07:19 07 Mart 2021
Canlı Yayın

    ‘Körfez krizi kimin ABD politikalarını uygulamakta liderlik edeceğine dairdi, İsrail müttefiki Arap cephesi yaratılıyor'

    Eksen
    URL'yi kısaltın
    Yazarı
    0 21
    Abone ol

    Dursunoğlu'na göre, ABD politikalarını kimin uygulayacağına dair rekabetinin yol açtığı Suudi-Katar çatışmasını yine ABD çözdü; Körfez'de İsrail ile müttefik 'Arap cephesi' yaratılıyor, Türkiye de ABD'den çekindiği için ilişkilerini tamire yöneliyor. Dursunoğlu, Biden'ın Trump'ın kazanımlarını koruyup, İran'a karşı yöntem değiştireceği görüşünde.

    ABD'nin yeni başkanı Joe Biden'ın yemin ederek göreve başlaması öncesinde gelen Suudi Arabistan ile Katar arasındaki Körfez barışının bölgeye etkileri tartışılıyor. Trump yönetiminin İsrail'in Körfez ülkeleriyle normalleşmesi sürecinin tamamlayıcısı olan anlaşma, bölgede İran karşıtı yeni bir 'Arap cephesine' yorulurken, nükleer anlaşmaya geri döneceği öngörüleri yapılan Biden'ın İran politikaları da merak konusu. Körfez anlaşmasının Türkiye'nin Katar'la ittifakının ve Suudi Arabistan'ın yanı sıra Körfez ülkeleri, İsrail ve Mısır'la kopmuş ilişkilerinin geleceğini nasıl etkileyeceği de önemli başlıklardan.

    Körfez barışı ve bölgesel denkleme etkilerini Yakın Doğu sitesinin kurucusu, araştırmacı yazar Alptekin Dursunoğlu ile konuştuk.

    ‘Körfez ülkelerinin Katar’la barışının arkasında 3 senaryo olabilir’

    Alptekin Dursunoğlu'na göre, Katar’ın Körfez ülkeleriyle barışı sağlamasının arkasında dikkate değer üç senaryo var. Körfez'de İran karşıtı bir Arap cephesi yaratıldığına dikkat çeken Dursunoğlu, Körfez barışının arkasındaki üç motivasyonu; Katar'ı İran karşıtı cepheye dahil etmek, Katar'ın abluka nedeniyle kendisine yardımcı olmuş Tahran'a mali desteğini kesmesini sağlamak ve Doha'nın ABD'ye Körfez'deki uzlaşmaya dahil olarak İsrail ile ilişkilerini geliştirmeyi taahhüt etmesi olarak sıraladı:

    “Gözlemleyebildiğim kadarıyla bu konuda üç tane dikkate değer senaryo var. Bunlardan birisi, arka planında Trump’ın damadı Jared Kushner ve Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun olmasından dolayı bu anlaşmayla, Katar’ın Körfez’deki İran karşıtı cepheye dahil edilmesidir. Körfez’de İsrail’le müttefik olan bir İran karşıtı Arap cephe yaratılıyor. Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Sudan ve en son olarak da Fas’ın İsrail ile ilişkileri normalleştirmesinden sonra İran karşıtı oluşturulacak bir cephede Körfez’de sadece Katar farklı bir noktada duruyordu. Çünkü bu ülkeler Katar’a 2017’de Suudi Arabistan liderliğinde bir abluka uygulamaya başladılar ve Katar’ı dışladılar. Dolayısıyla bu bahsi geçen anlaşmanın Katar’ı İran karşıtı Arap cephesine dahil etme girişimi olarak gözüküyor, birinci senaryo bu. İkinci senaryoyu, Bloomberg dikkate sunuyor. 2017’den beri Suudi önderliğindeki Körfez ülkelerinin artı Mısır’ın Katar’a yönelik abluka politikası, İran’ın hava sahasını Katar’a açması ve iki limanını Katarlılara açmasıyla birlikte delinmiş oldu ve işlevsiz hale geldi. Bundan dolayı da üç sene boyunca Katar’a herhangi bir geri adım attıramadılar, diz de çöktüremediler. Çünkü İran hava sahasını açınca bu abluka da anlamsızlaşmış oldu. Bloomberg’in iddiasına göre Katar İran’ın ablukayı kırmasından dolayı Tahran’a her yıl milyonlarca dolar ödüyordu. Bu anlaşmayla birlikte azami yaptırımlar çerçevesinde İran’ın Katar’dan sağladığı yıllık milyonlarca dolar geliri de bu şekilde kapatmış oluyor. Yani Körfez ülkeleri zaten işlevi olmayan bu ablukayla aslında Katar’ı İran’a bir finans kaynağı haline getirmiş oluyordu. Bundan geri adım atılmış oldu. Üçüncü senaryoyu da Ahbar el-Halic isimli bir Körfez gazetesi dile getiriyor. Bu gazeteye göre de Katar tıpkı BAE, Bahreyn ve Sudan gibi İsrail ile ilişkileri normalleştirmek taahhüdünde bulunuyor Amerikalılara. Buna karşılık olarak da hava sahasının açılmasını istiyor. Yani eğer ben İsrail ile ilişkileri normalleştireceksem hava sahamın açılması, bu ablukanın kaldırılması gerekir diyor."

    'Katar'da normalleşmeden çok önce İsrail ticaret büroları vardı'

    Dursunoğlu, Katar'ın Hamas'a ev sahipliği yapmasından ötürü İsrail'le normalleşmesinin sergileyemeyeceği bir davranış gibi algılandığını ancak durumun hiç de öyle olmadığını söyledi. Dursunoğlu, yeni süreçte Körfez ülkelerinin İsrail'le normalleşme anlaşmalarının bulunmadığı 2009'da İsrail'in Katar'da açtığı ticaret bürolarına atıf yaptı. Diğer yandan Katar'ın İsrail'le normalleşmesinin Hamas'ı Suriye safına iteceğini savunan Dursunoğlu, bu durumun Katar ve Türkiye'nin Hamas üzerindeki nüfuzunu ortadan kaldıracağını belirtti:

    "İlk başta Hamas’a ev sahipliği yaptığı için İsrail’le normalleşme Katar’ın yapmayacağı bir davranışmış gibi görülüyor veya zihinlerde böyle bir algı var. Ancak aslında durum böyle değil. Körfez ülkelerinden hiçbirisinin İsrail ile şimdi olduğu gibi normalleşme anlaşması yokken bilindiği gibi İsrail’in Katar’da 2009 yılına kadar ticaret büroları vardı. Katar, İsrail ile ilişkiler konusunda diğer Körfez ülkelerinden hiç de farklı değil, gizli saklı ilişkilerini zaten sürdürüyorlardı. Fakat bu senaryonun şöyle bir sorunu var. Acaba İsrail ve Amerika, Hamas’a da ev sahipliği yapan Katar’ın İsrail ile normalleşmesini ister mi? Neden istemeyebilir? Çünkü o zaman Hamas bütünüyle İran, Suriye vs. safına itilmiş olacak. Böylece Hamas üzerinde Katar ve Türkiye’nin nüfuzu belki de hiç kalmamış olacak. Bundan dolayı acaba Katar’ın İsrail ile normalleşmesi gerçekten bu bağlamda ciddiye alınacak bir senaryo mudur, biraz tartışmalı gözüküyor. Ama dikkate alınması gereken bir senaryo.”

    'Türkiye ile Katar 2013'ten itibaren üçüncü cephe oluşturmaya çalıştılar, aslında kendi başına bir teze ve role sahip değillerdi'

    Türkiye ve Katar’ın ne Suudi ne de tam karşısındaki ‘direniş cephesinde’ bulunduğunu, alternatif bir eksen oluşturmaya çalıştığını düşünen Dursunoğlu, bunun sebebinin de Suudi Arabistan ile Katar arasındaki geleneksel çatışma olduğunu ifade etti. Türkiye ile Katar'ın Müslüman Kardeşler üzerinden bölgede hakimiyet kurmaya çalıştıklarını söyleyen Dursunoğlu, ancak ABD'nin Suudi-BAE'den yana tavır koyması ve Mısır'da Mursi'nin devrilmesiyle başarısız olduklarını anımsattı:

    “Türkiye ve Katar’ın, İran ve Suudi liderliğindeki eksenlerin rollerine değinmek gerektiğini düşünüyorum. Bölgede bahsini ettiğim üç tane eksen söz konusu. Suudi Arabistan liderliğindeki Körfez ülkeleri, yani Katar ve Umman’ı istisna ederek söyleyelim, BAE, Kuveyt, Bahreyn bunlar Suudi liderliğindeki bir ekseni temsil ediyorlar. Herkes de son dönemde İsrail’le Amerika ile ilişkileri bakımından bu eksenin rolünü biliyor. Bir de bunun tam karşıtı olan Direniş Ekseni olarak bilinen İran, Suriye, Irak’ta Haşd Şaabi, Lübnan’da Hizbullah ve Yemen’de Sana hükümetinin oluşturduğu bir eksen söz konusu. Bölgedeki ana çatışma bu iki eksen arasında yaşanıyor. Türkiye ve Katar’ın yer aldığı üçüncü eksen ise aslında kendi başına bir bölgesel teze veya role sahip değil. Peki Türkiye ve Katar nasıl oluyor da Suudi Arabistan ve diğerlerinden ayrı üçüncü bir eksen sayılıyor? Bunun hikmeti, Suudi Arabistan ile Katar arasındaki geleneksel çatışma. Bu çatışmada Türkiye, Katar’ın yanında da saf tuttuğu ve Katar’la birlikte Müslüman Kardeşler örgütü üzerinden bölgesel hakimiyet kurmaya çalıştığı için sanki Suudi eksenine rakip müstakil bir eksen gibi ortaya çıktı. Aslında 2013 yılına kadar böyle bir eksen yoktu, çatışmalar da bu kadar belirgin değildi. Katar, Arap Birliği dönem başkanlığı yaptığı dönemde Suriye’nin ve Libya’nın ateşe verilmesine ve bu ‘Arap Baharı’ denilen süreçlerin hepsine liderlik ediyordu. Suudi Arabistan ve diğerleri de bunun peşine takılmış gidiyorlardı. Burada iplerin kopmasına sebep olan şey Mısır’daki Mursi yönetiminin devrilmesi ve buna Suudilerin ve Emirlikler’in liderlik etmesiydi. Ayrıca Suriye krizi için oluşturulan Suriye Ulusal Koalisyonu denilen muhalif grubun liderliği üzerinde bir savaş devam ediyordu. Yani bu örgüte ve Şam yönetimi devrildiğinde Suriye’ye kimin hakim olacağı üzerine bir savaş veriliyordu. Bu kamplaşmalar sırasında Suudiler ve Emirlikler, çok bariz bir şekilde Amerika’nın da desteğini alarak Katarlıları saf dışı bıraktılar, hem Mursi’nin devrilmesiyle Mısır’da hem Suriye Ulusal Koalisyonu’nda inisiyatifi Suudilerin ele alması sebebiyle Türkiye ve Katar ekseni 2013’ten beri oyun dışı kaldı. Hatta o kadar ki Katar’da bilindiği gibi resmen örtülü bir darbe bile oldu. Amerikalılar Katar Emiri Hamad Bin Halife’yi indirip yerine oğlunu geçirdiler.

    'Çatışmanın temelinde ABD ile ilişkiler ve ABD bölgesel politikalarını hayata geçirmekte kimin liderlik rolü oynayacağı var'

    Aslında Katar-Türkiye eksenini kendi başına inisiyatif sahibi olamayacağını belirten Dursunoğlu, yaşanan çatışmanın da temelinde ABD ile ilişkiler ve ABD'nin bölgesel politikalarını hayata geçirmekte kimin liderlik rolü oynayacağıyla alakalı olduğunu dile getirdi. "Bu sorunların yönetimini son tahlilde Amerika yapıyor" diyen Dursunoğlu, krizlerin çözümünün de yine ABD'den gelmesine dikkat çekti:

    "Aslında Katar-Türkiye ekseni, kendi başına inisiyatif sahibi bir aktör değil. Suudi ekseni ile birlikte sonuçta Amerika’nın bölgede kullandığı iki oyuncudan biri. Suudi ekseni ile Katar-Türkiye ekseni arasındaki çatışma, Amerika’nın vereceği bölgesel rol konusunda liderlik rekabetinden kaynaklanıyor. Yani Amerika ile ilişkiler ve Amerika’nın bölgesel politikalarını hayata geçirmede hangimiz liderlik rolünü oynayacağız diye rekabet ettikleri için sorun veya çatışma çıkıyor. Bu sorunların yönetimini de en son tahlilde Amerika yapıyor. Müttefikleri arasındaki krizleri körükleyen de, bu krizlerden istifade eden de, bu krizlerin etki alanını tayin eden de ve nihayet çözülmesine karar verdiğinde bu krizleri çözen de yine Amerika oluyor. Bölgedeki ortakları arasındaki kriz Amerika açısından kazanç kapısı olmaktan çıkınca bir anda çözülüveriyor."

    ‘S-400 meselesinden dolayı Biden yönetiminden çekinen Türkiye, İsrail ve Körfez ile ilişkilerini geliştirmek istiyor’

    Türkiye’nin özellikle S-400 meselesinde dolayı Biden yönetiminden çekinceleri olduğunu söyleyen Dursunoğlu, ülkenin bu sebeple hem İsrail hem Mısır hem Suudiler hatta BAE ile ilişkilerini tamir etmeye çalıştığına işaret etti:

    "Türkiye’nin Biden hükümeti konusunda başta S-400 sorunu olmak üzere ciddi kaygıları var. Trump yönetimiyle olan o iyi ilişkilerini Türkiye Biden ile sürdüremeyeceğinden endişe ediyor. Bundan dolayı da Amerika’yla daha yakın duran taraflarla sorunlarını çözerek Biden’a güven vermeye çalışıyor. Bu çerçevede de hem İsrail hem Mısır hem Suudilerle hatta BAE ile ilişkilerini tamir etmeye çalışıyor. Dolayısıyla Katar’ın normalleşme meselesi Türkiye’nin de Suudi ekseniyle normalleşmesine gidecek bir zemini oluşturabilir.”

    'Biden Trump'ın kazanımlarını farklı yöntemlerle devam ettirecek'

    Amerika’nın bütün bölgesel politikasının temelde İsrail’in liderliğinin korunmasına dayalı olduğuna işaret eden Dursunoğlu, Biden yönetiminin Trump’ın bölgedeki kazanımlarını devam ettireceği görüşünde. Ancak Dursunoğlu, Biden'ın Trump'ın stratejisini bire bir uygularken, yöntemlerinin farklı olacağı görüşünü aktardı. Dursunoğlu'na göre Biden, bir yandan nükleer anlaşma konusunda İran içinde çelişkileri tırmandıracak şekilde, diğer yandan da Avrupa başta olmak üzere küresel ve bölgesel müttefikleri nezdinde Amerika’yı yeniden ‘saygın ve lider’ konumuna getirebilmek için yeniden görüşmelerden yana tavır alacak:

    “Biden yönetiminin Trump’ın stratejisini birebir uygulayacağını ama yöntemlerinin farklı olacağını düşünüyorum. Strateji konusunda Trump’ın gerçekten olağanüstü kazanımları oldu. Bütün bir Arap dünyasını İsrail ile normalleştirmek, İsrail’in önüne diz çöktürmek, onları İsrail karşıtı cephe olmaktan çıkarıp İran karşıtı cepheye dönüştürmek. İsrail konusunda Suudi ekseninin güdümüne girmeyen Irak ve Suriye gibi ülkelerin altyapısını çökertmek, Amerika ve İsrail açısından büyük stratejik kazanımlardı. Öte taraftan uygulanan azami yaptırımlarla İran’a ekonomik açıdan ağır darbeler vurmak. Amerika’nın hedefleri arasındaydı. Öte yandan Amerika’nın nükleer anlaşmadan tek taraflı olarak çekilmesi karşısında hiçbir tedbir öneremeyen anlaşmanın diğer tarafları, İran’ı anlaşmaya bağlı kalmaya zorlamayı sürdürüyor.  Dolayısıyla İran, anlaşmaya bağlı kalmaya devam etmesinin mi yoksa anlaşmadan tamamen çekilmesinin mi kendi yararına olabileceğine karar veremiyor. Çünkü anlaşmanın tarafı olan Avrupa, Rusya vs. ‘Sen anlaşmaya bağlı kalmaya devam et. Biz bir çözüm üretebiliriz zaten Amerika’da da yönetim değişti’ diyor. Dolayısıyla İran Amerika dışındaki taraflar eliyle de belirsizlikte bırakılmış oluyor. Dolayısıyla Biden yönetiminin bence Trump’ın uyguladığı politika sayesinde elde edilmiş bu kazanımları feda etmesinin hiçbir mantıksal sebebi yok. Çünkü Amerika’nın bütün bölgesel politikası temelde İsrail’in liderliğinin korunmasına dayalı. Burada da İran’ın baskı altına alınması, hem İsrail’in hem de Amerika’nın ve diğer bölgesel müttefiklerinin çıkarına. Ancak Biden’in Trump’ın stratejisini, Trump’ın yöntemleriyle uygulamaya devam etmesini beklemiyorum. Çünkü Trump, Tahran’a ‘Diz çök, teslim ol, Direniş Ekseni çerçevesindeki davranışlarını değiştir’ demekten başka bir şey söylemiyordu. Ancak Trump’ın bu yöntemi, Tahran’da ne davranış değişikliğine sebep oldu ne de ona diz çöktürdü. Şimdi bu konunun bir sonuca bağlanabilmesi için İran’a “teslim ol, diz çök”ten başka bir dille konuşmak gerekiyor. Bu, hem Trump’ın bozduğu Amerikan imajının düzeltilmesi hem de hem Avrupalı müttefiklerle İran sebebiyle yaratılmış olan parçalanmışlığın tamiri bakımından teslim ol yerine gel yeni bir anlaşma yapalım demesi gerekiyor. Bu, hem anlaşma konusunda İran içerisindeki çelişkilerin tırmandırılması, hem de başta Avrupa olmak üzere küresel ve bölgesel müttefikleri nezdinde Amerika’yı yeniden ‘saygın ve lider’ konumuna getirebilmesi için önemli."

    'Nükleer anlaşmaya geri dönülmesi gerçekçi değil. Hatemi-Ahmedinejad döngüsü tekrar edebilir'

    Diğer yandan Dursunoğlu, Biden'ın İran ile müzakerelere geri dönmesinde İsrail yahut Suudilerin endişelenmesini gerektirecek bir durum olmadığını söylerken, böyesine bir 'sanal endişenin' gereksiz olmasına karşılık elverişli bir kart olduğunu da belirtti. İran basınında da Bbiden'ın 5+1 formatında nükleer anlaşmaya geri dönülmesi olasılığının gerçekçi bulunmadığını aktaran Dursunoğlu, önümüzdeki dönemdeki gelişmelerin en başta İran'da haziran ayındaki cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde şekilleneceğinin altını çizdi. Bu bağlamda Dursunoğlu, geçmişteki Hatemi-Ahmedinejad döngüsünün devamına atıfta bulundu:

    "Peki İran’la yeni bir anlaşma için müzakere başlatmak İsrail’in veya Suudilerin endişelenmesini gerektirecek bir şey mi? Bence asla değil. Ancak gereksiz ve sanal bir endişe yaratmak Körfez monarşilerinin sağılması açısından çok elverişli bir kart. İsrailliler, ‘Biden gelirse İran ile tekrar ilişkileri düzeltir. O düzeltmesin diye ben sizin adınıza lobi yapacağım’ diyerek Arap ülkelerini sağmak istiyor. Daha önce Suudi eksenini İran’la korkutup sağan sadece Amerika’ydı. Şimdi buna bir de İsrailliler eklendi onlar da bu şekilde sağmak istiyorlar. Peki sonuçta ne olacaktır? Biden yeni bir başlangıç yapabilir. Ama bu başlangıç asla Obama döneminde Birleşmiş Milletler’in 5 daimi üyesi artı Almanya’nın imzaladığı bir anlaşmaya bire bir dönmek şeklinde olmayacaktır. İran basınından izlediğim kadarıyla onlar da bunu gerçekçi bulmuyor. Tabi bunu hükümet için söylemiyorum. Ruhani hükümetinde Biden’a yönelik böyle bir beklenti var. Ama bunun bence hiçbir gerçekçiliği yok. Öte taraftan da Biden böylesi bir yeni başlangıç yapacak olsa bile, önümüzdeki dönemde İran’da da seçimler var, Ruhani’nin yasal olarak seçilme şansı da yok; çünkü iki dönem cumhurbaşkanlığı yaptı. Bu yüzden Biden da o ‘yeni başlangıcı’ İran’daki yeni hükümetle yapmak isteyecektir. İran’da haziran sonrasında cumhurbaşkanı olarak kimi göreceğiz? Beklemek lazım. Muhammed Bakır Kalibaf gibi, Devrim Muhafızları’nın eski komutanlarından ve şu anda da meclis başkanı olan bir siyasi figür eğer başkan olursa 2005’te yaşananlar tekrarlanabilir. 2003’te Hatemi, Amerikalılara güven vermek bakımından Avrupa Troykasıyla nükleer müzakerelere başlamış ve bir iyi niyet adımı olarak da uranyum zenginleştirmesini gönüllü ve geçici olarak durdurmuştu. Batılılar o müzakere süreçlerini İran aleyhine ve nükleer programın tamamen durdurması yönünde baskı aracı olarak kullanınca anlaşma zemini kalmadı. Ardından Ahmedinejad geldi ve o dönemde iyi niyet adına gönüllü ve geçici olarak durdurulan uranyum zenginleştirmesini tekrar başlattı. Bu kez de aynı durum tekrar edilebilir. Ruhani anlaşma yapan ılımlı bir figür olarak rolünü tamamlamış olur. Ruhani’den sonra gelecek olan yeni ve İran’daki tabirle ilkeci siyasi bir figür gelip bu anlaşmadan tamamen çekilebilir. Biden’ın bahsini ettiğimiz planı da gerçekleşmeyebilir.”

    Etiketler:
    İran, Donald Trump, Alptekin Dursunoğlu, Joe Biden, Katar, Suudi Arabistan, İsrail, Körfez, ABD
    Topluluk kurallarıTartışma
    Sputnik hesabınızla yorum yapınFacebook hesabınızla yorum yapın