09:32 07 Haziran 2020
Canlı Yayın

    'Almanya'da şirketler karlarından vazgeçmek istemiyorlar, krizin yükü devlete bırakılıyor'

    Eksen
    URL'yi kısaltın
    Yazarı
    122
    Abone ol

    Yücel Özdemir'e göre Almanya, koronavirüs krizinde duygusal değil realist davranarak daha az kayıp veriyor. 'Ücretsiz izin' mefhumu olmasa da şirketlerin karlarından vazgeçmek istemediklerini belirten Özdemir, krizin yükünün devlete bırakıldığını vurguladı. Özdemir, krizin AB içinde birlik ve dayanışmanın sözde olduğunu ortaya serdiğini belirtti.

    AB'nin lider ülkesi Almanya'da yeni tip koronavirüs (Kovid-19) tespit edilen vaka sayısı artarken, tehlikenin büyüklüğünü en başından ortaya koyup önlemlere yoğunlaşan Merkel yönetimi altında ölü sayısı sınırlandırılabilmiş görünüyor. Bir yandan Almanya'nın önlemleri, taa 8 sene önce Robert Koch Enstitüsü'nün sunduğu rapor eşliğinde ele alınırken, diğer yandan AB'nin lider ülkesinin birliğin İtalya gibi ülkelerine dair tutumu sorgulanıyor.

    Almanya örneğini ve AB politikalarını Evrensel Gazetesi Almanya temsilcisi Yücel Özdemir ile konuştuk.

    'Almanya duygusal değil realist davranıyor'

    Yücel Özdemir'e göre Almanya'nın koronavirüsün etkilerini sınırlandırmasında kendisini hep en kötü duruma hazırlayan 'duygusal' olmayan 'realist' tavrı yatıyor. Robert Koch Enstitüsü'nün 2012 tarihli raporuna atıf yapan Özdemir, raporda yer alan önerilerin çoğunluğunun bugün uygulanmakta olduğuna dikkat çekti:

    “Almanya duygusal değil realist davranıyor. Bu alman felsefesinden gelen bir şey. Tamamen gerçekçi şekilde olaylara yaklaşalım ki çözüm bulalım yaklaşımı var. Merkel de yüzde 60 kadar bir nüfus bu hastalığa yakalanacak deyince hemen manşet oldu, ‘Nasıl olabilir böyle bir şey?’ diye. Halbuki Merkel, Robert Koch Enstitüsünün vermiş olduğu yani bilim insanlarının oluşturduğu bir kuruldan kendisine verilen bilgiler üzerine konuştu. Yani kendisi bilim insanı gibi konuşmadı, verilen bilgiler üzerinden ülkenin durumunu analiz etti. Toplumu da buna hazırlıklı olmaya çağırdı. Bu bakımdan gerçekçi olmayı ve ona göre önlem almayı esas haline getirdi. Alman kültüründe hep en kötü senaryoya hazırlama durumu var. 2012’de böylesi bir pandeminin ortaya çıkması durumunda, bu konuda veriler de var, ne yapabiliriz sorusu soruluyor ve ona değişik cevaplar veriliyor. Bu cevaplar içerisinde en kötü senaryoda 3 yıla kadar sürebileceği, değişik önlemlerin alınması gerektiği var ve bu önerilerin çoğunun bugün Almanya’da uygulandığını görüyoruz. Bugünkü uygulamanın bir anda şu hastalığa ne önlem alabiliriz diye düşünen bir yaklaşım değil. Önceden üzerine düşünülmüş ve olay anı geldiğinde de uygulama aşamasına geçilen bir durumdan söz edebiliriz. O bakımdan diğer Avrupa ülkeleriyle kıyasladığımızda şu an worldmeters’in vermiş olduğu bilgilere göre 39 bin 355 vaka var. Bunlar içinde sadece 222 ölü var. İlk haftalarda daha düşüktü ama mart ayının ortasından itibaren ölüm sayıları arttı. Bu sayılar arttığı takdirde nasıl önlem alınabilir tartışması çok oldu Almanya’da. Almanya federal sistemde, her eyalet kendi kafasına göre hareket etmeye başladı. Merkel orada mümkün olduğu kadar ortak hareket etme duygusunu verdi. Ama bunlar içerisinde Bavyera eyaleti hemen sokağa çıkma yasağı çıkardı. Bu konuda çok sert tartışmalar oldu. Ama Merkel ülke genelinde insanların zorunlu olarak eve kapatılmasına karşı çıktı. Bilgilendirerek insanların bilinçli şekilde kendini izole etme politikasını izledi ve bunda ısrar etti. Sonuçta kendisi de karantinada. Geçen hafta basın toplantısından sonra karantinaya girdi ve önlem süreci başlatıldı. Diğer Avrupa ülkeleriyle kıyasladığımızda 83 milyonluk Almanya’da 40 bin insanın yakalandığı bir pandemi meselesi var ve 222 kişi öldü. Nüfusu daha az olan İtalya da ise hem virüsü kapanların oranı çok fazla hem ölen sayısı çok fazla. Aynı şekilde İspanya’da nüfus çok az olmasına rağmen neredeyse iki katında bir pandemiye yakalanmış ve ölenlerin sayısı yine çok fazla. Arada bir farkın olduğunu net şekilde görebiliyoruz.”

    'Toplum kendini hastalıktan korumak için otokontrol sistemini geliştirdi'

    Özdemir'e göre, Alman kültürünün diziplinli, titiz ve kurallara uyan yapısının da krizin sınırlandırılmış olunmasında etkili. Almanya’da halkın kendini hastalıktan korumak için otokontrol sistemini devreye soktuğunu belirten Özdemir, yetkililerin süreci iyi yürütüyor olmalarına rağmen Almanya’nın sağlık personeli açığının da bulunduğunu ekledi:

    “Sağlık sistemi en azından ihtiyaç duyulan personel açısından Almanya’nın durumunun çok iyi olmadığını söylemek lazım. Bu hafta Der Spiegel’da ülkelere göre hasta başına düşen yoğun bakım yatak sayısı kıyaslamaları yapıldı. Almanya’da 100 bin hastanın sadece 19 yoğun bakım yatağı düşüyor. İtalya’da yatak sayısı daha fazla. Almanya’da toplam 25 bin koronaya yakalanmış durumu ağırlaşmış ama oksijenin bağlanması gereken yatak sayısı 25 bin. Almanya hemen bunun iki katına çıkarılması çağrııs yaptı hastanelere. Önemli şey şu; bir hazırlık aşamasına bakarsak toplumda bu oldu, herkes alışverişini neredeyse iki hafta önceeden aldı, evde kalmayı göze aldı. Ayın 13’ünde okul tatil edildi hemen. Şu anki tabloya bakıldığında ‘aynı aile bireyleri mümkünse diğer ailelerle iletişime geçmesin. Sosyal ilişkiyi kessinler ama parkta, bahçede, sokakta dolaşsınlar. Kendilerini eve hapsetmesinler’, çünkü bu başka bir probleme yol açıyor. Şu anda Almanya’da alışveriş merkezleri de öyle düzenlenmiş, her yere şerit koyulmuş, arada 1.5 metre herkes izliyor. Bu sabah alışverişte önümdeki ya da arkamdaki kişi bu mesafeyi bırakmaya özen gösteriyor. Bir disipline olmuş bir toplum, daha titiz davranan bir alışkanlık var. Toplum kendini hastalıktan korumak için otokontrol sistemini geliştirdiğini söyleyebiliriz. Bu bilinçle, aydınlanmayla ilgili. Buna uymayanlar da var ama az sayıda."

    'Sol partiler zorunlu olmayan sektörlerde çalışmanın durdurulmasını istiyorlar'

    Özdemir krizle birlikte sokağa çıkma yasağı ve üretimin durdurulmasıyla ilgili çok tartışmalar yapıldığını, sol demokratik ve ilerici partilerin zorunlu olmayan sektörlerde çalışmanın tamamen durdurulmasını istediklerini aktardı. Şirketlerin büyük kısmının Robert Koch Enstitüsü'nün önlemlerine uyduklarını beyan ettiklerini ancak bunun boyutlarını bilmediklerini belirten Özdemir, ortaya durumun şirketler ve çalışanlar açısından 'tazmini' tartışmalarının da çıktığının altını çizdi:

    "Almanya’da işyerlerinde çalışma konusunda çok tartışma oldu. Şu anda fabrikalar çalışmaya hala devam ediyor. Bu konuda özellikle sol demokratik ilerici partiler zorunlu olmaya sektörlerde çalışmanın tamamen durdurulmasını istiyorlar. Ford fabrikasında araba üretilmeden yaşam devam edebilir. Ama temel ihtiyaçların olduğu sektörlerde ise çalışmanın güvenlik önlemlerinin arttırılması konusunda çağrı yapılıyor. Burada da çalışma bir yerde devam ediyor ve şirketlerin bir kısmı bundan feragat etmiyor. Sadece Robert Koch Enstitüsünün güvenlik kriterlerine uyduklarını beyan ediyorlar. Bu kontroller sırasında ne kadar uygulanıyor bilmiyoruz. Ama genel tabloda toplumda sadece çalışmak zorunda olanların ödüllendirilmesi çağırısı yoğun şekilde var. Örneğin şu anda yürütülen kampanyalarda her akşam saat 21.00’de insanlar balkona çıkıp başta sağlık çalışanları olmak üzere görev başında olan herkesi alkışlıyorlar. ‘Alkışlamamız yetmiyor, şu anda hükümet bu alanda çalışan insanların ücretlerini artırsın, çalışma koşullarını iyileştirsin. En önemlisi de bu alanlara daha fazla personel alsın’ diyorlar. Çünkü bu alanlarda çalışan insanların çoğu düşük maaşlı iş sektörlerinde. Hastanelerde çalışanların ücretleri çok fazla değil. Hastanelerde personel açığı zaten son yıllarda Almanya’daki tartışma konusuydu. Bu konuda kampanyalar düzenlendi, hükümet de bunu kabul etti. Sadece 17 bin tane hasta bakıcı açığı var. Hükümet bunu göç yasası çıkarıp düzenlemeler istedi. Açık büyük ama toplumda da çalışan insanların haklarının daha fazla verilmesi için bir çağrı var. Hükümette şu anda somut bir şey yok. Tek yapılan şu: Fabrikalara en azından büyük şirketler dediler ki; biz çalışmayı durduralım ama bir taraftan zarar etmiş olacağız. O zaman çalışanların ücretlerini kim karşılayacak diye tartışma çıktı."

    'Şirketler karlarından fedakarlık etmek istemedikleri için devlet karşılıyor'

    Özdemir, bu tartışmalar eşliğinde Almanya'da Kovid-19 ile mücadele kapsamında 750 milyar euro'luk bir bütçe ayrılırken, toplumun iktisadi açıdan 'zayıf' kesimlerine yönelik bazı önlemlerin gündeme geldiğini vurguladı. Kısa çalışma uygulamasına geçildiğini, bekar ve çocuklu ailelere ücretlerinin yüzde 60 ve 67'sinin ödenmeye devam kararı alındığını belirten Özdemir, yine kiracılarla ilgili önlemler geliştirildiğinin altını çizdi. Almanya'da 'ücretsiz izin' gibi bir mefhumun da bulunmadığını söyleyen Özdemir, ancak büyük şirketlerin karlarından fedakarlık etmek istememeleri nedeniyle ödenecek bedelin devlete kaldığının altını çizdi. Özdemir, kira, konut kredisi gibi alanlarda pek çok sorunun da tartışılmaya devam edildiğini aktardı:

    "Hükümet ve işveren örgütleri, sendikalar arasında görüşme yapıldı ve kısa çalışma uygulamasına geçildi. Yani herhangi bir işyeri korona krizinden dolayı işçilerimi eve gönderiyorum ve üretim yapmıyorum diye başvurduğu takdirde çalışanlara, bekarlara yüzde 60, çocuklu olanlara ise yüzde 67 maaşı, devletin oluşturmuş olduğu 750 milyar euroluk bir paketten karşılanacak. Ücretsiz izin yok. Bu maaşın yüzde 60-67’nin doğrudan hükümet fonundan veriliyor. Büyük şirketler, kazanan, birikimi olan, kar yapmış şirketler ise bu konuda bir kuruş bile vermiyorlar. Sendikaların eleştirisi bu konuda. Madem bu süreçte maaşların yüzde 60-67’sini devlet karşılıyorsa, o zaman bu şirketler de çalışanların maaşlarına katkı sağlasın. Alman Sendikaları Birliği, bu oranı yüzde 80’e çıkaralım diyor. Birleşik Hizmet İşleri Sendikası diyor ki, yüzde 90’a çıkaralım. Çünkü insanların maaşlarında yüzde 33’lük bir kısıtlama olduğunda geçim sıkıntısı başlıyor. Kira ödeme sorunu ortaya çıkıyor. Alışverişte zaten korona nedeniyle yükselmeye başladı. O zaman yoksulluk daha da artacak. Kiralar konusunda sorun çıkacak dediler, bir yasa çıkaralım ve kiracıların insanları evden çıkarmasını yasaklayalım dediler. Şu anda Almanya’da 1 Nisan’dan 30 Eylül’e kadar kiracı olanlar sırf ekonomik sıkıntıya düştükleri için kira verdikleri takdirde evden çıkarılamayacaklar. İki problem var orada. Birincisi ekonomik sorunlardan dolayı kirasını veremeyen insan biriken kirayı nereden karşılayacak, kim verecek, buna hükümetin bir cevabı yok. Kişi vermeye devam edecek. İkincisi de bu konuda ev satın almış ve hala kredi vermeye devam ediyor ya da almış olduğu kiradan geçimini sağlayan ev sahipleri ne yapacağı konusuna da bir cevap yok. Belçika, kredi vermek zorunda olan ev sahiplerinin kredilerini erteledi. Bu da nihai bir çözüm değil. 750 milyar çok büyük bir rakam görünüyor. Ama bu paranın nasıl kullanılacağına baktığımızda, 400 milyarı güvence olarak veriliyor, 100 milyarı kredi olarak veriyor. Çalışan emekçi sınıflara, işe gidemeyen ya da kısa çalışan ya da gazeteci, sanatçı olan ama bu süreçte iş yapmayan kendisi ayrı bir şirket gibi çalışan insanların maaşları içinse toplam 50 milyar ayrıldı. Gazetecisiniz ama serbest çalışıyorsunuz ama bu sürede iş bulamıyorsunuz. Bunların bir kısmının devletin finanse etmesi söz konusu. Ama ne kadar geçimlerini sağlayacak önümüzdeki dönemde göreceğiz."

    ‘Çin’in İtalya’ya doktor göndermesi AB’ye bir ders’

    AB ülkelerinin dayanışma ruhunu kenara bırakıp kendi derdine düştüğünü, herkes kendi derdine düştüğü için kimsenin kimseye yardım etmediğini söyleyen Özdemir, İtalya’nın kendi kaderiyle baş başa bırakılmasını anımsattı. Virüsün dayanışmanın sadece sözde olduğunu ortaya çıkardığını belirten Özdemir’e göre Çin ve Küba’nın İtalya’ya doktor göndermesi AB’ye bir ders niteliğinde:

    “Şu anda bu konuda tartışma başladı. Çünkü bütün ülkeler kendi dertlerinin peşinde. Aslında kimse kimseye yardım etmek istemiyor. Almanya’nın diğer Avrupa ülkelerine yardım elini uzatmadığı gibi ihtiyaç duyduğu sorunun cihazlarını hemen mesele ciddileştiğinde yurtdışına satışını durdurdu. Yani ben kendi ihtiyacımı karşılarım, başka ülkeler ben fazla ilgilendirmiyor. Burada İtalya’nın yalnız bırakıldığı konusunda geniş tartışmalar var Alman basınında. Avrupa Birliği, İtalya’yı terk etti manşetleri yer aldı basında. Normalde biz ülkeler AB’yi terk etti diyoruz ama bu sefer tersi oldu. AB, İtalya’yı kendi kaderiyle baş başa bıraktı, en ufak bir yardımda bulunmadı. Ama bugün ortaya çıkan tabloda sağlığın bu hale gelmesinin başlıca sorumlusunun yine AB tarafından dayatılan acı reçetelerin olduğu belli. Sağlık çalışan sayısı yüzde 21 azalmış İtalya’da. Sağlığa ayrılan bütçe sürekli azalmış. Bugünkü tabloda İtalya sağlık sistemiyle baş edemiyor. Tasarruf paketlerinin dayatıldığı İspanya için de geçerli. AB’nin bir birlik olmadığı, her devletin kendisini kurtarma derdine düştüğü, birlik olarak yeteneğini kaybettiğini korona krizi çok net şekilde gösterdi. İtalya’da bir partinin lideri bunu sosyal medya hesabından paylaştı ve rekor kırdı. Doğru söylüyor demek ki dediler. Avrupa Birliği dayanışmasında kader birliği yapıyoruz Almanya’nın öncülüğünde biz bir birliğiz ve gelecek açısından kaderimiz birbirine bağlı denildi. Ama bu zor günde İtalya’yı yalnız bıraktılar. Çin’in, Küba’nın doktor göndermesi aslında AB’ye bir ders. Dayanışmanın bugünkü kapitalist sistemde sözde olduğunu, ortak çıkarlar söz konusu olduğunda herkes dayanışmadan bahsediyor. Ama gerçek zor günler geldiğinde herkes kendi derdine düşüyor ve o dayanışma bir yerde bırakılıyor."

    'Sığınmacı meselesi geri plana düştü'

    Özdemir'e göre 'koronavirüs' krizi Türkiye ile AB arasında sığınmacı sorununu ise daha da keskinleştirildi. Kriz öncesi Yunanistan'daki bazı sığınmacı çocukların kabul edilmesi kararının tersine döndüğünü anlatan Özdemir, sığınmacı meselenin ve Türkiye ile tartışmanın geri plana düştüğünü ekledi. Yücel, krizin Almanya'daki Türk toplumunda da 'dayanışma' duygularını artırdığını anlattı:

    "Sadece sığınmacılar konusunda faaliyet yürüten dernekler, kurumlar her fırsatta biz burada kendimizi kurtarmayı, kendi sağlığımızı düşünürken, sınırdaki sığınmacıların durumu ne olacak diye bir çağrı yapılmıştı. Bu krizi başlatan federal hükümet en azından tek başına yola çıkmış ve bugün Yunanistan’da olan sığınmacı çocukların getirilebileceği konusunda karar vermişti. Ama şu anda en son almış olduğu karar hiçbir sığınmacı alınmayacak. ama hiçbir sığınmacı da buradan gönderilmeyecek prensibi üzerinden karar aldı. Demek ki korona meselesi devam ettikçe sığınmacı alışverişi durdurulacak ve bu konuda bir politika değişikliğinde gidilmeyecek. Ama daha arka plana düştü. Türkiye ile tartışma da o çerçevede daha geriye düştü. Almanya’daki Türkler de tabii ki bu ülkenin vatandaşları gibi davranıyor. Almanların koronaya karşı önlemler konusundaki tedbirlerine onlar da uyuyor. Göçmen dernekleri faaliyetlerini onlar da durdurdu. Camiler Cuma namazlarından başlayarak önce, sonra diğer namazlarını durdurdu. Avrupa Alevi birlikleri federasyonu cemevlerinde buluşmayı durdurdu. Bu süre içerisinde en azından özellikle yaşlılara, sosyal medyaya girmeyenlere, kendi alışverişini yapamayanlara dayanışma çağrısı yapması gibi değişik çağrılar var. Bunu yapan demokratik işçi dernekleri federasyonu gibi değişik kurumlar yaşlı ve zor durumda olan insanlara özellikle gençlerin el uzatması çağrısı yapıyor. Şu anda Almanya’da bu her tarafta. Bütün mahalleler, sokaklarda adeta asılmış afişler var, ihtiyacınız varsa, size yardım etmeye hazırız diye. Hem evler hem sokaklarda bu duyuruları görmek mümkün. Bu sürecin ortaya çıkardığı başka bir nokta da dayanışma. İnsanların bireyleştiği, daha çok sosyal medya üzerinde bir araya geldikleri gibi değerlendirmeler yapıyorduk. Ama korona krizi bizde dayanışmanın yaşadığını, başta gençlik olmak üzere toplumun diğer kesimlerinin bu zor günde birbirine el uzattığını gördük. Bu bence çok güzel ve önümüzdeki dönemde de söz edilecek noktalardan biri."

    Etiketler:
    açıklama, Kovid-19, Koronavirüs, Almanya, Yücel Özdemir
    Topluluk kurallarıTartışma
    Sputnik hesabınızla yorum yapınFacebook hesabınızla yorum yapın