11:47 21 Şubat 2019
Canlı Yayın
    Eksen

    'Hizbullah'a kazanımlar sağlayan hükümete, ABD ve Suudilerin geçit vermesinde 'dibe vurulması' kaygısı etkili'

    Eksen
    URL'yi kısaltın
    Ceyda Karan
    0 00

    Dr. Yasin Atlıoğlu’na göre Lübnan’da 9 ay sonra hükümet kurulması olumlu hava yaratsa da hükümetin dertlere deva olması zor. Atlıoğlu, ABD ve Riyad’ın Hizbullah’a kazanımlar sağlayan hükümete geçit vermesinde dibe vurulması kaygısının da etkili olduğunu belirtti.

    Lübnan'da Mayıs ayında yapılan parlamento seçimlerinin ardından yeni hükümet, dokuz aylık çetin pazarlıkların ardından nihayet kuruldu. Ortadoğu mozağini temsil etmesi itibarıyla ‘minyatür Ortadoğu' olarak bilinen ülkenin din ve mezhep ayrılıklarına dayalı sisteme göre şekilllenen hükümette Hizbullah, Şii Emel ve Hıristiyan müttefiklerinin etkisi büyük. 6 Mayıs seçimlerinde 128 sandalyeli mecliste 74 vekil kazanmayı başarmış olan bu ittifak bakanlıklar düzeyinde önemli kazanımlar elde etti. Bu durumun ülke siyasetine etki eden ABD ve Suudi Arabistan'a rağmen gerçekleşmiş olması dikkat çekerken, Sünnilere ayrılmış başbakanlık koltuğuna yeniden geçen Saad Hariri'nin icraatları merakla bekleniyor.

    Lübnan'daki gelişmeleri Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Öğretim Görevlisi Dr. Yasin Atlıoğlu ile konuştuk.

    ‘LÜBNAN SEÇİMLERİNDE KARŞILIKLI TAVİZLER VERİLEREK OLUMLU HAVA YARATILDI'

    Dr. Yasin Atlıoğlu'ya göre parlamento seçimleri 9 yıl sonra bile olsa Lübnan'da olumlu bir hava yarattı. Lübnan'ın 2011 sonrasında bölgedeki sarsıntılar eşliğinde zor dönemlerden geçtiğini, siyasal sisteminde büyük sıkışmışlık yaşandığını anlatan Atlıoğlu, 2016'daki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından geçen sene düzenlenen genel seçimlerde de Hizbullah'ın sandıktan daha güçlü biçimde çıktığını anımsattı:

    "Lübnan'da 2011 sonrasında hem cumhurbaşkanlığı seçimi hem parlamento seçimlerinin yapılması oldukça gecikti. Ülkedeki mezhepsel sayılarla orantılı oluşturulmuş sistemden dolayı siyasiler arasında bir uzlaşının olması gerekiyor. Bu olmadığı takdirde Lübnan'ın istikrarlı bir siyasi yapısının olması söz konusu değil. Benzer bir durum 2011'den beri yaşanıyor. Önce 2016'da Cumhurbaşkanı Mişel Avn'ı seçerek bir kırılma yaşandı. Bundan sonraki süreçte Avn ile Saad el-Hariri arasında bir iş birliği ortaya çıktığını söylemiştik. Arada kesintiler oldu. Geçen 2017 sonunda yaşanan olaylardan dolayı. Sonunda Lübnan geçen yıl mayıs ayında parlamento seçimlerini dokuz yıldan sonra gerçekleştirdi. Bu Lübnan için oldukça olumlu bir hava da yarattı, hemen hükümetin kurulması bekleniyordu. Diğer taraftan seçimler sırasında da konuştuğumuz bir önceki yıl kabul edilmiş bir seçim kanunundan bahsetmiştik, nispi seçim sisteminden. Bu sistemin nasıl sorunlar doğuracağını konuşmuştuk. Şu anda özellikle hükümetin kurulması sırasında eleştiriler yöneltenler de bu nispi seçim sisteminin Hizbullah ve müttefiklerine yaradığını, bundan dolayı da parlamento seçimlerinin aslında kazanını olduklarını, yani zaten rakamlara baktığımızda da gerek eski 14 Martçıların içindeki Müstakbel Hareketi Partisi'nin gerekse Canbolat'ın milletvekili kaybettiğini görüyoruz. Tek kazanan aslında enteresan bir şekilde 14 Martçı olmasına rağmen Samir Ca'ca'nın Lübnan Kuvvetleri Hareketi, milletvekili sayısını artırarak çıktı. Diğer taraftan parlamentonun geneline baktığımızda Hizbullah çerçevesinde oluşmuş 8 Martçı grubun daha güçlü bir şekilde seçimlerden çıktığını gördük. Mayıstan itibaren bu olumlu havaya rağmen zaman geçtikçe aslında birtakım sorunların ortaya çıktı."

    ‘AMERİKA'NIN HİZBULLAH'I ENGELLEMEK İSTEMESİ PAZARLIKLARI UZATTI'

    Hükümet pazarlıklarının uzamasında Dürzi bakanlıklarının dağılımı, seçimin Hizbullah karşıtı cephenin tek kazananı olan Maruni kanatta Samir Ca'ca'nın daha fazla bakanlık talebi ve Hariri'nin Müstakbel Hareketi'nin dışında bağımsız Sünni bakanların konumlarının rol oynadığını anlatan Atlıoğlu, nihayetinde karşılıklı tavizlerle uzlaşmaya varıldığını vurguladı. Atlıoğlu'na göre Hizbullah'ın desteklediği adayın Sağlık Bakanlığı'nı alması ise başlı başına önemli. Zira ABD yönetimi buna itiraz bayrağı açmıştı. Hariri'nin bundan sonra işinin kolay olmayacağını da anımsatan Atlıoğlu, Lübnan başbakanının dış dengeleri kontrol ederek içerideki uzlaşıyı devam ettirmesinin kolay olmayacağına dikkat çekti:

    "Bu sorunların daha çok hükümetlerdeki bakanların, bakanlar da yine mezheplere göre dağıtıldığı için Başbakan ve 29 tane bakanlık var, bunların dağılımında üç tane temel mesele çıktı. 3 tane Dürzi bakanlıktan acaba Velid Canbolat dışında onun rakibi olan Aslanlara bir bakanlık verilecek mi, verilmeyecek mi meselesi. Diğer taraftan seçimlerden belki Hizbullah ile birlikte zaferle çıkan karşı grupta yer alan Samir Ca'ca'nın daha fazla bakanlık istemesi. Çünkü daha önceki kabinede 4 tane bakanlık vardı ve bunun üstüne çıkmak istiyordu Samir Ca'ca. Yani Maruniler arasındaki bir bakanlık paylaşımı. En sonda ilginç bir çözülen konuysa Saad el-Hariri'nin Müstakbel'i dışında seçilen Sünni bakanlar vardı. Bunların sayısı 6 taneydi. Hizbullah bunlardan birine bakanlık verilmesini istiyordu. İlk iki sorun çözüldü yaklaşık 8-9 aylık süreç içerisinde. Dürzi bakanlıklardan birinin Arslanlara verilmesi onaylandı. Arkasından her ne kadar Samir Ca'ca 4 bakanlıktan fazlası için ısrar etse de karşı taraftaki Marunilerin direnişle şu anki Dışişleri Bakanı Cibran Basil'in özelikle muhalefetiyle onu da 4 bakanlığa razı ettiler, bir başbakan yardımcılığı ile birlikte. Dolayısıyla tek bir problem kalmıştı. O da Sünni bakanlıkların çözülmesi meselesi. Bu konuda da uzun süre uğraştılar, farklı formüller önerildi. Hatta en son Cumhurbaşkanı Avn ve Gobran Bassil, Avn'ın kontenjanından bir Sünni'nin bakan olmasını istediler ki en sonunda uzlaşıya vardılar. Hasan Murad'ın şu an Sünni Ticaret bakanı olarak kabineye girmesi sağlandı. Burada karşılıklı tavizler verildiğini görüyoruz. Diğer meselelerden biri de şuydu. Hizbullah, Sağlık Bakanlığı'nda ısrar ediyordu. Amerika bunun kesinlikle bunun engellenmesi gerektiğini ifade ediyordu. Bu da biraz uzattı bu pazarlıkları. Sonuç olarak Hizbullah Sağlık Bakanlığını aldı. Aslında biraz da parlamento seçimlerinden çıkan sonuçlar çerçevesinde sorun halledildi. Hizbullah ve Avn tarafı güçlü çıktığı için kendi isteklerini Hariri'ye kabul ettirdiler. Hariri'nin işi de zor. Bir taraftan dış dengeleri kontrol etmek diğer taraftan içerideki uzlaşıyı sağlamak. Hariri bunun ikisini de yapmaya çalıştı ki hükümet kurulduktan sonra ilk ciddi tepki Hariri'ye geldi. Canbolat'ın Hariri'ye yönelik açıklamaları söz konusu."

    ‘AMERİKA, SAĞLIK VE TİCARET BAKANLIKLARININ HİZBULLAH'IN TEKELİNDE OLMASINDAN RAHATSIZ'

    ABD'nin genel olarak hükümetin kurulmasını olumlu karşıladığını söyleyen Atlıoğlu, Washington'ın sadece Hizbullah'ın başta sağlık bakanlığı olmak üzere elde ettiği bakanlıklardan ise rahatsızlık duyduğunu belirtti. Bunda İran'dan alınacak ucuz ilaçların söz konusu olması da ABD için itirazların başında geldi. Atlıoğlu'na göre Hizbullah da kendi yönetiminde olan halk sağlığı klinikleri aracılığıyla da halka hizmet götürürken, aşırı liberalleşmiş olan Lübnan sağlık sisteminde bir düzeltmeye gidebilmesi de kolay değil:

    "Bu şekilde bir paylaşım gerçekleşti. Uzun bir zaman geçse de sonunda hükümet kuruldu. Ve hükümetin önünde çok ciddi problemler var bundan sonra. Sağlık Bakanlığı önemli bir bakanlık, bütçeden aldığı pay da sanırım bakanlıklar arasında 4. sırada. Dolayısıyla Amerika hiçbir şekilde Hizbullah'ın eline geçmesini istemiyordu. Hükümetin kurulmasından sonra ABD hükümetin kurulmasına olumlu yaklaşmasına rağmen özellikle Hizbullah gibi bir ‘terör örgütünün' Sağlık Bakanlığını almasının çok tehlikeli olduğunu söyledi ve bu konuda belli uyarılar yaptı. Sağlık Bakanlığını eline geçirme yoluyla Hizbullah Lübnan'daki sağlık sistemini değiştirebilir mi, bu kısa vadede çok kolay değil. Çünkü Lübnan'daki sağlık sistemine baktığımızda bütün alanlarda olduğu gibi aşırı liberal bir sistem var. Hastanelerin büyük kısmı özel, dolayısıyla böyle sosyal politikalar izlemesi mümkün değil. Zaten Amerika'nın rahatsızlığı da daha çok İran'dan ilaç alışverişine girişilmesi aynı zamanda Sağlık Bakanlığı bütçesinden, Hizbullah'ın kendi hastaneleri de var, sağlık klinikleri var, oralara para aktarılmasını engellemek istiyor, uyarıyı yaptığı nokta o aslında. Sağlık Bakanlığının bütçesini Lübnan için kullanın ama Hizbullah'ın kendi sağlık hizmetleri verdiği hastane ve klinikler için buradan bir pay aktarılmasın. İran'da da bu ilaç ve tıbbi malzeme alışverişine girilmesin şeklinde iki tane uyarısı var. Amerika'nın rahatsız olduğu bir konu daha var. Avn'ın kontenjanından giren Hizbullah destekli Sünni bakanın Dış ticaret bakanı olması da enteresan. Ülke dışından özellikle yine Amerika'nın açıklamasında yine vardı, bir kaçakçılık faaliyeti Suriye'ye giriş çıkışlar bu konuda yine kaygıları var. Dış ticaret bakanlığının Hizbullah'ın tekelinde olmasından dolayı."

    ‘TAİF ANLAŞMASI'NIN ORTADAN KALDIRILMAK İSTENDİĞİ İDDİALARI VAR'

    Diğer yandan Atlıoğlu'na göre ABD, Suudi Arabistan ve eski sömürge gücü Fransa'nın da Lübnan'da Hizbullah'ın güç kazanması karşısında durumu değiştirme olanakları giderek kısıtlanıyor. Bu kanattan gelen eleştiriler arasında Batı yanlısı Dürzi lider Velid Canbolat'ın açıklamalarına dikkat çeken Atlıoğlu, Lübnan'da iç savaşı sona erdiren Taif Anlaşması'nın ortadan kaldırılmak istendiği yolunda iddiaların gündeme taşındığını anlattı. Yine Hizbullah'ın Hıristiyan ortakları üzerinden Sünnilerin ayrıcalıklarını azaltmaya çalıştığı iddialarının da bulunduğunu belirten Atlıoğlu, Hariri'nin Sünnilerin liderliğini yapmakta yetersiz kaldığı yolunda görüşlerin de altını çizdi:

    "Hükümetin kurulmasına verilen tepkilerin ana eleştiriler nereden geliyor. ABD'nin yumuşak bir tavrı, Suudiler de öyle. Fransa zaten hükümetin kurulmasını destekliyordu, Macron bir ziyarette de bulunacak galiba. En sert tepki İsrail'den geldi. Netanyahu'nun açıklaması, Hizbullah'ın Lübnan'ı kontrol etmesi, İran'ın kontrol etmesi anlamına gelir gibi bir açıklama yaptı. Yine Velid Canbolat'ın açıklamaları çok enteresan. Eleştiriler şu: İç savaşı sona erdiren Taif Antlaşmasının ortadan kaldırılmak istendiğine dair iddialar var. Taif Antlaşması ile Sünnilere tanınan ayrıcalıkların azaltılmaya çalışıldığını hatta Hizbullah'ın bunu biraz şantajla baskıyla ve daha çok da hükümet kurulma sırasında Cumhurbaşkanı'nın açıklamaları vardı. Hıristiyanları kullanarak Sünnilerin sahip olduğu ayrıcalıkları azaltmaya çalıştığına dair iddialar söz konusu. Bu biraz da traji komik bir şey. Çünkü Taif Anlaşmasını yapılmasını sağlayan o dönemde Suriye idi. Yani Suriye'nin teşvikiyle yapılmış bir anlaşma ve biraz garipsenebilir. Bir de şu var. Hizbullah'ın bu kadar güçlü bir şekilde hükümetin içinde yer alması ister istemez tepki verilmesini de zorunlu kıldı. Bu tepkiler doğrudan Hariri'ye yansıdı. Hariri'nin Sünnilerin liderliğini becerip beceremediğine dair birtakım tartışmalar vardı Lübnan içerisinde. Muhtemelen önümüzdeki dönem hükümette de Hariri'nin sorumluluk alanı aslında daha çok ekonomik meseleler olacak gözüküyor."

    ‘LÜBNAN DÜNYANIN EN BORÇLU ÜÇÜNCÜ ÜLKESİ, EKONOMİ YÜZÜNDEN İÇTEN İÇE KAYNIYOR'

    Atlıoğlu, Lübnan'ın milli gelire göre dünyanın en borçlu üçüncü ülkesi konumunda olduğunu ve dış yardıma muhtaç olduğunu dile getirirken, Hariri'nin en kısa zamanda ekonomik konuları ele alması gerekliliğine dikkat çekti. Atlıoğlu özellikle Katar'ın Suudilere karşı Lübnan'da kesenin ağzını açarak varlığını artırma gayretlerinin de altını çizdi:

    "Hariri'nin yurt dışındaki bağlantıları, Batılı ülkelerle ilişkileri var. Hasan Nasrallah da açıklamalarında ‘Biraz sakin olalım, tartışmalara girmekten kaçınalım, ülkenin en önemli sorunu ekonomi' diye üzerine basa basa vurguladı. Dolayısıyla Hariri'nin şöyle bir misyonu olacak. dışardan sağlanacak paraların ülkeye getirilmesi yani borç bulma ve bu ekonomik krizi çözebilme. Lübnan'ın ekonomik verilerine batığımızda çok acil bir şekilde halledilmesi gerekiyor. Milli gelire göre dünyanın en borçlu 3. ülkesi konumunda ve dış yardıma muhtaç. Fransa'nın son beş altı aydır söylediği, Paris'te yapılan uluslararası bir konferansta 10 bin milyar dolarlık bir yardım kredi taahhüdü vardı, ‘Hükümeti kurun yoksa, bunu vermeyiz' durumu vardı. Bu konferanstan bu yatırım yoluyla verilecek para, hatta yine Ocak ayının sonuna doğru Katar, 500 milyon dolarlık bir yardım yapacağını söyledi. Katar bölgede misyonunu da güçlendirmek için böyle girişimlerde bulunuyor, ‘Ben Ortadoğu'nun iyi çocuğuyum, Araplara yardım ederim' tarzında bir aslında imajını kuvvetlendirmek için böyle bir girişimde bulunuyor. Katar, Lübnan'a böyle girdiği takdirde karşımıza bir Suudi-Katar rekabeti de çıkabilir. Dolayısıyla Lübnan'ın ekonomik olarak düzeltilmesi meselesinde Batılı ülkeler olduğu gibi bölgedeki petrol zengini ülkelerden gelecek yardımlara da ihtiyaç var."

    ‘LÜBNAN ARTIK DİBE VURMA NOKTASINDA'

    Lübnan'ın krizin eşiğinde olduğuna dikkat çeken Atlıoğlu, ülkedeki elektrik kesintileri, su ve çöp problemleri gibi bir yığın sorunun sosyal patlamaya yol açabileceği görüşünde. Ülkede özellikle gençlik kesimi arasında yeni siyasi grupların ortaya çıktığını belirten Atlıoğlu, bu hareketlerin mezhep ayrımlarına dayalı olan ve sadece siyasi seçkinler ve ailelerine hizmet eder hale gelen sisteme de tehdit teşkil etmeye başladığının altını çizdi. Hükümetin kurulmakta gecikmesinin sosyal patlama ihtimalini de artırdığının hem içeride hem de dışarıdan görüldüğünü belirten Atlıoğlu, uzlaşmaya varılmasında bütün bunların da etkili olduğunu anımsattı:

    "Hariri bunlar arasında dengeyi nasıl kuracak? Bir tarafta Avn bir tarafta Hizbullah içeride. Kendi rakipleri dışarıda da bu kadar farklı güç odağı arasında bir denge kurup paraları ülkeye çekmek zorunda. Lübnan'ın ekonomisi zaten çok kötü. Amerikalılar niye tepki göstermedi ya da Suudiler bu hükümetin kurulmasına daha fazla engel olmadılar? Muhtemelen artık dibe vurma noktasında Lübnan. Bundan daha kötü bir pozisyonda yani hükümet biraz daha kurulmasaydı, bir şey daha var elektrik kesintileri, su problemleri, çöp problemleri, işsizlik gibi sorunlar toplumsal patlamaya da yol açabilir. Bunun belirtilerini ufak ufak görmeye başlamıştık. Geçen seçimlerde mesela çok fazla milletvekilliği kazanamadılar ama sivil toplum aktivistleri, bu geleneksel liderlik, bizim zaim diye adlandırdığımız liderlik dışında dini birtakım siyasi hareketler ortaya çıkmaya başlamıştı. Bu hareketler gençler arasında örgütlendiği takdirde ciddi bir toplumsal patlamaya neden olabilir. Yani hem Lübnan'daki mevcut sistemsel mezhebe karşı bir tepki hem de mezhepsel sistem içerisinde kendi çıkarını korumaya çalışan, yolsuzluklara bulaşan, adam kayırmacılık yağan eski siyasetçilere karşı tepki çıkma potansiyeli de görünüyordu Lübnan'da. Hem içerideki hem dışarıdaki aktörler bunu gördüler ve acilen hükümet kurulması gerektiğini düşündüler. Baktığımızda dünyanın en zenginler listesine giren sürekli Lübnanlılar var. Aynı aileye mensup insanlar çoğu. Diğer taraftan baktığımızda da dünyanın en yoksul insanları Lübnan'da. Beyrut'ta aslında bunlar iç içe yaşıyorlar. Bir sokaktan diğerine geçtiğinizde bunu net bir şekilde görüyorsunuz. Çok zengin bir semtten çok fakir bir semte sadece bir sokak değiştirerek bunu yapıyorsunuz. Bu ister istemez bir toplumsal patlamayı da beraberinde getirebilir. Lübnan dışına göler de artmaya başladı. Parası olan insanlar Batı'ya göç ediyor. Artık bu sistem içinde yaşamaya tahammül edemiyorlar. Bunu yapamayan gençler için içeride sürekli bu sorunlar birikiyor ve kimse de çözmüyor. Bu sistemin kazanını kâğıt üzerinde mezhepçi sistem, çok demokratik, herkesin temsil edildiği bir sistem gibi gözükmesine rağmen aslında ülkedeki bu siyasal seçkinler, bu seçkin ailelere hizmet eden onları refahlarını servetlerini artıran bir sistem haline geldi ve insanlar bunu görüyor. adaleti, sosyoekonomik eşitliği sağlayabilecek bir devlet de söz konusu değil. Havai fişeklerle kutluyorlar ama o sevinçler sadece bir günlük."

    ‘TÜRKİYE EKONOMİK VE KÜLTÜREL İLİŞKİLERİ SAĞLAMLAŞTIRARAK ETKİ ALANI OLUŞTURMAYA ÇALIŞIYOR'

    Türkiye-Lübnan ilişkileri özellikle Ankara'nın Suriye'deki savaşı desteklemesiyle 2011'den itibaren bozulmuşken, Atlıoğlu'na göre son dönemde Ankara özellikle ekonomik ve kültürel ilişkileri güçlendirmeye çalışıyor. Türk firmalarının Lübnan'da enerji probleminin çözümünde geçici rolleri olduğunu, ancak halkın meselenin temelde çözümünü istediğini belirten Atlıoğlu'na göre Lübnan'da rüşevet ve yolsuzlukların etkili olduğu sistemde işlerin çözülüp düzgün ilerlemesi yakın zamanda pek mümkün görünmüyor:

    "(Türkiye'nin) Lübnan politikası gün geçtikçe zayıfladı. Zaman zaman sorun olarak çıktı bu bizim pilotların kaçırılması meseleleri gibi. Türkiye'nin Suriye politikası çok yoğun olduğu için Lübnan konusuna doğrudan müdahil olduğu bir konu yok. ama daha çok Türkiye'nin yaptığı şey son 3-4 yıl içerisinde Lübnan'da kültürel faaliyetler yoluyla bir etki alanı oluşturmak ve bu çöp toplama elektrik gibi şeylerde de özel şirketlerini orada çalışmalarını sağlamak. Ekonomik ilişkiler ve kültürel ilişkiler üzerinde duruyor yani Türkiye. Bir önceki enerji bakanına bu tür eleştiriler söz konusuydu. Şimdi Enerji Bakanlığına Avn'ın yani Bassil'in partisinden bir kadın getirildi. Bu kadın bakan sırasında ilişkiler nasıl devam edecek? Enerji problemini çözmeye Türkiye'den gelen santralin geçişi bir çözüm sağlıyor. Ülke içerisinde bu tepkilere neden oluyor, kimse pahalıya elektrik almak istemiyor. Zaten sürekli de elektrik alamıyorlar. Bu işin daha köklü bir şekilde çözülmesi gerekiyor. Türkiye dışında yapılan birtakım enerji konferansları yoluyla da çözüm arayışları var. Fakat devlet işlemediği için bu konuda da biraz adım atılamıyor. Enerji sektörü çok iyi para getiren bir sektör. Lübnan gibi rüşvetin yolsuzluğun fazla olduğu bir yerde enerji sektörünün düzgün şekilde işlemesi çok söz konusu olmayabilir. Yakın zamanda çözeceklerini zannetmiyorum."

    Etiketler:
    Seçimler, Emel Hareketi, Hizbullah, Lübnan Başbakanı Saad Hariri, Hasan Nasrallah, Katar, Lübnan, Suudi Arabistan, İsrail, Ortadoğu, Suriye, Türkiye, ABD
    Topluluk kurallarıTartışma
    Facebook hesabınızla yorum yapınSputnik hesabınızla yorum yapın