getiriyor. Ama bu noktada Esad’ın Türkiye ile Rusya’yı bir şekilde karşı karşıya çabası içerisinde olduğu da öteden beri Rus medyasında yer alıyor zaten. Şubat ayında ‘Esad, NATO müttefiki Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirmeye çalışıyor, biz bu tuzağa düşmeyelim’ denildiğini de hatırlıyorum. Dolayısıyla Esad şu anda kendi çevresindeki bu yolsuzluk ya da bir anlamda sermayenin el değiştirilmesi sürecine yoğunlaşmış durumda. İdlib’de inisiyatif tamamen Rusya’da gözüküyor. Ama İran’ın baskısı olduğunu Esad üzerinde İdlib’de daha ileri gitmesi konusunda, tesadüf sadece İran değil Suudi Arabistan’ın aynı şekilde bir baskısı olduğunu hatta bazı Körfez ülkelerinin finansman sağladığına dair dedikodular da var. Suriye’de bugün dört ülke var. Amerika, İran, Türkiye ve Rusya’nın sahadaki süreçleri ve özellikle Cenevre’deki anayasa komisyonunu harekete geçirip geçirmeyecekleri konusunda tereddütler var, korona etkisi var. Koronanın dış politikaya etkisi var. Suriye en azından yaz ayları haziran temmuza kadar bu şekilde gidecekmiş gibi gözüküyor.”

    Etiketler:
    Koronavirüs, Avrupa Birliği, TSK, Fayez Al Sarraj, Fayiz es Serrac, Halife Hafter, Türkiye, Suriye, Libya, ABD, Rusya
    Topluluk kurallarıTartışma
    Sputnik hesabınızla yorum yapınFacebook hesabınızla yorum yapın