11:15 25 Ocak 2020
Canlı Yayın

    ‘ABD’nin Süleymani suikastı bir devlet terörü örneği olarak tanımlanabilir’

    Eksen
    URL'yi kısaltın
    Yazarı
    0 10
    Abone ol

    Doç. Dr. Burak Cop'a göre, ABD'nin Süleymani ve Mühendis suikastı uluslararası hukuk açısından onaylanamaz ve 'devlet terörü' diye nitelenebilir. Cop, Trump'ın Ortadoğu'da tutarsızlığını yansıtan suikastla 'sert başkan' görüntüsünü hedeflemiş olabileceğini belirtti. Cop, Türkiye için böylesi bir ortamda Libya’ya müdahalenin kumar olduğu görüşünde.

    Trump yönetiminin İran'ın en üst düzeyde askeri yetkililerinden Kasım Süleymani ile Irak'ta IŞİD'le savaş cephesinin önemli komutanı Ebu Mehdi el Mühendis'i 3 Ocak’ta Bağdat Havalimanı’nda füzeli saldırı ile öldürmesinin yankıları sürüyor. İran'ın misilleme yemini etmesi ve ABD'nin savaş tehditleriyle Ortadoğu'da gerilim doruğa çıkmış durumda.

    ABD ile İran arasındaki yeni krizle birlikte dikkatler Ortadoğu'ya çevrilmişken, Türkiye'nin Libya'ya askeri olarak müdahil olma kararı ve TBMM'den çıkan 'tezkere' de büyük tartışma yaratıyor.

    Gelişmeleri Kültür Üniversitesi'nden Doç. Dr. Burak Cop ile konuştuk.

    ‘Trump’tan yine tutarsızlık içeren bir eylem’

    Doç. Burak Cop, Trump’ın emrini verdiği Süleymani suikastını bir 'devlet terörü' örneği olarak nitelendirmenin mümkün olduğu görüşünde. Bir başka ülkenin genelkurmay başkanına eşdeğer hatta ondan yüksek prestij ve güce sahip bir ismin üçüncü bir ülkenin topraklarında, o ülkenin bir başka komutanıyla birlikte öldürülmesinin uluslararası hukuk açısından onaylanması mümkün bir eylem olmadığını belirten Cop, diğer yandan Trump’ın bu tutarsız eyleminin şaşırtıcı olmadığını söyledi:

    “Çok dehşet verici bir olay ve bir devlet terörü örneği olarak tanımlamak mümkün. Bir devlet başka bir devletin genelkurmay başkanına eşdeğer hatta ondan bile daha yüksek prestij ve güce sahip bir ismini üçüncü bir ülkenin topraklarında düzenlediği saldırıyla öldürüyor. Bu suikast sırasında üçüncü ülkenin önemli bir aktörü olan Haşdi Şabi güçlerinin önemli komutanlarından biri olan El Mühendis de can veriyor. Dolayısıyla uluslararası hukuk bakımından hiçbir şekilde kabul edilmeyecek, bir ülkenin egemenliğini ihlal eden ve bir diğer ülkeye karşı da açık saldırganlık eylemi niteliğinde bir olay. İlk bakışta Trump’ın dengesiz kişiliği ve adeta davranış bozukluğuyla malul bir yönetici olarak bugüne kadarki siciline çok uygun bir şey, tutarsızlık içeren bir eylem ABD’nin Ortadoğu politikasına baktığımızda. Bir yandan ABD’yi bölgeden çekmeyi hedeflerken, özellikle Suriye’de Obama dönemine göre daha düşük profilli bir çizgi izleyip Amerikan güçlerini oradan çekeceğiz derken bir yandan da İran ile sürtüşmeyi tırmandıran ve sıcak çatışma noktasına götüren bir tavır. Tam da Trump’ın dengesizliğine yaraşan bir eylem oldu bu."

    'Trump başkanlık seçimi ve azil sürecinde İsrail lobisinin desteğini almak istemiş olabilir'

    Süleymani ve Mühendis suikastının ardından Irak meclisinin ABD'nin ülkeden çıkarılması yolunda aldığı kararın önemli olduğunu ancak bağlayıcılığı bulunmadığını belirten Cop, Sünni ve Kürt milletvekillerinin oturuma katılmamasının şaşırtıcı olmadığını belirtti. Cop'a göre, ABD Başkanı azil süreci devam ederken 2020 seçimleri nedeniyle sert başkan imajı çizmek istemiş ve Yahudi lobisinin desteğini almayı hedeflemiş olabilir:

    "Irak parlamentosunun aldığı kararın bağlayıcılığı yok ve çok da sürpriz bir karar değil. Çünkü mecliste bu karar alınırken Sünni ve Kürt milletvekilleri oturuma katılmadılar. Bütün yabancı güçler Irak’ı terk etsinler kararının lehinde oy kullanmadıkları gibi karşısında da konumlanmadılar. Boykot etmeyi seçtiler, bu açıdan şaşırtıcı bir manzara değil. Trump’ın daha çok İsrail'e yakınlık göstermek, İsrail’in çok önemli düşmanlarından birini ortadan kaldırarak kendi ülkesindeki İsrail yanlısı lobilerin, Yahudi lobisinin desteğini alarak şu anda içinde bulunduğu sıkıntılı azil sürecinde elini güçlendirmek istediğini düşünebiliriz. Buna ihtiyacı var mıydı, çünkü azlin gerçekleşmesi için Amerikan Senatosu’nda üçte ikilik bir çoğunluk lazım. Öyle bir orana ulaşılması zaten çok zor görünüyordu. Ama bu şekilde İsrail'in ve ABD’deki İsrail dostlarının, ki bunların nüfuzunun, etkisinin ne kadar güçlü olduğunu biliyoruz, desteğini elde ederek bir sıkışıklıktan çıkma hamlesi yaptığını düşünebiliriz. Ek olarak Kasım ayında ABD’de başkanlık seçimleri yapılacak. Her ülkede olduğu gibi Amerika’da da dış politikadaki bu tür ‘başarılar’ para ediyor. Obama’nın Usame Bin Ladin’in öldürülme operasyonunun yönetildiği odadaki fotoğrafları çok meşhurdur. Böylece Amerikan halkına bir zafer hediye etti. IŞİD lideri Bağdadi’nin Türkiye sınırına yakın bir yerde öldürülmesi halka zafer olarak sunulan bir başka olaydı. Bu olayın da Amerika’nın gücünü göstermesi, düşmanlarını dünyanın neresinde olursa olsun tek bir Amerikan askerinin burnunu kanatmadan istediği gibi yok edebilme gücünü göstermesi bakımından siyasi anlamı olabilir.”

    ‘Kasım Süleymani, IŞİD ile mücadelenin bir numaralı aktörüydü’

    Cop, Trump’ın emriyle öldürülen Süleymani’nin Bin Ladin ve Bağdadi ile kıyaslanmasının ise 'hiçbir geçerliliği' bulunmadığını belirtti. Süleymani'nin ABD'nin 'dilinden düşürmediği' IŞİD ile mücadelenin bir numaralı aktörü olduğunu anımsatan Cop'a göre, İran’ın ABD’ye misillemede bulunmaması için yaptırımlarda ve İran’ı çevreleme politikasında yumuşamaya gidilmesi gerekiyor:

    “Enteresan olduğu kadar hiçbir geçerliliği olmayan bir karşılaştırma. Özellikle 2014 yılında IŞİD’in önü alınmasaydı Bağdat kapılarına dayanması söz konusuydu. Sadece Irak’taki merkezi yönetim değil Irak Kürdistan Bölgesini de tehdit eden, Erbil’i zorlayan bir noktadaydı. O dönemde gerçekten de devreye İran girdi. İran sadece burada devreye girmedi, Suriye’ye yönelik çok fazla sayıda ülkenin içinde yer aldığı büyük saldırı koalisyonu karşısında da çeşitli milislerin Suriye’ye gönderilmesi suretiyle ülkenin savunulması konusunda da Süleymani çok büyük rol oynamıştı. IŞİD ile mücadelenin bir numaralı aktörüydü Kasım Süleymani. İran’ı yakından tanıyan gözlemcilerde İran’ın eninde sonunda buna karşı aynı yoğunlukta bir hamleyle mukabelede bulunacağı, intikam alacağı beklentisi var. Bu görüşe şerh düşenler de var. Her şeye rağmen İran’ın dış politik pragmatizmi devreye girebilir ama ben bunu çok olası görmüyorum. Nükleer konusundaki bütün sınırlamalardan çekildiğini açıklaması, en tabu konudur bu, İran’ın uranyum zenginleştirmesi, nükleer kapasitesini artırması ve günün birinde nükleer silaha sahip olma ihtimali. Başta İsrail olmak üzere ABD için de büyük bir tehdit algısıdır bu. Bu konuda İran, sınırlamalardan kendini azade kıldığını ilan etti. Bu da İsrail’in önümüzdeki aylarda belki İran’a yönelik bizzat bir saldırıya girişmesi olasılığını ortaya koyan bir şey. İran’ın durumunun çok sıkışık olduğunu tespit etmek lazım. İran’ı çevreleyen ülkelerin 15’inde Amerika’nın üsleri var ve her üste de ortalama bin civarında Amerikan askeri var. İran zaten çevrelenmiş bir ülke. İran’a uygulanan yaptırımlar ülkenin ihracat gelirlerini de epey düşürmüş durumda. Bu noktadan sonra bir yumuşamaya gidilmesi veya İran’ın misillemede bulunmaması için bu darboğazın gevşetilmesi gerekir diye düşünüyorum. O yönde de hiçbir emare yok. Dolayısıyla pragmatizm ağır basar ve İran sadece sözlü olarak tepki göstermekle yetinip eyleme geçmekten kendini alıkoyar gibi tahminleri iyimser buluyorum.”

    ‘Erdoğan'ın tutumu temkinli ve itidalli’

    Suikastın yarattığı kriz ortamında İran tarafının Erdoğan-Ruhani görüşmesi için Türkiye liderinin 'şehitlik' vurgulu açıklama yapmasına karşın üst düzey bir Türk yetkilinin bunu yalanlamış olmasını değerlendiren Cop, Ankara'nın tutumu açısından İran ile nüfuz mücadelesinin Erdoğan yönetiminden öncesine dayandığını vurguladı. Türkiye'nin 2011 Arap isyanları sürecinde İran ile farklı cephelere düştüğünü ve Astana sürecine karşın Suriye sahasında vekil güçler üzerinden yürütülen çatışmada İran karşısında yenilgiye uğradığını anımsatan Cop, Erdoğan'ın bu son olaydaki tutumunun 'temkinli' ve 'itidalli' olduğu değerlendirmesinde bulundu:

    “Türkiye ile İran’ın nüfuz, güç mücadelesi tarihe dayanan, AKP iktidarından öncesine dayanan bir şeydi. Arap Baharı konjonktürü başlamadan önce AKP hükümetinin Beşar Esad yönetimine yönelik açılımları da temelde bu ülkeyi İran ekseninden uzaklaştırıp Türkiye üzerinden uluslararası sisteme yani emperyalist sisteme bağlama stratejisinin bir parçasıydı. Günümüzde Türkiye-İran ilişkilerine baktığımızda yine ikircikli bir durum görüyoruz. İşbirliği ve rekabet, her ikisi de aynı derecede rol oynuyor. Astana sürecinin 3 partnerinden ikisi Türkiye ve İran. Suriye’de belli bir işbirliği ve koordinasyon halinde bulunuyorlar. Buna karşılık 2011’den sonra vekil güçler aracılığıyla yürütülen mücadelede Suriye sahasında Türkiye’nin İran tarafından yenilgiye uğratıldığını da söylemek mümkün. Çünkü Türkiye’nin murat ettiği gibi, ÖSO gibi unsurların egemenliğinde bir Müslüman Kardeşler rejimi kurulamadı Suriye’de. Ama İran’ın yoğun destek verdiği mevcut rejim varlığını sürdürmeyi başardı. Bu İran’ın Türkiye’ye üstünlük sağladığı bir konuydu. Günümüzdeki tepkilere bakıldığında, suikasttan sonra devlet yetkililerinin açıklamalarına ve Erdoğan’ın televizyon yayındaki açıklamasına baktığımda, temkinli ve itidalli bir yaklaşım görüyorum. Net bir şekilde suikastı kınayan, lanetleyen ifadeler kullanılmıyor. ABD ve Trump’a yönelik olumsuz ifadeler kullanılmıyor. Ama AKP’nin tabanının bir bölümü, sosyal medyadaki kimi unsurları veya kanaat önderlerinden farklı olarak bu suikast alkışlanmıyor da. Bir memnuniyetin dile getirildiğini de görmüyoruz. Türkiye’de hükümetin pozisyonu daha çok her iki tarafa şu mesajları vermek: Amerikan tarafına daha fazla ileri gitme, İran tarafına da buna misillemede bulunmayın anlamına gelen bir yaklaşım benimsediklerini söyleyebiliriz. Bölgedeki ittifaklar düzeninde oturttuğumuz zaman ise sanki şöyle bir manzara var. Türkiye ve Katar bu olayda Suudi Arabistan ya da Birleşik Arap Emirlikleri gibi İran’ın karşı cephesinde yer alan bir pozisyonda değiller. Hatta şöyle bir eksen oluşmuş gibi; bir tarafta İsrail-Suudi Arabistan-Birleşik Arap Emirlikleri; suikasttan memnuniyet duyacak bir eksen. Öte yandan da Türkiye ve Katar var, biraz daha orta noktada duruyorlar. Ben şu anda manzarayı böyle görüyorum. Katar Dışişleri Bakanı da apar topar gitti Tahran’a. Herhalde pek bir kazanım elde edemedi.”

    'Doğu Akdeniz'de herkesle kötü ilişkilerin bulunması bir zorunluluk değil tercih'

    Cop'a göre böylesi bir ortamda Türkiye'nin Libya'ya asker gönderme kararı ise 'kumar niteliğinde' bir hamle. Libya meselesinin Türkiye kamuoyunda desteğinin bulunmadığını, 'deniz alanlarını sınırlandırma anlaşması' anlatısının zayıf olduğunu, bu ülkenin Suriye gibi sınır komşusu olmadığını anımsatan Cop, Ankara'nın bölgede bütün ülkelerle kötü ilişkilerinin sebebinin ideolojik yanlarıyla birlikte bir 'zorunluluk' değil 'tercih' olduğu görüşünü dile getirdi. Cop'a göre, Erdoğan iktidarının tutumunda Türkiye içinde ekonomik kriz nedeniyle düşen oyları yükseltmek ve hatta erken seçim hesabı da yatıyor olabilir:

    "(Libya'ya müdahale) ABD-İran geriliminden kaynaklı karışıklık olmasa bile riskliydi, şimdi büsbütün riskli bir hamle. Kumar niteliğinde bir hamle bu. Ne elde edilmesinin amaçlandığını tam anlamıyoruz ama olası kayıplar göz önünde duruyor. Her şeyden önce kamuoyu desteğinin ne kadar zayıf olduğunu tahmin etmek güç değil. Türkiye, sınırı aşıp da Suriye topraklarında askeri harekat yaptığı zaman bunu kamuoyuna büyük oranda benimsetmeniz mümkündür. Çünkü PKK ile mücadele başlığını dile getirirsiniz. Zaten kamuoyu araştırmaları Barış Pınarı Harekatı’ndan sonra en azından bir aylığına AKP-MHP oylarının arttığını gösterdi, ama Kasım’da tekrar eski seviyesine döndü oylar. Ama Libya öyle bir şey değil. Libya’da gerçekten Allah korusun şehit haberleri gelmeye başlarsa Türk kamuoyunun böyle bir şeye vereceği tepkiyi tahmin etmek güç değil. Bizim askerimizin binlerce km ötede iki gücün arasındaki iç savaşta ne işi var. Buna karşılık anlatılan hikaye de "Türk askeri orada aslında Türkiye’nin ileri savunmasını yapmak için bulunuyor. Çünkü Libya ile deniz yetki alanlarını sınırlandıran anlaşma yaptık, anlaşmanın muhatabını ayakta tutmak için askerimizi oraya gönderiyoruz" gibi bir anlatı. Bu da altı zayıf ve boş bir anlatı. Çünkü diplomasi seçeneği yeterince kullanılıyor değil. Her şeyden önce Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki neredeyse bütün devletlerle arasının kötü olması bir zorunluluk değil, bu bir tercihin sonucu ve bunun aslında geri çevrilemeyeceğinin de bir işareti yok. Mesela diplomasi yoluna başvursa, Mısır ile, Suriye ile ilişkilerin onarılmasının imkansız olduğunu söyleyemeyiz. Ama bu yola gidilmiyor. Tam anlamıyla riskli bir hamle. Böylesine ne getireceği belli olmayan ama ne götüreceğini az çok tahmin edebildiğimiz bir hamle, sanki telaşla yapılan ve iç politikaya yönelik, belki bir erken seçim atmosferiyle birleştirilerek düşünülmüş bir hamle olabilir mi diye insan ister istemez düşünüyor. İşin ideolojik boyutunu, yani İhvancılık, İhvan enternasyonalizmi boyutunu bir kenara koyarak söylüyorum. Katar’a fazlasıyla angaje olmuş bir politikası var Türkiye’nin. Bunun da bir uzantısı olarak görebiliriz Sarraj’a verilen bu desteği. Ama her halükarda bu destek kumar niteliğinde bir hamle ve Türkiye’nin özellikle içinden geçtiği ekonomik ve sosyal buhranı düşünecek olursak, ayağını yorganına göre uzatmama vakası. Umarız ülkemiz bundan en az zararla çıkar.”

    İlgili konular:

    Pompeo'nun Süleymani suikastıyla ilgili telefon diplomasisi sürüyor: IKBY, Suudi Arabistan ve BAE ile görüştü
    'Süleymani suikastının gerisinde İran takıntılı Pompeo var'
    İranlı molla: Süleymani suikastına misilleme imkansız, çünkü ABD'nin sadece Sünger Bob gibi kurmaca kahramanları var
    Etiketler:
    IŞİD, Donald Trump, Ortadoğu, Türkiye, Kasım Süleymani, İran, Libya, ABD, Burak Cop
    Topluluk kurallarıTartışma
    Facebook hesabınızla yorum yapınSputnik hesabınızla yorum yapın