09:36 24 Eylül 2020
Canlı Yayın

    'Lübnan'da pek çok aktörün devreye girmesi ve Doğu Akdeniz rekabetinin eklenmesi var olan çatışma potansiyelini artırır'

    Eksen
    URL'yi kısaltın
    0 02
    Abone ol

    Dr. Selim Sezer'e göre, Beyrut limanı faciası insani yıkımı kadar önemli ekonomik etkiler yaratacak. Macron'un Beyrut ziyaretiyle gündeme gelen 'Fransız mandasının canlandırilmasını' olası görmeyen Sezer, pek çok aktörün devreye girmesi ve Doğu Akdeniz rekabetinin de eklenmesiyle Lübnan'daki çatışma potansiyelinin tehlikeli hale geleceği görüşünde.

    Lübnan'ın başkenti Beyrut'ta 4 Ağustos’ta meydana gelen patlama 150'den fazla insanın ölümüne, 6 binden fazlasının yaralanmasına yol açtı. Beyrut Limanı'nda depolanmış 2 bin 700 tonluk amonyum nitratın tutulduğu deponun kapısında yapılan kaynak çalışmasının yol açtığı anlaşılan patlama, şehir merkezindeki altyapıya büyük hasar verdi.

    Bu derece tehlikeli bir malzemenin nasıl olup da altı yıl boyunca limanda tutulduğu tartışılırken sorumluların cezalandırılması için soruşturma başlatıldı. Ancak Lübnan'ın hassas dengelerinin buna geçit verip vermeyeceği meçhul. Batılı ülkeler ise olaydan ötürü liman idaresinde yahut yönetiminde bir etkinliği bulunmayan Hizbullah hareketini suçlamaya başladılar. Facianın hemen ardından dünyadan Lübnan'a yardımlar için kollar sıvanırken, eski sömürge gücü Fransa'nın lideri Macron'un soluğu Beyrut'ta alması dikkat çekti. Ülkenin ekonomik durumundan büyük ölçüde sorumlu olan Hariri'nin geçen seneki istifasıyla tetiklenmiş ekonomik kriz ve gösteriler de 'renkli devrim' formatını andırırcasına canlanmış görünüyor.

    Gelişmeleri İstanbul Gedik Üniversitesi'nden Dr. Selim Sezer ile konuştuk.

    ‘Lübnan’da tarihinin en korkunç olaylarından birisi'

    Dr. Selim Sezer, Beyrut Limanı'ndaki patlamayla Lübnan'ın tarihinin en korkunç olaylarından birisini yaşadığını belirtti. Bir gün içinde bu denli büyük yıkım meydana getiren bir olay yaşanmadığını söyleyen Sezer, büyük insani kayıp ve yıkımın dışında Beyrut Limanı'nın zaten krizde olan ülke ekonomisinin can damarını oluşturduğu için yansımasının çok büyük olacağını dile getirdi:

    “Lübnan aslında tarihinin en korkunç olaylarından birini yaşadı 4 Ağustos akşamı. Daha önceki süreçlerde gerek savaş gerek İsrail işgali insani, iktisadi her bakımdan büyük yıkımlar getirmişti. Ancak bir günde bu kadar büyük bir yıkım meydana getiren bir olay yaşanmamıştı. Bir taraftan insani tablo çok ağır. Resmi açıklanan rakamlar 150 dolaylarında. Ama bu daha fazla artacak, bazı kişiler de kayıp diye geçecek. Çünkü görüntülerden de gördüğümüz bazı arabaların, teknelerin yok olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla bazı kişilere hiçbir zaman ulaşamama gibi bir durum olabilir. Onun ötesinde ekonomik açıdan çok ağır bir sonuç yaratacak. Şu anda 10 ila 15 milyar dolar arası bir ekonomik kayıptan bahsediliyor. Aslında bu kadar geniş bir alana yayılan patlama şehrin başka herhangi bir yerinde olsaydı da ciddi bir olumsuz etkisi olacaktı.

    Çünkü Beyrut’u bilenler yıkım görüntüsünün olduğu noktaların birbirine ne kadar uzak olduğunu da fark ederler. Limandan tutalım, şehir merkezi olarak adlandırılan yere ve Eşrefiye’ye kadar bunlar belki birbirine yürüyerek gidilebilen yerler. Ama nihayetinde hiç de yakın olmayan yerler. Kilometrelerce genişlikte bir alan etkilenmiş durumda hem evler hem dükkanlar açısından. Dolayısıyla herhangi bir noktada böyle bir patlama olsaydı da aslında çok ciddi bir ekonomik tablo ortaya çıkacaktı. Fakat özel olarak limanda olması Beyrut’un dış dünya ile ticaret yaptığı başlıca ekonominin can damarlarından birinde meydana gelmesi, aynı zamanda liman bölgesinde bulunan temel gıda maddesi ekmekte ham madde olarak kullanılan buğday ve tahılların, siloların yok olması, kısa ve orta vadede ekonomik açıdan olumsuz sonuçları getirecek."

    'Lübnan zaten çok zor bir dönemden geçiyordu'

    Lübnan'ın 4 Ağustos öncesinde zaten hem siyasi hem ekonomik anlamda çok zor bir dönemden geçmekte olduğunu, üzerine de koronavirüs pandemisinin geldiğini anımsatan Sezer, sistemdeki kilitlenmişlik ve açmazların bir dönemin sonu diye adlandırabileceğimiz bir netice üretmiş göründüğünü vurguladı:

    "Lübnan zaten 4 Ağustos’tan önce de hem siyasi hem de ekonomik açıdan çok zor bir dönemden geçiyordu. Yıllardır bildiğimiz hükümetlerin kurulamaması, kısa ömürlü olması, ekim ayından beri devam eden protestolar, Hasan Diyab hükümetinin bir düzeyde umut vadetmesi ama onun da yetersiz kalması, koronavirüs salgını ve beraberinde alınan kapama önlemleriyle çok zor bir dönemden geçiyordu. Bu olaydan önceki haftalarda da arka arkaya Lübnan’ın farklı yerlerinde insanların intihar ettiği haberlerini okuyorduk, yoksulluk ve işsizlik nedeniyle. Çok ciddi bir elektrik sıkıntısı vardı. Tam da bu salgın döneminde hastaneler dahil olmak üzere. Hastanelere göre günün önemli bir kısmında elektrik verilemediğini biliyorduk.

    Tüm bunların üzerine denk geldi. Liman bağlantısını kuracak olursak, elektrikte kullanılan yakıt ihtiyacı da önemli ölçüde dışarıdan geliyordu. Bunun da sekteye uğraması gibi bir durum söz konusu. Bir yandan çok ağır bir ekonomik tabloyla karşılaşacak Lübnan kısa ve orta vadede. Ancak çok uzun vadede bir toparlanma olabilir. İkinci olarak ise siyasi sistemde yıllardır devam eden bir kilitlenme ve açmaz durumu şimdi artık bir dönemin sonu diye adlandırabileceğimiz netice üretmiş durumda. Var olan sistemin işleyişi içerisinde ya da mevcut aktörlerle birlikte herhangi bir çıkışın nasıl olabileceği konusunda kimsenin çok da bir fikrinin olduğunu zannetmiyorum. Bu her durumda son bulmuş gibi görünüyor.”

    ‘Manda kurulmayacak ama Fransa yeni toplumsal sözleşmede oyun kurucu olmak niyetinde’

    Fransa'nın patlama sonrası tutumu ve Macron'un ziyaretiyle eşzamanlı olarak Lübnan'da ülkenin yeniden belirli bir süre Fransız mandası altına girmesi için imza kampanyası başlatılmasını 'çarpıcı' bulan Sezer, ancak bunu olası görmüyor. Fransa’nın Lübnan üzerinde kültürel ve siyasi etkilerinin devam ettiğini ifade eden Sezer, Fransa’nın yeni toplumsal sözleşmede oyun kurucu olmak niyetinde olduğun aktardı:

    “Şu anda (Fransız mandasının) gündeme gelebilmesi bile birçok bakımdan çarpıcı ve bunun karşılığının da olabileceğini düşünüyorum. Belki 1920’ye geri dönmeyeceğiz. Lübnan’da bir Fransız mandası muhtemelen kurulmayacak. Ancak dikkat çeken ve altının çizilmesi gereken birtakım durumlar var. Macron’un Beyrut’a gerçekleştirdiği ziyaret sadece bir yabancı ülkenin Lübnan’a el uzatması şeklinde olan bir ziyaret değil. Macron’un kullandığı ifadeler ve eşzamanlı olarak Lübnan içerisinde olan şeyler, imza kampanyası olmak üzere tekrar düşünmeyi gerektiren şeyler. Fransız mandası Lübnan’da 1943’te sona erdi. Bu 70 yıl içerisinde Fransa’nın Lübnan siyasetin üzerindeki etkisinin sıfırlandığını ya da herhangi bir ülke konumunda olduğunu söyleyemeyiz. Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren gerek Cebel-i Lübnan bölgesi gerek o dönem Lübnan’ın parçası olmayan, manda döneminde dahil edilen Beyrut olmak üzere Fransa’nın orada çok ciddi kültürel ve siyasi etkileri zaten hep vardı.

    Oradaki Lübnanlı ve Beyrutlu toplulukların bir kısmı da yüzünü hep oraya dönmüştü. 1913’te bazı Lübnanlıların Beyrut’taki Fransız Konsolosluğu’na giderek, bir dilekçe verdiklerini ve ‘Fransa’nın hep Lübnan hem de Suriye’yi işgal etmesini istiyoruz’ şeklinde resmen talepte ulunduğunu biliyoruz. Bu belge Birinci Dünya Savaşı’nda bulunmuş, gerçek bir belge. Sonra idamların da başlıca nedenlerinden bir tanesi oluyor. Çok büyük adaletsizlikler oluyor mahkeme sürecinde. Özellikle Lübnan’daki Maruni topluluk olarak adlandırdığımız ya da manda sonrası dönemden itibaren Fransa’nın egemen unsuru olan topluluk başta olmak üzere Lübnan’ın bir kısmı hep Fransacı oldu. Manda dönemi sonrasında da diğer ülkelerle olmayan tipte ilişkiler devam etti. Yakın zamanlarda bile Hariri istifa etti, sonra tekrar kurdu. Hep Fransa’ya danışma ihtiyacı duyuyordu.

    Paris’e gidiyordu. Orada dolaylı da olsa bir hegemonik durumu vardı. Macron’un kendisine biçtiği rol şu gibi görünüyor. Statüko bitti. Bu konuda aşağı yukarı herkes mevcut statükonun bittiği konusunda hemfikir. 4 Ağustos öncesi ve sonrası iki ayrı olacak deniyor. Yeni bir toplumsal sözleşme oluşması gerekiyor Lübnan’da. Bu sözleşmenin de temel oyun kurucusu ben olacağım diyor aslında. Belki tekrardan doğrudan Fransa’ya bağlanmış bir ülke, böyle bir şey 2020’de kimsenin tahayyül sınırları içinde olmaz. Fakat yeni toplumsal sözleşmenin, yeni statükonun oluşturulmasında kendisini temel oyun kurucu ve merkezi güç haline getirmeye çalışıyor.

    ‘Lübnan’da siyasetçilerin sorumluluk alacağını düşünüyorum. 1 Eylül’de tekrar geleceğim, o zamana kadar adım atılmamışsa kendi sorumluluklarımı yerine getireceğim’ ifadesi de net bir şekilde bunu gösteriyor. Doğrudan sahaya girmiş durumda. 4 Ağustos 2020’den sonrası olarak adlandıracağımız süreçte Fransa’nın çok belirgin bir rolü olacak. 40-50 binden fazlası şu anda açıkça 1913’ün bir tekrarı olacak şekilde Fransız mandası talep ediyor gibi görünüyor. Bu yaygın bir toplumsal karşılık bulur mu bilmiyorum. Ama Lübnan’ın bir kısmının bugün bunu istediğini biliyoruz. Önümüzdeki süreçte bir derece de olsa Fransa’nın burada mevcut siyasi, ekonomik yapıyı ve yeni toplumsal sözleşmeyi kendi hegemonyası ve oyun kuruculuğunda hayata geçirmek niyetinin olduğu açıkça görünüyor.”

    ‘Lübnan’da birçok bölgesel aktör, Macron ile aynı yolu izleyecek’

    Lübnan'da Fransa gibi yeni statükonun oluşturulmasında yerini almak isteyen birçok bölgesel aktörün bulunduğunu da anımsatan Selim Sezer, bu durumun Lübnan'da zaten var olan çatışma potansiyelini yeniden açığa çıkartma riskinin altını çizdi:

    “Ne yazık ki Lübnan’da bir iç çatışma potansiyeli her zaman mevcut. 1989 Taif Anlaşması ile birlikte silahlar susturuldu. Anayasada birtakım değişiklikler yapıldı. Sistemdeki temel kurumlar farklı din ve mezhepler arasında yeniden paylaştırıldı. Bir Lübnan barışı meydana getirildi. Fakat bu daha önceki süreçlerde çatışmaları meydana getiren dinamiklerin de ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Hem siyasi partiler hem farklı din ve mezhep toplulukları anlamında söylüyorum. Hiçbiri aslında mevcut durum içerisinde kendisine biçilen sınırlı pozisyondan çok memnun değil bir taraftan. Diğer taraftan da birtakım tarihsel anlaşmazlıklar, ihtilaflar çok çeşitli biçimlerde açığa çıkabiliyor. Herhangi bir olayın katalizör etkisiyle örneğin Maruniler ile Dürziler arasında çatışma olduğunu hala görebiliyoruz. Bu 180 yıl önce başlamış ve hala bitmemiş bir şey.

    Siyasi düzlemde bakıldığında Suriye çatışmasının da etkisiyle 8 ve 14 Mart koalisyonları arasındaki gerilimlerin iyice arttığını, Hizbullah ve müttefiklerinin olduğu taraf ile Suudi Arabistan’ın etkisinin olduğu Hariri ve müttefikleri arasındaki gerilimin yüksek olduğunu biliyoruz. Bazen daha kırsal bölgelerde ya da mülteci kamplarında suikast, sabotaj, çatışma gibi şeyler çeşitli zamanlarda kendisini gösteriyordu. Bunun gibi göstergeler Lübnan’da her zaman zaten bir çatışmanın yeniden açığa çıkma potansiyelinin yüksek olduğunu gösteriyordu. Eğer içine girdiğimiz yeni dönemde farklı bölgesel ya da küresel güçler Lübnan üzerinde yeni bir egemenlik mücadelesine girişecek olurlarsa bu yeni bir çatışma faktörünün daha denkleme girmesi anlamına gelecek. Dün Macron’un ziyareti oldu ama bununla sınırlı kalmayacak. Birçok bölgesel aktör benzer girişimlerde bulunacaktır. Bunu düşündürecek bir dizi gösterge de var. Lübnan içerisindeki siyasi aktörlerin de her birinin bölgede ya da daha geniş küresel siyaset içerisinde farklı noktalarla Suudi Arabistan, Fransa, Türkiye, Suriye ve başka ülkelerle yakın ilişkileri olduğunu düşündüğümüzde eğer yeni statükonun, yeni toplumsal sözleşmenin oluşturulmasında, yeni egemenlik alanlarının kapılmasında bu ülkeler birbiriyle rekabet eder hale gelirse, neredeyse kaçınılmaz olarak içerideki aktörler de birbiriyle çatışmaya girecektir.”

    ‘Lübnan’daki egemenlik yarışı Doğu Akdeniz’deki rekabetle üst üste gelirse çatışma kaçınılmaz’

    Sezer, iç çatışma potansiyelinin yüksek olduğu Lübnan’daki egemenlik yarışıyla Doğu Akdeniz’deki enerji rekabeti aynı ana denk gelirse, Lübnan içinde ve çevresinde çatışmanın da kaçınılmaz olduğu görüşünde:

    “Burada tehlikeyi biraz daha artırabilecek bir şey var. Fransa’nın özellikle Akdeniz ile ilgili girişimleri, birçok bölge ülkesinin yapmaya çalıştığı şeyle çakışıyor. Libya meselesiyle birlikte 1 seneye yakın zamandır yeniden tartışır hale geldiğimiz Akdeniz’deki Münhasır Ekonomik Bölgeler paylaşımı ve doğalgaz arama faaliyetlerini düşündüğümüzde zaten önümüzdeki on yıllar boyunca Doğu Akdeniz, farklı aktörler, uluslar arasında zaten güç mücadelelerine kaçınılmaz olarak sahne olacak. Bu çok çeşitli türden silahlı çatışmaları da beraberinde getirebilir. Libya süreci büyük ölçüde buna denk düşüyor. Mısır’ın da askeri göndermesi ve benzeri şeyleri düşündüğümüzde Lübnan zaten Akdeniz’e genişçe kıyısı olan bir ülke.

    Onun da tüm bu süreçlere ne şekilde dahil olacağı sorusu var. Dolayısıyla böyle bir bölgesel, uluslararası rekabet aynı zamanda Akdeniz’deki enerji kaynakları rekabetiyle üst üste gelirse Lübnan’daki egemenlik yarışı bu, şu ya da o düzeyde çatışmaları hem ülke içerisinde hem de daha geniş bölgesel düzlemde neredeyse kaçınılmaz hale getirecek gibi duruyor. Sıradan Lübnanlılar açısından tamamen bıkmış olmaları, normal bir hayat istiyor olmaları silahların, istikrarsızlığın olmadığı ve hayatın rutin bir şekilde akıp gittiği bir hayat akışını şu anda Lübnan’ın en çok talep ettiği şeylerden bir tanesi olması tüm söylediklerimizin önüne bir düzeyde fren sağlayabilir, sınırlayıcı olabilir. Ama büyük güçlerin böyle bir rekabete girdiği ölçüde sıradan Lübnanlıların yönelimlerin ancak sınırlı düzeyde etkili olabilir görünüyor.”

    Topluluk kurallarıTartışma
    Sputnik hesabınızla yorum yapınFacebook hesabınızla yorum yapın